Canlı bir cilde sahip olmak için
Yıllara meydan okuyan taze ve canlı bir cilde sahip olmak için bilmeniz gerekenleri araştırdık. Sizce de kendinizi şımartmanın zamanı gelmedi mi? İşte kanıtlanmış 25 öneri
Cildinizi bir tabloyu saklar gibi muhafaza etmek kolay bir iş değil. Kırışıklıklar, güneşin zararlı ışınları, kuruluk, tahriş ve istenmeyen tüylere karşı sürekli savaşmalısınız. İyi haber hayat boyunca 1000 kere yeni cilt katmanı üretiyor olmanız. Böylece cildinizin pürüzsüz ve parlak olabilmesi için elinize birçok şans geçmiş oluyor.
Size yardımcı olmak için yapılan son araştırmaları inceledik, birçok dermatoloji uzmanı ile görüştük. Sonuç olarak ortaya 25 mükemmel ipucu çıktı:
1) Boşver Gitsin
Eğer kullandığınız bakım ürünleri cildinize iyi gelmiyorsa boş yere para harcıyorsunuz demektir. “Bir ürünün aktif bileşenlerinin yararlarına kendini hapsederek o nemlendiricinin peşinden koşma” diyor Amerikan Kozmetik Dermatoloji ve Estetik Cerrahi Uzmanları Birliği Başkanı Ranella Hirsch. Yumuşak ve esnek bir cilt için, hiyaluronik asit veya gliserin içeren losyon kullanmalısınız.
2) Kırmızıdan Yana Ol
Yakın zamanda İngilizler tarafından yapılan bir araştırmaya göre, günde beş çorba kaşığı domates püresi yiyen denekler, yemeyenlere oranla daha hafif güneş yanıklarına maruz kaldı. Araştırmacılara göre domateste bulunan doğal ve güçlü bir antioksidan olan likopen, kalkan görevi yaparak bizi güneşten koruyor (ipucu: Domatesleri pişirmek vücut tarafından besleyici maddelerin daha kolay emilmesini sağlar). Favori domatesli yemeğinizden yemeniz için güzel bir neden daha sunuyoruz ancak bu, SPF korumalı kreminizi bırakabileceğiniz anlamına gelmiyor.
3) Sakinleştirici Hap Al
Daha fazla endişelenmeniz anlamına gelmiyor ancak stres gerçekten cilt rengini bozabiliyor. İngiltere’deki Manchester Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, denekleri, birçoğumuz için yapılması çok zor olan bir stres testine tabi tutmuş: Seyirci önünde konuşma yapmak. Konuşma öncesinde ve sonrasında, katılımcıların kalçalarından deri örnekleri alınmış ve hücresel faaliyetler karşılaştırılmış. Gergin ciltteki bağışıklık sistemi düzenleyici hücrelerde, yüzde 16,4 oranında düşüş saptanmış. Diğer bir araştırmada ise stresin akneleri kötüleştirdiği kanıtlandı. Eğer çok baskı altında hissediyorsanız, cildinize daha çok özen göstermelisiniz.
4) Kızartmaları Unut
Bir grup araştırmacı, 12 hafta boyunca akneli cilde sahip 23 kişiyi yüksek protein-düşük glisemik indeks diyetine tabi tuttu. Sonucu tahmin edin bakalım. Ciltlerindeki akne sorunu çok daha iyiye gitti. Deneklerin yüzde 22’sinde daha az lekelenme görüldü. Yüksek-karbonhidrat diyeti uygulayanlarda ise bu oran yüzde 14′te kaldı (Bonus: Düşük-karbonhidrat diyeti uygulayanların hepsi kilo verdi!). Araştırmacılar kilo kaybının mı yoksa diyetsel değişikliğin mi buna yardımcı olduğunu kesin söyleyemese de, görünen o ki beslenme, cilt yapısında çok önemli bir rol oynuyor. Yağsız proteinden bol bol tüketirken, yüksek glisemik indeksli besinleri azaltın (örneğin nişastalı kızartmalar ve şekerlemeler).
5) Sık Duş Alın
“Terlediğimiz zaman vücut daha fazla sebum (yağlı gözenek-tıkayıcı salgı) üretir”, diyor Dermatoloji Uzmanı Audrey Kunin. Öğle vakti yapılan bir antrenmandan sonra sakın duştan kaçmaya çalışmayın. Bakteriler ter ve yağdan beslenmeye bayılır. Eğer duş almazsanız onlara eşsiz bir ziyafet sunmuş olursunuz. Terlemeye neden olan her etkinlikten sonra kendinizi soğuk su ve yağ temizleyici glikolik ya da salisilik asit içeren bir duş jeline teslim edin. Biz Fa’nın “White Tea and Bamboo” duş jelini öneriyoruz.
6) Boşa Para Harcama
Mükemmel Cildin Yeni Bilimi kitabının yazarı Fotobiyoloji Uzmanı Daniel B.Yarosh’a göre: “Süslü püslü bileşenlerden oluşan pahalı yüz temizleyicilerine servet harcamaya gerek yok. Onlar bir dakikadan daha az süre cildinde kalıyor ve bu kadar kısa süre içinde doğru düzgün çalışmaları mümkün değil.” Bazı fiyatı yüksek temizleyiciler, cilt yüzeyinde tahrişe neden olabiliyor. İşe ucuz yüz temizleyicilerini deneyerek başlayın. Her ikisinin de kir, yağ ve ölü deri hücrelerini cildin doğal yağ dengesini bozmadan temizlediğini göreceksiniz.
7) Dudaklarını Koru
UV ışınlarına karşı koruyucu içeren dudak kreminden bahsediyoruz, koyu kırmızı ve yapış yapış dudak parlatıcısından değil. Dudaklar, göz çevresi ve göğsün üst bölümü gibi vücuttaki en ince deri tabakasına sahiptir. Dolayısıyla ekstra korumaya ihtiyaç duyar. Amerikan Dermatolojik Cerrahi Birliği’nin yaptığı bir araştırmada katılımcıların sadece yüzde 47’sinin UV koruyucu içeren dudak kremi kullandığını saptamış. Bu kötü haber çünkü Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezi Dermatoloji uzmanlarından Erin Welch’e göre dudaklardan kaynaklanan cilt kanseri tipi yayılma riski en yüksek olanı. Blistex gibi UV koruyucu içeren bir dudak kremi kullanarak dudaklarınızı korumalısınız.
Çıtırdat
Organik ürünler satan bir markete giderek alışveriş sepetini araştırmalarla cildi koruyup yeniden yapılandırdığı kanıtlanmış meyve ve sebzelerle doldurabilirsiniz. Her gün A ve C vitaminleri (her ikisi de antioksidan özelliği taşır) içeren yiyecekleri tüketmeye çalışın. Özellikle seçmenizi tavsiye ettiklerimiz: Lifli yeşillikler, turunçgiller (özellikle portakal), böğürtlen, çilek, dolmalık renkli biberler.
9) Yaşlanmayı geciktirici ürünler kullan
İlk kaz ayaklarının göz çevresinde oluşmasını beklemeden küçük bir tüp yaşlanma karşıtı bakım ürünü edinin. “Hamile ve emziren kadınlar hariç, 20′li yaşlarındaki hemen hemen her kadın lokal olarak retinoid kullanıyor olmalı” diyor New York’taki Mount Sinai Tıp Okulu Dermatoloji Uzmanı Doçent Francesca Fusco. Nedenini ise söyle anlatıyor: Retinoidler, A vitamini içeren bileşenler, cildi güneşin zararlarından korur ve yaşlanma belirtilerini önler. Hirsch’e göre “Bunlar cilt yenilenmesini, cansız gözenek tıkayıcı hücrelerin dökülmesini sağlayarak hızlandırıyor ve kırışıklıkları önlemek için kolajen yapımını arttırıyor”. Doktorunuzdan retinoid içeren bir ürün vermesini isteyin ya da reçetesiz satılan Roc Retinol Actif Pure Kırışık Önleyici, Nemlendirici Gece Bakım ürününü deneyebilirsiniz.
10) Soya Sütü İç
Kırışıklıklardan şikâyetçiyseniz, süt başınıza daha fazla bela açabilir. Yapılan üç büyük araştırma sonuçlarına göre fazla süt tüketen ergenlik çağındaki gençlerin akne problemlerinin arttığı saptanmış. İnek sütünde doğal olarak üreyen hormonların suçlu olabileceğini söyleyen araştırmacılar, 20′li ve 30′lu yaşlardaki kadınların da aynı şekilde bu hormonlara duyarlı olduklarını sözlerine ekliyor. “Eğer süt içmeyi çok seviyorsanız ve sivilce probleminiz varsa sütü azaltmanın faydasını görürsünüz” diyor bu konudaki araştırmaların öncülüğünü yapan Onkoloji Uzmanı Clement Adebamowo. Sözlerine şu cümleyi ekliyor: “Soya sütü gibi alternatif süt çeşitlerini tüketin.”
11) Tüylerle Savaş
Tüylerden acısız kurtulma vaatleri internette dolasan para tuzağı e-postalar ne kadar mantıklı geliyorsa, o kadar inandırıcı olabiliyor. Ancak yapılan araştırmalara göre Eflornitin hidroklorid, reçete ile satılan Vaniqa adıyla satışa sunulmuş kremin, çene ve üst dudak bölgesindeki tüyleri yüzde 60 oranında azalttığı kanıtlanmış. Farklı iki araştırmada ise lazer yöntemiyle beraber uygulandığında tek başına kullanımına oranla daha etkili olduğu kanıtlanmış.
12) Birkaç Güneş Koruyucuyu Yut
Avustralya’da bulunan Oueensland Tıbbi Araştırmalar Fakültesi’nde yapılan bir araştırmanın sonucuna göre düzenli olarak aspirin dahil ağrı kesici kullanan insanlarda skuamöz hücreli karsinom (cilt kanserinin genel hali), üretme riskinin daha düşük olduğu saptanmış. Bu kanıt sadece cildinizi korumak için sürekli hap içmeyi doğrulamıyor olsa da, “Nasıl olsa geçer” dediğimiz ağrıların üzerine eğilmemiz için bir sebep daha ortaya koyuyor.
13) Kızarıklıkdan Kurtul
ABD’de yaşayan yaklaşık 14 milyon insanda rosacea isimli bir hastalık bulunuyor. Hastalığı alkol, baharatlı yiyecekler, antrenman ve güneş ışınları tetikliyor. Yanaklarda ve burunda görülen akneye benzer bir deri hastalığı olan rosacea, yarattığı kırmızı ciltle oldukça sağlıksız bir görüntü oluşturuyor. Araştırmacılar, bu hastalıktan yakınan insanların, yüzlerini bakım fırçasıyla yıkadıkları zaman ciltlerinin rahatladığını gözlemlemiş. Teoriye göre, fırça kullanımı cildi hafifçe soymak için kullanılan bakım ürünlerinin deriye daha kolay nüfuz etmesini ve kızarıklığa neden olan yanmayı ortadan kaldırıyor.
14) Doğal Olanı Tercih Et
Ortalık “doğal” ve “organik” olduklarını iddia eden cilt bakım ürünlerinden geçilmiyor. Eğer çevresel etmenler ve saflık oranları senin için önemliyse, Avrupa’da yapılan ürünleri tercih etmelisiniz. Denizaşırı ticaret yapan şirketler, yaptıkları ekolojik açıklamalarında az miktarda kullandıkları bileşenlerin kökenlerini araştırarak bu ürünleri anavatanlarından temin ettiklerini söyledi. Bu markalara bir kaç örnek: Lavera, Waleda ve Dr. Hauschka Skincare. ABD’de üretilen ürünlerde National Products Association’ın yeni Natural Seal (doğal damgası)’ına bir göz atın; ürünü oluşturan bileşenlerin yüzde 95 oranında doğal ve insan sağlığını tehdit edebilecek riskler taşımadığını belgelendiriyor (Daha fazla bilgi için; naturalproductsas-soc.com/certifiednatural internet sitesini ziyaret edin).
15) Yanma
Vücudun her bir bölümü için farklı farklı kremler kullanmak her ne kadar masraflı olsa da pek de karşı koyamadığımız bir durum. Gerçekten gözleriniz için ayrı bir kreme ihtiyacınız var mı? Aslında evet, var. Fusco’ya göre “Göz çevresindeki cilt dokusu hassastır ve nazikçe ilgilenilmeye ihtiyacı vardır”. Göz kremleri, retinol, AHA ve glikolik asit gibi yüz için tasarlanmış daha az tahriş edici bileşene sahiptir. Dolayısıyla en azından göz çevresi bakımı için paraya kıymanız gerekecek. Emin olun yaşınız ilerlediğinde iyiki yapmışım diyeceksiniz.
16) İkiye katla
“Yüzünü UV ışınlarından koruyabilmek için en az bir çorba kasığı 30 koruma faktörlü güneş kremini yüzüne boca etmelisin” diyor Dermatoloji Uzmanı Sara Marchese Johnson. Ancak kim bu kadar çok losyonu yüzüne sürmek ister ki? Daha kolay bir çözüm için yüzünüze bir kat güneş kremi sürdükten sonra üzerine güneş koruması içeren fondöten veya çinko, titanyum gibi doğal UV ışınlarını engelleyen mineraller içeren bir pudra uygulayın. Böylece güzel görünmekten de ödün vermemiş olursunuz.
17) Bİileklerini Parlat
Pürüzsüz ve güzel bacaklar hiç kuşkusuz seksi bir görünüm sağlar ve her kadının hayalinde kusursuz bacaklar yer alır. New York Üniversitesi Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Doris Day, “Diz altında bulunan kesikler, yara izleri ve sıyrıkların iyileşmesi uzun zaman alır ve mikroplar için kolay giriş yolu oldukları için enfeksiyon kapmaya eğilimli olabilir” diyor. Sürdüğünüz nemlendirici kremden gelen bakteriler bacaktaki küçük çiziklerden vücudunuza girer. Bu çizikleri engellemek için nemlendirici şeritleri olan bir jilet kullanmayı tercih etmelisiniz. Biz Gilette Women’ı öneriyoruz. Pedikür yaptırmadan iki ya da üç gün önce bacaklarınızı tıraş etmemeye özen göstermelisiniz çünkü güzellik salonlarında kullanılan ayak havuzları, bakterilerin yaşadığı bir yuva olabiliyor.
18) İşleri Zorlaştırma
Ortalama bir yetişkin günde en az yedi farklı cilt ürünü kullanıyor: Temizleyici, tonik, nemlendirici, gözaltı kremi, vücut losyonu, peeling ve serum. Ne çok şey! Aşırı yükleme yapmamak ve tahrişi önlemek için, Journal of Cosmetic Dermatology’nin Genel Yayın Yönetmeni Zoe Diana Draelos, kullanılan cilt bakım ürünlerinin en fazla 10 bileşenden oluşmasını tavsiye ediyor. Bir ürünün içinde ne kadar az bileşen varsa o kadar az probleme neden olur. “Kullandığın her cilt bakım ürünü arasında en az beş dakika bekle. Aksi takdirde bir önceki uygulamanın etkisini azaltmış olursun” diyor Fusco. Sabahki cilt bakım rutinini zamana yayın; böylece kullanılan serum en sevdiğiniz sabah programının son saatine kadar cildinize iyice nüfuz etmiş olsun.
19) Sabun Kraliçesi Ol
Uyuduğunuz zaman losyonlar, saç jelleri ve yağlar, vücudunuzu terletir, çarsaflarınız kirlenir. Miami Üniversitesi Dermatoloji Kliniği Öğretim Üyesi Kenneth Beer, çarşafların haftada bir yıkanmasını öneriyor. En azından, gözenekleri tıkayan bakterilerden uzak durmak için yeni bir yastık kılıfı geçirebilirsiniz.
20) Otobronzan Kullandıysan Güneşe Çıkma
Ne kadar saçma bir ironidir: 2007 yılında yapılan bir araştırmaya göre otobronzan kullandıktan sonra sekiz saat boyunca tenimiz, güneş ışınlarından kaynaklanan serbest radikallerin neden olduğu zarara aşırı duyarlı oluyormuş. Araştırmacıların cilt örneklerine uyguladıkları otobronzanlarda bulunan ana madde dihidroksiaseton (DHA), güneş ışınlarına maruz kalındığında birkaç dakika içinde serbest radikallerin oranını arttırmış (ürün uygulanmayan cilt örneklerinden yüzde 180 oranında daha fazla). Otobronzanların içinde yer alan bir başka etken madde olan eritüloz da ciltte aynı etkiyi yarattı. Araştırmacılar bronzlaştırıcının ciltle etkileşmeye başladığında serbest radikallerin UV ışınlarına maruz kaldığı zaman ortaya çıkan bir kimyasalı oluşturduğundan şüpheleniyor. En iyisi otobronzanı uyguladıktan sonra en az 12 saat güneş ışınlarından uzak durun.
21) Rakamlara Sadık Kal
“Ne kadar yüksek koruma faktörlü bir güneş kremi kullanırsam o kadar iyi korunmuş olurum” diye düşünebilirsiniz ancak bu çok yanlış bir yaklaşım. 15 koruma faktörlü bir güneş kremi UVB ışınlarından yüzde 94 oranında koruma sağlarken SPF 30 bu oranı yüzde 98′e kadar arttırır. 50 koruma faktörlü kremleri inceleyecek olursak fazladan sadece yüzde bir oranında koruma sağladıklarını görürsünüz.
22) Belirgin Ol Ama Parlama
Her gün düzenli olarak şekerleme yapıyorsanız cildinde hasarlar meydana gelmeye başlar. Uyku sırasında salgılanan hormonlar, yağ içeren salgıları arttırır ve 14 saatin sonunda bronz bir heykel gibi parlıyor olursunuz. Yağlı cilt tipine sahip olanlar yatmadan önce uygulayacakları gece bakımı sayesinde akne ve yağ çizgileriyle savaşabilir. Bizim favorilerimizden birisi Vichy Normaderm gece kremi.
23) Sigarayı Bırak
İçtiğiniz sigara miktarı arttıkça cildinde oluşacak değişiklik üzerine işte yeni bir bilgi daha: 2007 yılında yapılan bir araştırmada sigara içmek vücudun güneş görmeyen yerlerini dahi ciddi şekilde yaşlandırıyor. Sigara içenlerin içmeyenlere oranla kolların iç kısımları gibi UV ışınlarına maruz kalmayan yerlerinde daha fazla belirgin kırışıklığa sahip olduğu kanıtlanmış. “Görünen o ki sigara içmek yaşlanmayı hızlandırıyor” diyor bu konudaki araştırmalara öncülük eden Mischigan Üniversitesi Dermatoloji Uzmanı Doçent Rosi Helfrich.
24) Biraz Çikolatadan Birşey Olmaz
Yapılan araştırmalara göre birkaç parça siyah çikolata (sütlü olanları çok fazla seker ve yağ içeriyor) tüketmek, içeriğindeki flavonoller, UV ışınlarını emen ve ciltteki kan akışını hızlandıran koruyucu bileşen yardımıyla cildi koruyor. Bir araştırmada, 12 hafta boyunca her gün flavonoid bakımından zenginleştirilmiş kakao tüketen kadınların ciltlerinin daha yumuşak ve güneşe karşı yüzde 25 oranında daha az hassas duruma geldiği gözlemlenmiş.
25) Doktor Seçimi
Güvendiğiniz doktorunuza kusur bulmaya çalışmıyoruz ama dermatoloji uzmanları hangi tümörlerin zararsız hangilerinin ise endişe verici olduğunu bulma konusunda çok iyiler. Journal of General Internal Medicine’de yayımlanan bir habere göre, dermatoloji uzmanlarının aile hekimlerine göre anormal cilt tümörlerini belirleme konusunda belirgin biçimde daha doğru saptamalar yaptıkları bulunmuş. Aslında, dermatoloji cerrahlarının yüzde 90′ından fazlası geçtiğimiz sene içinde dermatoloji uzmanı olmayan doktorlar tarafından gözden kaçmış veya yanlış tanı konmuş bir ya da daha fazla cilt kanseri vakasıyla karşılaşmıştır. Melanoma, en ciddi cilt kanseri çeşidi, 20 ile 39 yaş arasındaki en yaygın üçüncü kanser tipidir. Hemen cildinizi kontrol ettirmek için iyi bir dermatoloji uzmanına koşun.
“Size baba diyebilir miyim?” devri tarih oluyor
Yazan: Ailenizin Doktoru: Dr. Selmin Çetin Doğan 28 Nisan 2009
Kategori: Güncel, Sağlık
Sezercik filmlerinin akıllara kazınan repliğidir: “Size baba diyebilir miyim?” Öyle ki o dönemlerde temiz ve saf aşkın meyvesi olan çocuklar, kader ağlarını acımasızca ördüğünden babasız büyümeye mahkum ediliyordu. O vakit doğum kontrol yöntemleri yaygın ve pek revaçta olmadığından, ilk gecelerin sonunda muhakkak “Sezercik, Ömercik ya da Ayşecik” annelerinin rahmine düşüyordu… KadınMAG yazarı Selmin Çetin Doğan yazdı…
Bundan önceki yazılarımda kadın ve erkek için ayrı ayrı ayrı doğum kontrol yöntemlerinden bahsettim, sizlere yol göstermeye çalıştım. Aktardığım bu kadar bilgiye karşılık artık “Size baba diyebilir miyim?” devrinin kapanacağını düşünüyorum. İyi okumalar…
3 ayda bir uygulanan enjeksiyonlar
Bu enjeksiyonlar yalnız progesteron hormonu içerir. Aslında 1950’li yıllarda aşırı adet kanamaları, kadınlardaki kıllanma bozuklukları, ağrılı adet görme, rahim içi dokusunun (endometrium) kanseri ve diğer bazı bozuklukları gibi hastalıkların tedavilerinde kullanılmış; güçlü gebelik önleyici etkisinin saptanmasıyla 1960’lardan itibaren doğum kontrolü amacıyla da uygulanmaya başlanmıştır.
Bu yöntem kadınlarda, 1) Yumurtlamayı engelleyerek, 2) Rahim boynundan salgılanan sıvıyı kalınlaştırıp spermlerin geçişini engelleyerek ve 3) Rahim içi dokuyu etkisiz hale getirerek gebeliği önler. (3. etki yöntemin en sık görülen yan etkisinin, adet görememe şikayetinin de nedenidir.)
Etkinliği ve koruyuculuğu yüksektir. Doğum kontrolünün yanı sıra; 1) over (yumurtalık) kanserine, 2) kadın üreme sisteminde görülen enfeksiyonlara, 3)endometriyum (rahim içi dokusunun vücudun başka bölgelerinde de bulunması) durumlarına ve 4) demir eksikliğine bağlı kansızlık ortaya çıkmasına karşı koruyucu etkisi vardır.
Emziren anneler de doğumdan 6 hafta sonra bu yöntemi kullanmaya başlayabilirler. İçinde östrojen olmadığı için anne sütü ve emzirme üzerinde hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Yine içinde östrojen olmadığı için, doğum kontrol hapları ve aylık iğne kullanamayan kadınların çoğu bu yöntemi rahatlıkla kullanabilir. İleri yaşlarda da güvenle kullanılabilir.
Bu yöntemin kesinlikle önerilmediği 2 durum vardır: 1) Tanı konmamış vajinal kanama varsa, 2) Tanı konmuş meme kanseri varsa önerilmez. Tabii, bir doğum kontrol yöntemine başlamadan önce mutlaka hekim kontrolünden geçilmesini ve yöntemler hakkında ayrıntılı danışmanlık alınmasını tavsiye ederiz. Özellikle;
- Tamamen iyileşmiş bile olsa geçirilmiş meme kanseri öyküsü olanlar,
- Tansiyonun genellikle 18-10 ve üzerinde ölçüldüğü şiddetli yüksek tansiyon hastalığı olanlar,
- 20 yıl veya daha fazladır şeker hastası olanlar,
- Kalp damarlarındaki dolaşım bozukluklarına bağlı kalp hastalığı olanlar,
- Beyin damarlarıyla ilgili bir sorun olanlar,
- Ağır bir karaciğer hastalığı geçiren veya geçirmiş olanlar,
- Verem veya Sara hastalığı tedavileri kullananlar;
Hangisi olursa olsun hormonal bir doğum kontrol yöntemine başlamadan önce mutlaka bir hekime danışmalıdır.
Doğum kontrolü iki kişiliktir
Genç ve sağlık problemi olmayan kişiler de ‘ benim hiçbir sağlık sorunum yok, gideyim bir yerden şu yöntemi alıp kullanayım’ dememelidir. Doğum kontrolü için bir yöntem seçerken tüm kadınlar genel bir sağlık kontrolünden ve kadın-doğum muayenesinden geçmeli, gerekli görülen tetkikler yapılmalı, hekim veya hemşireden doğum kontrol yöntemlerinin kendisine uygunluğu konusunda ayrıntılı bir danışmanlık alınmalı, yöntem ondan sonra seçilmelidir. Tüm bu süreç boyunca erkekler de eşlerinin yanında olmalı, yöntemler hakkında birlikte bilgi alınmalı, sonrasında uygulanacak yöntem birlikte seçilmeli, doğum kontrolünün ‘sadece kadının’ değil ‘eşlerin’ sorumluğu olduğu kabul edilmelidir.
3 aylık iğnelerle korunan çiftler çocuk istediklerinde tek yapmaları gereken bir sonraki iğneyi yaptırmamaktır. Yalnız, hormonal doğum kontrol yöntemleri arasında, bırakınca gebeliğin en fazla gecikebileceği yöntem budur. Uzun etkili bir yöntem olduğu için bırakıldığı halde kadının gebe kalması genellikle 9 aya, nadiren 18 aya kadar gecikebilir. Fakat doğurganlık üzerine kalıcı bir olumsuz etkisi yoktur.
Bu yöntemin en önemli yan etkisi kanama düzeni bozukluklarıdır. Mizaç değişiklikleri, özellikle sinirlilik ve nedensiz iç sıkıntısı (anksiyete), genellikle sadece 2-3 kilo olsa da kilo alma, cinsel istek (libido) azalması, hafif düzeyde kemik erimesi (osteoporoz), daha nadiren baş ağrısı, karın ağrısı ve memelerde gerginlik gibi yan etkileri olmakla beraber en sık karşılaşılan ve şikayet konusu olan yan etki adet düzensizliğidir. İlk iğneden sonra normalde görülenden biraz daha uzun süren ve biraz daha yoğun kanama görmek normaldir. Genellikle 2. iğneden itibaren kanama süresi ve şiddeti giderek azalır ve 1 yıllık kullanım sonrası hiç adet görmeme ortaya çıkabilir. Adet görmeme, progesteron hormonunun rahim içi dokuyu etkisiz hale getirmesi sonucu kanama olmamasına bağlıdır. Vücut, adetle atılacak kanama oluşturmamaktadır. Dolayısıyla normalde adet görülmediğinde yaşanan rahatsızlıklar yaşanmaz. Fakat kadınların çoğu adet görememekten psikolojik olarak olumsuz etkilenebilmektedir. Vücutta bir şeyler bozuk gittiği için adet görülmediği düşünülmektedir ama bu doğru değildir. Enjeksiyonların etkisiyle vücutta yeni bir düzen kurulmuştur ve vücut buna uyum sağlamıştır.
Hiç adet görmeyenler çoğunlukta olmakla beraber aşırı miktarda ve/veya uzun süren kanama, sık adet görme, seyrek adet görme, hafif ara kanamalar şikayetleri de bu yöntemin özellikle ilk 2-3 ayında görülebilmektedir. Bunların içinde en önemlisi aşırı kanama şikayetidir. Bu şikayet, yöntemin bırakılmasının önerilmesini gerektirebilir. Herhangi bir şikayetin rahatsızlık verecek, yaşamı etkileyecek veya uzun sürecek şekilde ortaya çıkması durumunda mutlaka hekime başvurulması gerekir.
DOKTOR TAVSİYESİ: ONCA YOKSULLUK VARKEN- EMİLE AJAR (ROMAİN GARY)
Momo isminin büyülü bir isim olduğunu düşünmeye başladım. Geçen yazımda Michael Ende’nin Momo adlı kahramanından bahsetmiştim. Bu kez, Emile Ajar’ın daha doğrusu gerçek adıyla Romain Gary’nin kahramanı Momo’dan bahsedeceğim. Biri fantastik, düşsel bir şehirde diğeri gerçek mekanlarda var edilmişler ama her iki Momo da doğallıklarını kaybetmeyen, çocuksu bakış açılarına rağmen ya da belki tam da bu nedenle yaşam hakkında çok doğru sorular soran, düşündürücü felsefeler üreten, yeri geldiğinde yetişkinlerin çekindikleri mücadelelere atılan roman kahramanları. Onca Yoksulluk Varken’de Momo’nun ‘çünkü’ diye başlayan cümleleri özellikle çok etkileyici. Bu cümlelerle öyle yalın, öyle sarsıcı düşünceler üretiyor ki etkilenmemek mümkün değil…
Roman, Paris’te bir varoşta geçiyor. Toplumun kıyısında kalmışlar, dışlanmışlar yani yoksullar, göçmenler, kaçak işçiler, hayat kadınları, travestiler, kadın satıcıları, Afrikalılar, Yahudiler, Araplar, fakir ya da polisle başı dertte Fransızlar bu varoş mahallesinde yan yana yaşıyorlar. Herkesin derdi fena halde başından aşkın olduğu için kimse kimseyle didişmiyor tam tersine birbirlerine yüksünmeden yardım ediyorlar. Momo, romanın başında kendisini 10 yaşında bir çocuk olarak tanıtıyor. Annesi ve babası yok. Eski bir hayat kadını olan ve artık diğer hayat kadınlarının çocuklarına yatılı veya gündüzlü olarak bakan Madam Rosa ile birlikte yaşıyor. Masam Rosa çok yaşlı, çok şişman ve çok hasta bir kadın. Momo, onun baktığı çocuklardan biri iken giderek onun yardımcısı hatta tek can dostu oluyor. Madam Rosa’ya duyduğu derin bağlılık, romanın trajik ve sürprizli sonunu hazırlayan temel etken. Roman asıl olarak Momo’nun Madam Rosa’yla ilişkisine ve içsel dünyasına odaklanmakla beraber mahalledeki ve mahalle dışındaki hayatında Momo’yu etkileyen birçok kahramanla da tanışıyoruz. Müslüman bir ailenin çocuğu olan ve Madam Rosa’ya Müslüman olarak büyütülmesi şartıyla bırakılan Momo’ya din dersleri veren bilge Mösyö Hamil; eski boks şampiyonu ve travesti Senegalli Madam Lola, kabile arkadaşlarıyla yakındaki yurtta yaşayan Afrikalı Mösyö Waloumba, Momo’nun bekleme salonunda nedensiz bulunduğunu, dünyada onca yoksulluk varken bir iskemle işgal ettiğini gören ama ona çok sevimli bir şekilde gülümseyen ve hiç kızmayan Dr. Katz gibi…
Momo’nun hayata yönelttiği eleştirilerin hemen hepsine ben de katılıyorum. Tamamen farklı düşündüğüm tek nokta, insanların tıp tarafından zorla yaşatıldığı ve yaşamın böyle zorla insanın burnuna sokulmasının rezil bir şey olduğu iddiası… Bu, intihar eylemini de olumlayan bir yaklaşım. Belki ben, aldığım eğitim ve yaptığım işin etkisiyle böyle düşünüyorum ama evet, insanları son ana kadar iyileştirmeye çalışmak, yaşamdan asla vazgeçmemek ve pes etmemek gerektiği düşüncesindeyim. Bununla beraber itiraf etmeliyim ki tıp hakkında okuduğum en doğru yorum yine Momo’dan geldi:
Odanın kapısı açıldığında, Doktor Katz beyaz giysiler içinde içeri girip de saçımı okşayınca kendimi daha iyi hissediyordum, işte bu yüzden tıp diye bir şey vardır.
Onca Yoksulluk Varken, okuru daha ilk cümlede yakalayan, son sayfaya kadar temposunu, etkileyiciliğini yitirmeyen, hem çok düşündüren hem de bıçak gibi bir hüzünle yüreğe dokunan bir kitap. Can Yayınları’ndan okuduğum kitapta, Vivet Kanetti’nin nefis çevirisi de okumayı güzelleştiren etkenlerden biri…
Romain Gary çok ünlü ama ‘yolun sonuna varmış bir yazar’ olarak nitelendirildiği bir dönemde Emile Ajar takma adıyla yeni ve çok yankı uyandıran romanlar yazarak, edebiyat dünyasının köşe başlarını tutmuş olan ‘büyük adamlar’la fena dalgasını geçmişti. Ölümünden sonra yayınlanan bir mektubunda R. Gary ve E. Ajar’ın aynı yazar olduğunu anlamak için yalnızca eserlerinin karşılaştırmalı olarak ve gerekirse tekrar okunmasının yeterli olacağını ama hiçbir eleştirmenin bunu yapmadığını yazarak edebiyat dünyasında deprem yaratmıştı! Mektupta, Romain Gary adını yerin dibine batırıp ‘ama Ajar büyük yetenek’ diyen eleştirmenler başta olmak üzere kendisini ‘kitap yayınlamaktan tiksinme’ noktasına getiren herkese eleştirilerini her zamanki ince mizahıyla ama sözünü sakınmadan yazmış. Edebiyat dünyasındaki kliklerden, ödeşmeler ve hesaplaşmalardan, kitapların kaderinin yalnız Paris’teki ilişkiler ağı tarafından belirlenmesinden, tüm bu ‘edebiyat terörü’nden ve 30 yıldır sırtına yüklenen Romain Gary görüntüsünden nasıl da bıktığını; sil baştan başlamaya ve başka biri olmaya özlem duyduğunu, Emile Ajar’ın ortaya çıkışıyla kendi kendini yeniden yarattığı yanılsaması içine girdiğini söylemiş. Mektubunu ‘Çok eğlendim. Hoşçakalın ve teşekkürler’ diye bitirmiş. Biz de size teşekkür ederiz Mösyö Gary, Onca Yoksulluk Varken başta olmak üzere tüm bu harika romanlar için…
Selmin Çetin Doğan
Türkiye’nin Gizli Maldiv Adası
Yazan: admin 27 Nisan 2009
Kategori: Gezi Rehberi
Kalem Adası İzmir’in Dikili ilçesinde denizcilerin saklı cenneti Bademli köyü kıyılarında bulunuyor ve toplam 480.000 m2 alana sahip. Ana karaya uzaklığı 450 metre olan adanın Midilli adasına uzaklığı sadece 13 deniz mili kadar.
Köye biri Dikili, diğeri ise Çandarlı’ dan olmak üzere iki farklı yönden gidilebiliyor. Her iki yol da deniz tarafında olduğu için, köye varana kadar manzara izleyenleri büyülüyor. İlk olarak Çandarlı’ dan geliyorsanız eğer, hiç bir zaman keskin virajların ardında çıkacak olan manzarayı kestirmek mümkün olmuyor. Her yeni dönemeç , egenin farklı tonda mavilerini gözler önüne serip şaşırtabiliyor yolcuyu.
Dikili’ den yolculuk sakin ve deniz manzaralı olarak geçiyor. 10 dakika süren araba yolculuğu, bisikletle 25 dakikaya kadar çıkabiliyor. Bir kaç zorlayıcı yokuştan sonraki inişler, ege denizinden gelen iyotu rahatça ciğerlerinize çekip rahatlamanız ve bir sonraki yokuşu tırmanmak için enerji depolamanıza yetiyor zaten.
Bundan 10 sene öncesine kadar köyde sadece kadınların girebildiği -kadınlar kahvesi- de bulunuyordu. Ancak bu sene çekime gittiğimde gördüm ki, aynı kahvenin yerinde bir bakkal açılmış. Eh tabi kadınların kahveye gidip boşa harcayacakları vakit yok ki. Sabahın ışıklarıyla birlikte uyanıp bakacağı çocukları, gideceği tarla, temizleyeceği ev, pişireceği yemek dururken , kahve nasıl dolacak???Ancak yine de böyle bir girişimde bulunup , fikirlerini hayata geçirmeleri çok hoş.
Koruk ( olgunlaşmamış üzüm) şurubu, yapanlar korukları ya komşu köylerden veya komşu bahçelerden temin ediyorlar. Sadece Temmuz-Ağustos aylarında koruk oluştuğu için , koruk şurubu yapımı süresi de 2 ayla sınırlı. O yüzden bu şurubu içmek isteyenlerin bu aylarda Bademli köyüne uğramaları gerekiyor. Genellikle bisiklet turum sırasında, ve dönüş yolunda uğradığım kahvelerde içtiğim koruk suyu gerçekten insanın içini ferahlatıyor. Hele de mevsim kavuran Temmuz- Ağustos ayları olursa…
Unutturulmaya çalışan eski şuruplarımız, şerbetlerimiz
Şimdilerde koruk suyu yerli ve yabancı turistlere ,köyün merkezinde yan yana sıralanmış olan köy kahvelerinde sunuluyor. Önceleri koruk şurubu evin hanımları tarafından yapılıyormuş. Eğer bir evde şurup yapılacaksa, komşu evlerden diğer hanımlar da gelip yardım ederlermiş. Ancak günümüzde imece usulü olarak yardımlaşma da ortadan kalkmış. Eskiden koruk suyu mevsimi dahi heycanla beklenirmiş. Ancak şimdilerde çocuklar gazlı suni içeceklerle tanışıyor. Aynı çocukların anneleri de tarhanasını evde yapmak yerine hazır çorbaları alıp 10 dakikada akşam yemeği hazırlayabiliyor. Zaman hızlı geçiyor dediler, yetişelim tren kaşıyor dediler, öyle böyle olsun dediler, hep bişeyler dediler…Ve bu dış sesler o kadar yükseldi ki, artık içimizdeki öz sesimizi duyamıyoruz sanki…
Çok değil sadece 150 sene önce sokaklarda satılan, müselles (kaynatıldığında gaz kabarcıkları çıkmadan, köpürmeden önce ısıtılıp, üçte ikisi uçup üçte biri kalan üzüm suyu ), tükenmez şıra (ayva, elma, armut, muşmula gibi çeşitli meyvaların toprak küplerde aralarına kuru üzüm konarak bekletilmesi ile elde edilen içecek. Eskiden şıranın hazırlandığı küplerin alt kısmında bir musluk olur ve içecek olduktan sonra bu musluktan alınırdı. Boşalan meyva kadar, küpün üzerinden su ve meyva ilave edilerek bu içeceğin devamlı olması ve uzun süre içilmesi sağlanırdı. Tükenmezmiş gibi gelen içeceğin ismi de burdan gelmektedir .), pelverde ( çeşitli meyvaların koyu kıvama gelinceye kadar kaynatılması ve daha sonra süzülmesi ile meydana getirilen koyu içecektir. İçim sırasında bir miktar pelverde su ile sulandırılarak içilir. Ayrıca ekmek üzerine sürülüp marmelat olarak da yenebilir. Pelverde, bir hazırlamadan sonra uzun süre dayandığı için özellikle ramazan aylarında sofralardan eksik olmaz idi. ) çeşitlerimize ne oldu da, şimdiki nesil bunlardan birini dahi bilmiyor, dahası küçümsüyor…Kendi değerlerinden böylesine uzaklaşan bir nesli yetiştiren annelerin de eski geleneklerini unutması çok sıradanmış gibi görünüyor.
Evlerde yapılan koruk suyu bahçedeki odun ateşinde büyükçe bakır kazanlarda kaynatılarak yapılıyor. Koruk birkaç saat kaynatıldıktan sonra, ağaca asılı olarak bezin içinde süzülmesi bekleniyor. Daha sonra süzülen su yeniden kaynatılıyor ve renginin kırmızı-bordoya dönmesi bekleniyor. İşte tam bu sırada, suyun içine tat vermesi için şeker ( eskiden muhtemelen farklı tatlandırıcılar atılıyordu)konuyor. Biraz daha kaynatılan suya koku vermesi için hindişah otu katılıyor. Annemin memleketi Seydişehir’ de ise koku vermesi için ıtır, amber, çubuk tarçın katılıyormuş.
Kaynadıktan , tadını ve kokusunu aldıktan sonra , bardak içinde köpürtülerek karşımıza gelen koruk suyunun rengi de inanılmaz güzellikteydi. Mideye, göze, burna hitap eden bu içeceğin, Osmanlı sarayında sultanların sofralarını taçlandırması da beklenmeyecek bir şey değildi elbette…
Anadoluda bağcılık geleneği M.Ö. 3500 yıllarına kadar gidiyor
Eskiden Anadolu’ da üzümün yetiştirildiği pek çok bağda koruk şurubu yapılıyordu. Üzümü pek çok gıda maddesi olarak değerlendiren Anadolu insanımız, yıllar geçip batılılaşınca! unuttukları pek çok değeri gibi bu alışkanlıklarını da unutmuş.
Üzüm yetişticiliği için en uygun iklim koşuluna sahip birkaç ülkeden biri olan Anadolu topraklarında, bağcılık geleneği bilinen M.Ö. 3500 yıllarına kadar gitmektedir. Ayrıca şunu da eklemek gerekir ki; bilinen en eski üzüm yaprağı fosili, günümüzden 130 milyon yıl öncesinde bulunmuş. Dolayısiyle insanoğlunun üzümden faydalanışının pek eskilere dayandığını söylemek yanlış olmaz.
Arap tıp bilgini İbn Butlan tarafından sağlık üzerine yazılmış olan el kitabı Takvim es-sıhha’ dan alınan bir resimde görüldüğü gibi (yandaki resim), ortaçağ Avrupası’ nda, üzümün suyundan faydalanmak için üzümler toplanıyor ve işleniyor. Dönemin önemli yiyeceklerinden olduğunu burdan da anlaşılıyor. Yazılı kaynaklardan edinilen bilgilere göre, o dönemlerde hem Osmanlı sayay mutfağında, hem de avrupanın çeşitli mutfaklarında koruk suyu yaygın olarak kullanılmakta idi. Kimi zaman sosların içine, kimi zaman ekşi ihtiyacı olan yiyeceklerin içine koruk suyu katılmaktaydı.
Üzüm kimi zaman- daha üzüm olmadan evvel- koruk şurubu olarak karşımıza çıkar, kimi zaman korukların iyice ezilmesi ile koruk suyu olarak salatalarımıza veya yemeklerimize tat katar. Limon sitrik asit olup yüzümüzü ekşitir, sirke asetik asittir ve genzimizi yakan bir tadı vardır. Koruk suyu ise ikisinin arasında bir yerde duran asit oranı ile ağızda yakıcı bir tat bırakmaz. Ayrıca koruk suyu temiz su ile karıştırılarak içtiğinde kurdeşene de iyi geldiği söylenmektedir.
Dönüş yolunda Yahşibey (Eldebir) köyü
Bademli’ ye gidiş yolunda sol tarafta tabelada yazan “Yahşibey” ismi dikkatimizi çekmişti. Dönerken de bu köye uğramadan edemedik. Dik yokuşun ardından sessiz köyün içinde dolaşır bulduk kendimizi. Annem soru soracak birine bakınıyordu, ben ise köy evlerinin doğal düzensiz dizilişinden kopan düzgün mimari yapıyı takip etmeye başlamıştım. Atık annem soru soracak birini görse dahi ben duracak halde değildim. Gördüğüm değişiklik beni çok meraklandırdığı için gözümü yoldan ve duvarlardan alamıyordum. Kısa bir süre sonra ise bu yapısal değişimin sebebi karşımıza çıkmıştı. Emre Senan Tasarım Vakfı tarafından inşa edilen bu yapıda sonradan öğrendiğimiz kadarıyla 15 günlük dönemlerde Güzel sanatlar yerleşkesinde çeşitli bölümlerde okuyan öğrencilerle birlikte atolye çalışmaları yapılıyormuş.Atolyeyi daha yakından görmek için dik ve yüksek merdivenlerden tırmandık ( çıktık diyemiyorum:) ) , güzel sanatlar havasını solumuş olduğumdan dolayı ortam yabancı gelmemişti bana. Dağın dik yamacına kurulu olan yörük köyü içersinde, belki farklılık yaratmak adına , belki de sanatçı adaylarının vizyonlarını genişletmek adına , yaratıcılığın kendisi o bölgeye taşınmış.
Köyde halk geçimini zeytinliklerinden topladıkları zeytinlerin ve zeytinyağının satışı ile sağlamaya çalışıyor. 13. yüzyılda Balıkesir Savaştepe Bölgesi Türklerin hâkimiyetine geçmesiyle, Karaman bölgesinde yaşayan Türklerin Oğuz boyundan olan yörük ve türkmen aşiretleri Savaştepe’ ye yerleşirler. Yazları ise yöre halkı Yahşiköye göç ederek çadırlarda yaşamakta idi. Şimdiki köy halkı, Osmanlı zamanında yörüklerin yerleşik düzene geçmesiyle ilgili padişah fermanı çıktıktan sonra bölgeye yerleşmiş olan halktır.
Işıl Erol
Tadımlık değil doyumluk yiyin!
Hamilelik döneminde doğru ve dengeli kilo alımı hem bebeğin hem de annenin sağlığı için çok önemlidir.
Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Zuhal Güler Çelik, hamilelik döneminde dengeli beslenmenin hem annenin hem de bebeğin sağlığı için çok önemli olduğunu, tüm temel besin maddelerinden her birinin yeterince ve düzenli olarak alınması gerektiğini belirtiyor.
Gebelikte sağlıklı ve ideal kilo alımı önerileri, annenin gebelik öncesi kilosuna, yaşına ve çoğul gebelik durumuna göre farklı şekillerde olmaktadır. Örneğin gebelik başlangıç ağırlığı ideal kilosunun üzerinde olanların daha az kilo alması istenirken, ağırlığı idealin altında olanların ise bebeğin yeterli gelişebilmesi için daha fazla kilo almaları istenir. Gebelikte ağırlık kazanımının izlenmesi çok büyük önem taşımaktadır.
İdeal kilosunda olan bir anne için öneride bulunmak gerekirse; ilk üç ay süresinde her ayda 0.5-1 kg, sonraki aylarda ise 1.5-2.0 kg ağırlık kazanması sağlıklı olacaktır. Gebelik süresince annenin toplam ağırlık kazanımı 10-14kg, ortalama 12.5kg+- %15 olmalıdır. 7 kg’dan az olan ağırlık kazanımı, hem annenin hem de bebeğin hayatını tehlikeye sokabilir. Şu da çok önemlidir ki hamilelik süresince özellikle ilk dört aydan sonra annenin kesinlikle kilo vermesi istenmemektedir.
Küçük bir örnekle gebelikteki kilo dağılımını ortalama değerlerle verelim. Hamilelik öncesinde normal kiloda olduğunuzu kabul edelim ve yine hamileliğiniz süresince toplam 12 kilo aldığınızı ve 3500 gram ağırlığında bir bebek dünyaya getirdiğinizi düşünelim. Bu durumda aldığınız kiloların dağılımı şu şekildedir.
BEBEK - 350GR
PLASENTA - 700GR
AMNİYON SIIVISI - 800GR
UTERUS(RAHİM) - 900GR
MEME DOKUSU - 400GR
KAN HACMİNDEKİ ARTIŞ - 1250GR
DOKULARDAKİ SU ARTIŞT - 1250GR
ANNEDEKİ YAĞ HACMİ ARTIŞI - 3200GR
Anne ve bebek sağlığını etkileyen durumları değerlendirirsek, annenin gebelik yaşının çok önemli olduğunu görürüz. 20-35 yaşları arasında gebe kalan kadınların sağlıklı gebelik geçirme ve sağlıklı bebek doğurma oranı daha yüksektir, ancak adölesan dönemde ve 40 yaş üzerinde gebelik, hem anne hem de bebek açısından risk teşkil etmektedir. Çok sık aralıklarla doğum yapmak yine annenin ve bebeğin sağlığını tehlikeye sokmaktadır. İki doğum arasındaki süre annenin kendini toparlayabilmesi için en az 2 yıl olmalıdır. Çok sayıda çocuk sahibi olmak yine anne ve bebek sağlığını tehlikeye sokar.
Genelde bebeğin doğum kilosu ile annenin hamilelik süresince aldığı kilolar arasında yakın ilişki mevcuttur. Ancak bu ilişkide açığa kavuşmamış bazı noktalar vardır. Örneğin küçük bebek doğuran annelerde, bebeğin küçük olmasından dolayı mı annenin az kilo aldığı, yoksa anne az kilo aldığı için mi bebeğin küçük olduğu konusundaki bilimsel veriler yeterli değildir. Tabi aynı belirsizlik tersi durumlar için de geçerlidir. Fakat unutulmamalıdır ki gebelik süresince yeterli ve dengeli beslenme bebeğin de yeterli ve dengeli beslenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla anne beslenmesine özen göstermelidir.
Gebelik süresince kilo takibi; farklı bir sağlık problemi oluşmadığı ve annenin tamamen sağlıklı olduğu koşullarda ortalama bir aylık periyotlarla yapılabilir. Kilo ölçülürken en önemli nokta annenin kendisine özel (yaş, kilo, çoğul gebelik, sağlık durumu vb.) bir değerlendirmenin yapılmasıdır.
Gebelik öncesi zayıf olan kişilerde düşük doğum ağırlıklı bebek doğum oranının yüksek olduğuna değinmiştik. Gebe kadının yetersiz beslenmesi sonucunda demir eksikliği görülebilir. Bu durum, hem anneyi hem de bebeği tehtid ettiği için muhakkak demir takviyesi yapmayı gerektirir. Yine gebe kadın yetersiz beslendiğinde kemik dokusunun yapısı ve sağlığı için gerekli olan kalsiyum ve fosforu alamamış olur. Bunlara ek olarak D vitamini kaynağı olan güneşten de faydalanamazsa, kemik dokusunda bozulmalar görülerek OSTEOMALASIA, dediğimiz hastalık ortaya çıkabilir.
Yine gebelikte çok sık görülebilen bir durum olarak, yetersiz ve dengesiz beslenen kadınlarda protein kaybına bağlı olarak vücutta, özellikle de bacaklarda ödem oluşmaya başlar. Gebenin protein, vitamin ve mineraller bakımından zengin ve tuzsuz bir beslenme şekline geçmesi gerekir. Bu duruma da “Gebelik Toksemisi” denir. Aşırı kilolu annelerde ise doğumun zor olması, gebelik dönemi diyabeti riskinin yüksek olması, hipertansiyon, vb. gibi sorunlar olabilir.
Gebelik döneminde kilo alımının takibi; diyabetliler, aşırı kilolular, aşırı zayıflar, beslenme bozukluğu olanlar (anoreksia, blumia), yüksek tansiyon hastaları, yaşı 40 üzeri veya 19 altı olanlar ve kronik sağlık problemi olanlarda özellikle çok daha sıkı yapılmalıdır.
KadınMAG
Eviniz çocuklar için emniyetli mi?
Yazan: admin 23 Nisan 2009
Kategori: Ev & Dekorasyon
“ABD’de yapılan bir çalışmada telefonla yardım için bildirilen 86 zehirlenme olayı üzerine bir çalışma yapılmış. Kazaya uğrayan çocuğa ürün, çevre ve iş açısından değerlendirme yapılmış. Kurmanların hepsi 5 yaşın altında bulunmuş ve şu ipuçlarına ulaşılmıştır:
1. Vakaların % 79’unda anne-baba ve çocuk ayrı odalardayken kaza oluşmuştur,
2. Vakaların % 93’ünde kaza çocuğun kendi evinde meydana gelmiştir,
3. Vakaların % 89’unda çocuklar yakından ilgilenilmeye gerek duyulmayan TV izleme gibi bir etkinlik içindedirler,
4. Vakaların % 36’sında çocuk anne-baba farkına varmadan oda değiştirmiştir,
5. Vakaların % 87’sinde anne-baba rutin bir işle uğraşmaktadır,
6. Vakaların % 59’unda zehirlenmeye yol açan madde kullanılmakta veya açıkta bırakılmış durumdadır. Vakaların % 28’inde normal yerindedir.
7. Vakaların % 31’inde çocuğun maddeyi ulaşmasını engelleyen bir engel yoktur. %36’sında tek engel masa veya tezgah yüksekliğidir. Vakaların % 57’sinde madde güvenli kapaklı kapların içindedir. “
İnsanların genel vücut hacmi, doğumdan erken yetişkin dönemine kadar geçen süre boyunca çeşitli değişikliklere uğrar. Dolayısıyla bu büyümenin değerlendirilmesinde kullanılan başlıca ölçekler vardır:
1. Vücut boyutları:
a) Vücut ağırlıkları ve ağırlık artış hızı,
b) Boy uzunluğu ve boy uzama hızı,
c) Baş çevresi ve baş çevresinde artma hızı,
d) Vücut bölümlerinin birbirlerine oranları,
2. Kuvvet,
3. Beceri,
4. Diğer fiziksel ve psikolojik değişkenler.
Ortalama olarak insanlar 3.5 kg civarında ve 50 cm. kadar doğarlar. Gövde bu uzunluğun % 70’ni oluşturmaktadır. Bunu izleyen 20-10’luk sırada boy 3-4 kat artarken, ağırlık ortalama 20 katına kadar çıkar.
Büyüme, gelişme sırasınca belirli bir sıra izlenir. Örn: Vücut kısımlarının büyümesinde başlangıçta en hızlı büyüyen bölüm baştır. İlk 6 aydan sonra göğüs çevresi hızla artar 9 ile 12 aydan sonra ekstremite uzama hızı ön plana geçer. Ergenlik döneminde ise büyüme hızı daha çok ayak ve bacak uzunluğunda artış şeklinde gözlenir.
Bunu kalçaların enine büyümesi ve daha sonra göğsün ön-arka çapının artması, omuzların genişlemesi ve gövde uzunluklarının artması şeklinde izler. Boyutlarda ve fizyolojik fonksiyonlardaki değişim konsturla bağlantılı birçok güçlükle de ortaya çıkar. Yiyeceklerinden, kullandığı araçlara kadar, birçok araç-gereç konstur açısından önem kazanır. Bütün bu uyumu kolaylaştıracak tasarımlar yapabilmek için standart bir erkek veya kız çocuğunda bulunmamaktadır.
Erkek çocuklar genel olarak 2 yaşa kadar daha hızlı büyürler. Daha sonra artarak 14 yaş civarında en yüksek düzeye ulaşır ve sonra tekrar yavaşlar. Son boyun uzunluğuna 20’li yılların başlangıç ve ortalarında ulaşılmış olur. Dolayısıyla bazı erkek çocuklarda 14-15 yaş görüntüsü büyümelerini tamamlamış görüntülerine yakın iken, bir diğer grupta ise güçlü bir büyüme fazına başlangıç bu yaşlardan itibaren olmaktadır.
Kız çocuklarında puberte büyüme sıçraması 9 yaş civarında başlar. 12 yaş civarında en hızlı evreye ulaşır. Tam erişkin dönem 16 yaş civarında tamamlanır. 10 ve 12 yaşlarda aynı yaştaki erkek çocuğundan daha uzundur. Bu değişiklikler ülke, coğrafya, sosyal ve kültürel özelliklere göre de önemli farklılıklar göstermektedir.
Bugün batı dünyasında birçok ülkelerin çocukları daha iyi beslenmekte, daha iyi hijyen koşullarında büyümekte, hastalıklardan daha iyi korunmakta, daha iyi tıbbi yardım görmekte, daha iyi eğitim görmüş anne-babalar tarafından yetiştirilmekte ve yıllar öncesinin çocuğuna rağmen çok daha uygun bir fizik ortamında yetişmekte. Büyüme ve gelişim potansiyellerini geliştirme olanağı bulmaktadırlar.
Ülkemiz çocukları yaşa göre büyüme eğrileri 13-14 yaşlarına kadar batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinde beyaz ve çocukları için verilmiş eğrilere hemen hemen eşittir.
Bütün bunlardan kaynaklanan sonuç olarak tasarımlar kız ve erkek çocuk boyutlarının değişimlerindeki farklılıklar göz önüne alınarak yerine getirilmelidir. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki birçok çocuk kazalarından ergonomik yetersizliklerin önemli bir rolü vardır. Ancak çoğu çocuk kazası bu açıdan ciddi bir değerlendirmeye alınmamakta, ayrıntılı bir kaza analizi yapılmamaktadır. Günümüzde bu tip kaza analizleri önemli ergonomik çalışmalar arasındadır.
Tüketici güvenlik kurulu 5 yaş altındaki çocukların % 85’inin kapağı 5 dk. açamaması gerektiğini yine de %80’inde ise uygun açma tekniğinin gösterilmesine rağmen 10 dk. içerisinde kapağı açamaması gerektiği koyu olarak belirlenmektedir.
Hiçbir güvenlik önlemi anne-baba dikkatini tam olarak alamasa da düşme, çarpma, takılma, sıkışma kazalarında ergonomik yetersizlikler büyük önem kazanmaktadır. Oyun çocuk kişiliğinin gelişmesinde önemlidir. Çocuğun çevreye olan uyumu oyunla gerçekleşir. Oyunun yerleri çeşitli şekillerde biçimlenebilir ve değişiklikler olmalıdır. Bu yerler çocuğun gereksinimlerine göre ayarlanmalıdır.
TSE’nin oyuncak güvenliği açısından koyduğu standartlar vardır:
1. Tutuşma ve parlama,
2. Kimya ile ilgili faaliyetler için deney testleri,
3. Deney testlerinin dışındaki kimyasal oyuncaklar,
4. Yaş uyarı etiketlenmesi için grafiksel semboller.
Oyun alanları trafik emniyetli, dumansız, yeteri kadar güneşli, su seviyesinin yüksek olmadığı alanlar yapılmalıdır. Yerleşim yerlerindeki oyun alanları konut ve diğer mahallelerle bağlantılı olmalı, çevreye göre değil, ulaşım sistemine göre planlanmalıdır. Cadde, taşıt, park yeri, tren yolu, devlet su kanalları gibi tehlikeli bölgelerin yakınında oyun yerlerinin çevresi en az 1 metre yükseklikte çit duvarla örtülmelidir.
KREŞLER:
Okul öncesi ve okul yaşındaki çocukların sürekli gittiği Pedogolojik tesislerdir. Bölümler yaş gruplarına göre düzenlenir. Kreşlerin bulundukları yerler. Konutlara yakın ve trafikten uzak olmalıdır.
Kreşlerde her bir çocuk için 2-3 m2 alan tasarlanmalıdır. Emme, emekleme çağında ve yürümeye başlayan çocuklara özel alanlar tasarlanmalıdır. Kundaklama masası, emekleme kasası, dolaplar, oyuncak rafları, çocuk masaları, çocuk sandalyeleri için alanlar ayrılmalı, bunlar çocuğun büyüme ve gelişme devrine göre çocukları kısıtlamayacak ve gelişmelerini olumsuz etkilemeyecek şekilde tasarlanmalıdır. Ana okullarında her bir çocuk için yaklaşık 1.5-3 m2 alan gereklidir. Her bir oda da 11 çocuk için planlanmalıdır. Dolaplar oyuncak rafları, çocuk masaları-sandalyeler, yazı tahtası ayrıca alana konmalıdır.
Ev bir barınaktan çok çocukların güvenli olarak yetiştirilebileceği bir yer olmalıdır. Buralarda aile yaşamlarını sürdürürler ve beraber büyürler. Aile içi bağlı oluşum da kuvvetlenir. Sosyalleşme, kültürel ve zihinsel uyarılma da evlerde olmaktadır. Evde ergonomik yetersizlikler aile bireylerinin sağlığını yakından ilgilendirir. Ev düzeni ile ilgili çalışmalar, ev yerleşim ve kullanımında ülkeler arasında farklılıklar olmakla birlikte, temel esaslar da geniş bir yaklaşım birliği oluşturduğu görülmektedir. Bunların çoğu çağlar boyu deneme-yanılma yöntemleriyle varılmış pratik sonuçlardır.
EV GÜVENLİĞİ:
Günümüzde evlerde yüksek kaza potansiyeline sahip birçok araç ve gereç konumu bulunmaktadır. Evlerde kimyasallar, cilalar, deterjanlar ve ilaçlar bulunmakta, bunlar hatalı kullanım halinde önemli tehlikeler yaratabilmektedir. Evde kaza nedeniyle ölümlerin başlıca nedenleri: Düşme, zehirlenme, yangın ve boğulmadır. 5 yaşın altındaki çocuklar ve 65 yaşın üzerindeki yaşlılar en çok etkilenenlerdir. Evde bulunan araçların hatalı tasarımları ve hatalı kullanımları da tehlikeli olabilir.
Ev kazalarında en çok etkili olan araçlar:
1. Dönen motorlu araçlar,
2. Isıtıcılar,
3. Kurutucular,
4. Çim kesme araçları,
5. Ocaklar,
6. Cam kapılar,
7. Elektrikli araç – tabloları,
8. Printer uzatmalar,
9. Pilot lambalar ve otomatik yakma sistemleri.
Ev kazaları açısından en tehlikeli yerlerden bir tanesi de merdivenlerdir. 1995 yılında İngiltere’de yapılan çalışmalarda 2.5 milyon yaralanma ve 4 bin ölümün ev kazaları nedeniyle oluştuğu belirtilmektedir. Bu yaralanmaların 230 bin ve ölümlerin 497’i merdivenden düşme sonucu meydana gelmiştir. Evlerde özellikle mutfak ve banyo önemli iki mekandır. Çünkü tüm ev halkı tarafından kullanılır. Ayrıca, kazaların riski bu iki mekanda çok yüksektir. Mutfaklarda ocak yakınlarında ısıya dayanıklı tezgah kullanımı, çalışma alanında gölge düşürmeyecek şekilde aydınlatma sistemleri, fırınlar, duvara monte edilmişse mutfak tezgahıyla aynı seviyede olması sağlanmalıdır.
Banyoda yerde kaymayan malzeme kullanılmalı. Yer döşemelerinde büyük siyah ve beyaz fayanslardan kaçınılmalıdır. Çünkü bu tip yer döşemesi derinlik algısı bozulmuş kişilerde problem yaratabilir.
Çocuklar Açısından Evde Tehlike Yaratabilecek Bölgelerle İlgili Denetim Listesi:
1. Ocağın yeri: Ocağın kapının yakınında ya da pencere yakınında olmaması gerekir.
2. Kapılar: Mutfak kapısının trafiği en aza indirecek biçimde yerleşmiş olması gerekir. Bütün kapı ve dolap kapakları çarpmaları önleyebilecek şekilde yapılmalıdır.
3. Oyun alanı: Çocukların oyun alanları mutfaktan görülebilecek biçimde düzenlenmelidir.
4. Döşeme yüzeyi: Döşeme yüzeyinin ıslak koşullarda kaymayacak biçimde olması sağlanmalıdır.
5. Elektrik donanımı: Düğme ve pirizler güvenlik kurallarına uygun olmalıdır.
6. Yakıt depolama ve çöp tenekesi: Yakıt bidonları ve çöp tenekeleri örtülü ve iyice kapatılmış olmalıdır.
7. Atölye: Atölyeler ve bahçe barakalarının kapılarının kilitlenebilir özellikte olması gerekir.
8. Çocuk oyun alanları: Çocukların güvenli olarak bırakılabilecekleri, çevrelenmiş oyun alanları bulunmalıdır.
9. Su: Su tanklarının ve fıçıların ağızları sıkı ve güvenli olarak kapatılabilmelidir.
10. Ecza dolabı: Ecza dolapları çocukların ulaşamayacağı yükseklikte ve kilitli olmalıdır.
11. Dolaşım:
a) Trabzanlar: Merdivenlerin en azından bir tarafında sürekli trabzan bulunmalıdır. Parmaklıklar arasında 90 mm’den geniş aralıklar engellenmelidir.
b) Tek basamaklar: Tek basamaklar engellenmelidir. Eğer kaçınılmazsa renk farkıyla fark edilmesi sağlanmalıdır.
c) Eşikler: İç kapıların eşikleri takılmayı önleyecek yükseklikte olmalıdır.
d) Döner veya iki yöne açılan kapılar: Döner kapılarda parmakların sıkışmasını engelleyecek şekilde yapılmalıdır. İki yöne açılan kapılar ise karşı yönden gelen kişinin görülmesini sağlayacak şekilde tasarlanmalıdır.
e) Camlı kapılar: Bütünüyle camlı kapılar veya paneller buzlu cam veya koruma kuşakları ile görünür hale getirmelidir. Kullanılan cam aynı zamanda çarpmalara dayanıklı olmalıdır.
f) Açık merdiven boşluğu: Bu tür mimari yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. Eğer mümkün değil ise tırmanmayı engelleyecek şekilde korkuluklar konmalıdır.
12. Balkonlar: Balkon parmaklıkları tırmanmaya engel ve yeterli sağlamlıkta ve kalın olmalıdır. Direklerin arası çocukları ayak ya da başlarının sıkışmasına imkan verecek genişlikte olmamalıdır.
13. Çit ve kapılar: Çit ve kapılar küçük çocukların açmasını ve tırmanmasını önleyecek şekilde yapılmalıdır. Çok alçak çitlerin kolayca görülebilecek biçimde tasarlanması gerekir.
14. Zemin: Döşemelerin kaygan olmayan özellikte olmasına özen gösterilmelidir.
Hamilelikte tarama testlerinizi ihmal etmeyin
Gebelik süresince bebekteki anormallikleri anlamak amacıyla bir takım testler yapılıyor. Bu testler sonucunda bebekteki rahatsızlıklar ortaya çıkarak, daha erken önlem alınabiliyor. Amerikan Hastanesi Kadın Sağlığı Ünitesi Şefi Dr. Bülent Urman gebelik sırasında yapılan testler ile ilgili bilgiler veriyor.
Gebelikte olası kromozom anormalliklerini taramak amacı ile yapılan testler iki grupta incelenebilir. Bunlardan ilki kesin tanıya olanak sağlayan Amniosentez (bebeği çevreleyen amniotik sıvıdan örnek alınması) ve yaşa bağımlı riskte değişme olup olmadığını gösteren Ultrason ve biyokimyasal testlerdir.
Her kadının her yaşta kromozom anomalisi olan bebek doğruma riski vardır. Bu anomalilerin en sık görüleni Down sendromu (Mongolism) olup görülme sıklığı ilerleyen yaşla birlikte artış gösterir. Down sendromu, 21. kromozomun 2 değil de 3 tane (trizomi) olmasından kaynaklanan ve geri zekâlılık ile beraber bazen de diğer vücut anormallikleri ile seyreden bir doğumsal hastalıktır. Down sendromlu bebek taşıma riski 35 yaşından itibaren önemli bir artış gösterir ve amniosentez riskinin (1/200) üzerine çıkar. Bu nedenledir ki bebeğini doğuracağı tarihte 35 yaşından gün almış anne adaylarında klasik olarak amniosentez önerilmektedir. İkiz gebeliği olan anne adaylarında ise Down sendromu riski iki bebek olmasından dolayı matematiksel olarak artmaktadır. İkiz gebeliklerde amniosentez yapılması gereken yaş 31 olarak kabul edilmektedir.
Son yıllarda tarama testlerinin hassasiyetinin artması ve özellikle 11-14. gebelik haftalarında ense cilt kalınlığı ölçümü ve burun kemiğinin olup olmamasına bakılması ile Down sendromlu bebeklerin amniosentez yapmadan tanınması olasılığı artmıştır. Amniosentez yapılma zorunluluğu daha ileri yaşlara kaymış ve hatta her yaş için artık tarama testlerine bakılarak karar verilir hale gelinmiştir. 11-14 hafta tarama testi ve bazı durumlarda 16-18 haftalar arasında yapılan II. Trimester taraması normal çıkan ve ultrasonda Down sendromu ile ilişkilendirilecek herhangi bir belirteç olmayan kadınlarda risk çok azalmış olmakla birlikte sıfır değildir. Bu özelliklere sahip ve 35 yaşının üzerindeki kadınlarda amniosentez yapılmayabilir. Özellikle 38 yaşın altında bu uygulama giderek yaygınlaşmaktadır. Amniosentez yaptırmama kararı anne ve baba adayı tarafından verilmelidir. Hekimler sadece yol gösterici olup mediko-legal (tıbbi-hukuki nedenlerden) olarak amniosentez kararını üstelememektedirler. Amniosentez yapılanlarda sağlıklı bebek kaybı riski, yapılmayanlarda ise Down sendromlu bebek doğurma riski vardır. Bu riskler test riski ile dengelenip hekimleri ile tartıştıktan sonra çift tarafından karar alınmalıdır.
Birinci trimester tarama testi (ikili test veya 11-14 hafta testi):
Bu testin iki kısmı vardır. İlki ultrason ile bebeğin ense cildinin kalınlığının ve boyunun ölçülmesidir. Bu ölçümler vajinal veya karından ultrason ile yapılır. Ultrason ölçümleri sırasında bebeğin burun kemiğine de bakılır. Ölçümlerden 24 saat içinde kanda PAPP-A ve serbest beta-hCG bakılarak Down sendromu riski hesaplanır. Unutulmaması gereken, gebelikte yapılan Down sendromu tarama testlerinin kesin tanı koydurmaktan ziyade yaşa bağımlı riskin artıp artmadığını göstermeleridir. Yaşa bağımlı riskin artması ve amniosentez riskinin üzerine çıkması durumunda amniosentez yapılması mantıklıdır.
İkinci trimester tarama testi (üçlü test veya 16-18 hafta testi): Bu test kanda AFP, hCG, ve estriol ölçümleri ile risk hesaplanması için yapılmaktadır. AFP ayrıca nöral tüp defekti adı verilen omurganın tam kapanmama (spina bifida) durumlarını da tarar. Test öncesinde yapılan bir ultrasonografi ile bebeğin baş ölçümleri yapılarak gebelik yaşından emin olmak gerekir. Test riskinin yaşa bağımlı Down sendromu riskinin üzerine çıktığı durumlarda ve özellikle 1/250’yi geçtiği durumda amniosentez yapılabilir.
Amniosentez:
Bebeği çevreleyen sıvının örneklenmesi işlemidir. 16-18 haftalar arasında yapılır. Erken amniosentez adı verilen ve gebeliğin 12-14. haftaları arasında yapılan işlem ise daha yüksek bebek kayıp oranları ile seyrettiği için pek tercih edilmemektedir. Amniosentez işlemi anestezi verilmeden yapılan oldukça basit bir işlemdir. Önce ultrason ile bebeğin ve plasentanın yeri belirlenir. Daha sonra ultrason gözlemi altında ince bir iğne ile bebek ve plasentadan uzak bir sıvı cebine girilerek yaklaşık 20cc amnion sıvısı alınır. Plasentanın ön duvarda olduğu durumlarda plasentadan geçmek kaçınılmaz olabilir. Bunun bebek kaybını artırdığına dair herhangi bir kanıt yoktur. İğnenin geçtiği yerden gebelik kesesi içine bir miktar kanama olması normaldir. Bu kanama kendiliğinden durur. İşlem sonrasında hafif kramplar olabilir. Bunlar genellikle kısa sürelidir. Nadiren amnion sıvısı kaçağına bağlı hafif akıntı da olabilir. İşlem sonrasında 24 saat boyunca aktiviteden kaçınılmalıdır.
Amniosentez sıvısının genetik incelemesi:
Alınan sıvı genetik laboratuarına gönderilir. Genetik incelemenin iki kısmı vardır. İlk önce en sık görülen kromozom anomalilerini (21,18,13,X,Y) taramak amacı ile FISH testi yapılır. FISH testi %95 oranında güvenilir olup sonuçları 48-72 saat içinde çıkar. Tüm kromozom kuruluşunu gösteren karyotip tayini sonuçları ise 2-3 hafta içinde çıkar ve %100 güvenilirdir.
Amniosentez sonucu anormal ise ne yapılmalı?
Sonuç kromozom anomalili bir bebeği gösteriyorsa genellikle düşük yoluna gidilir. Nadiren Down sendromlu bir bebeği taşımak ve doğurmak isteyen anne adayları da çıkmaktadır. Ancak genelde gebeliğin sonlandırılması istenmektedir.
KadınMAG
Tatil yapayım derken sağlığınızdan olmayın
Yaz tatili yaklaşıyor. Anne adayları şimdiden tatile gidip gitmeme konusunda kararsız. Amerikan Hastanesi Kadın Sağlığı Ünitesi’nden Dr. Alper Mumcu, tatil planı yapan anne adaylarının dikkat etmesi gereken noktaları şu şekilde özetliyor:
Tatil planı yaparken anne adayının sağlığında dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir? (Kimlere önerilmez ya da tatil şarttır?)
Genel olarak tatilin mutlaka önerildiği ya da önerilmediği durumlar yok ancak gebeliğin gidişatına göre bazı öneriler olabilir. Örneğin gebeliğin erken dönemlerinde kanama ve düşük riski bulunanlarda seyahat etmek sakıncalıdır. Böyle bir durumda kanamanın şiddetine göre ev istirahatinden kesin yatak istirahatine kadar değişen önlemler gerekli olabilir. İleriki dönemlerde ise suyun gelmesi, kanama olması, erken doğum kasılmalarının varlığı gibi durumlarda da seyahat etmek kesinlikle sakıncalıdır. Tatil planı yapılırken öncelikle tarihler önceden belirlenmeli ve konu ile ilgili olarak gebeliği takip eden doktor ile görüşülerek onayı alınmalıdır. Genel olarak çok zorunlu olmadıkça son üç ay içinde tatile çıkmamak daha uygundur.
Seçilen tatil mekanının özellikleri nasıl olmalıdır?
Bu konuda kesin bir şey olmamakla birlikte genelde temiz, mutfağı güvenilir ve odalarda havalandırma tertibatı iyi olan tesislerin tercih edilmesinde yarar vardır. Öte yandan tesiste kısa sürede ulaşılabilecek bir doktor ve yakın çevrede gerekli donanıma ve personele sahip bir hastane olması avantajlıdır.
Deniz ve güneşin anne adayına yarar ve zararları nelerdir? (Hangi saatlerde güneşlenilmeli, denize girilmeli, sağlık açısından etkileri vs…)
Gebelik sırasında yüzme sporu yaparken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var. Bunların en başında temizliğinden emin olunmayan sulara girmemek geliyor. Bu nedenle çok fazla kişinin kullandığı havuzlar yerine denizi tercih etmekte fayda var. Gebelik öncesinde düzenli olarak yüzen kadınlar, daha önceki programlarına devam edebilirler. Ancak gebe kaldıktan sonra ilk kez denize girecekler biraz daha dikkatli olmak zorunda.
Öncelikle suya girmeden önce vücudu ısıtmak, yavaş yüzmek ve dozu yavaş yavaş artırmak gerekiyor. Gebeliğinin ilk 3 ayında bulunanlar için günde 20 dakika yüzmek yeterli. Yine bu dönemde sabah erken saatlerde yüzmek gebeliğe bağlı bulantı ve kusmaları azaltıyor ve günün geri kalan kısmının daha rahat geçirilmesine yardımcı oluyor. İkinci 3 aylık dönemde ise su eklem ve bağları destekleyerek bel ve sırt ağrılarının azalmasına yardımcı oluyor. Bu dönemde daha önceki yüzme alışkanlıkları aynen devam edebilir. Son dönemlerde ise yüzmeye devam etmekte herhangi bir sakınca yok.
Karada yapılan kültür fizik hareketleri suda da yapılabilir. Bunun avantajı terlemeyi ve aşırı ısınmayı engellemesidir. Kültür fizik hareketleri yaparken suyun meme başı hizasında olması en uygun derinlik.
Tabii bu kural yüzerken de geçerli. Özellikle sık sık kramp giren kadınlar boy hizasını geçmeyecek derinliklerde yüzmeli. Olası bir kramp durumunda yardım alabilmek için suya tek başına girmemeye de özen gösterilmeli.
Cilt hastalıkları uzmanları hamile olun/olmayın güneşte ya da yapay olarak bronzlaşmanın sağlık açısından zararlı sonuçları olabileceği konusunda hem fikirdirler. Bronzlaşmak cildinizin ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerine karşı kendisini korumak için gerçekleştirdiği bir cevaptır. Eldeki bilimsel veriler ultraviyole ışınlarına uzun süre maruz kalmanın yaşlanmanın etkilerini artırmasının yanı sıra malign melanoma adı verilen bir tür cilt kanserinin gelişimini de hızlandırdığını göstermektedir.
Pek çok hamile kadının cildi hamilelik sırasında daha hassastır ve güneş yanığına karşı daha korunmasızdır. Hamilelik sırasında derinin rengini veren melanini salgılayan hücreleri etkileyen melonosit stimüle edici hormon düzeyleri yükselir. Bu durum hamile kadını aşırı pigmentasyona karşı duyarlı hale getirir. Eğer yüzünüzde cholasma adı verilen gebelik maskesi oluşmuşsa yani düzensiz ve koyu renk değişiklikleri görülüyorsa bu durumda siz de güneş ışınlarına ve ultraviyoleye karşı aşırı duyarlısınız demektir. Bu durumda cildiniz güneş ışınlarına her zamankinden daha fazla ve daha şiddetli cevap verecektir. Bununla birlikte güneş altında uzun süre geçirmeniz hem vücut sıcaklığınızın aşırı artmasına hem de vücudunuzdaki suyun azalmasına (dehidratasyon) neden olabilir. Her iki durum da gebeliğiniz açısından olumsuz etkiler yaratabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı hamileyken uzun süre güneş altında kalmanız önerilmez.
İdeal olan sabah erken ve akşam üzeri geç saatlerde denize ya da havuza girmektir.
Mayo ve güneş koruyucu seçimi nasıl olmalıdır?
Hamile kadınların direkt güneş altında kalmaları önerilmez. Mutlaka gölgede ve tercihen üzerilerinde t-shirt ile dinlenmeleri daha uygundur.
Yüksek koruma faktörlü kremler kullanılmalıdır. Yaz aylarında ve özellikle plajda su kaybı her zamankinden fazla olacağından sıvı alımına azami dikkat göstermek gereklidir. Vücudu fazla sıkmayan, gebeler için tasarlanmış mayoları kullanmak gerekiyor.
KadınMAG
Video: Ağrısız tamponsuz burun estetiği
“Haydi kızlar çalışmaya!”
Yazan: İş Kadını: Buse Çatalbaş 17 Nisan 2009
Kategori: Güncel, Yaşam
Kırıstin diyor makyaj takımım, falan marka elbiselerim, son model cep telefonum istesem de olmadı…
Şallı Ebru gibi pilates topu ile bütünleşeyim istedim olmadı…
Solaryumda yanayım, yakışıklı birini bulayım dedim o da olmadı…
Ruhumu kurban mı edeyim, istiyorlar diye kara çarşaflara mı bürüneyim…
Bir kadın olarak kendi ayakları üzerinde dipçik gibi duran olmayı seçtim.
Gerekirse bu uğurda kimseyle fikir birliğine varmamayı, toplumdaki yazılı olmayan bütün anlaşmalara uymaktansa, ters düşmeyi hep göze aldım.
Bunun adı “savaş” ise zırhımı takınmayı ve o meydan savaşının tam ortasında olmayı tercih ettim.
Kadın olmanın bir “kusur” olarak algılandığı bir toplumda, bir adım öne çıkmayı hedef olarak belirledim.
Varsın iyi kızlar cennete gitsin!
Varsın ben dışlanan olayım…
Yeter ki başkası olmayıp, hep kendim olayım.
Ne de olsa böyle daha güzel değil miyim?!
Hiçbir kalıba kendimi uygun görmedim. Bir doğru çizdim sıfır noktasından ve tam da o doğrunun doğrultusundayım…
Marjinallik mi bu yaptığım yoksa feminstliğim? Şeklinde algılayanlara güler, geçerim…
Bu yaşam benimse eğer gerekeni yapmalı ve kendi kaderimi kimseye emanet etmeden kendim belirlemeliyim…
Doğrularımız olduğu gibi yanlışlarımız da olacaktır haliyle.
Hem doğru kime ve neye göre doğrudur ki?!
Önyargılar hep set çekecektir önümüze,
Hep ön koşullar madde madde dökülecektir beyaz kağıtlara…
Yapamazsın, edemezsin sen kadınsın diyecektir dostlarımızın çoğu
Kimse el vermeyecektir başarman için
Sen gene de tıka kulaklarını ve duymazdan gel bütün olumsuz konuşmaları…
Ön yargıları, cehaleti ve tüm çirkinlikleri tarihe gömüp,
Hatıra defterlerimizde kalplerimiz kadar tertemiz sayfalar açmaya..:
Kim demiş iş dünyasında “var” olmak erkeklere mahsus diye?!
Madem ki kurallar bozulmak için o halde bu yazgıyı bozalım!
Göz göze diş dişe kadın olarak “Haydi kızlar çalışmaya!”
Buse Çatalbaş
Genç kızların sinsi düşmanı: Göz migreni
Yeditepe Üniversitesi Göz Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. M. Levent Alimgil Migren’in gözde de görülebileceğini söylüyor. Çok sık rastlanan migrenin gözde de belirti vereceğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Göz Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. M. Levent Alimgil, “Hatta göz migreni diye bir rahatsızlık vardır. Bu hastalığı olan kişilerin koruyucu tedavi görmeleri gerekir” diyor.
Göz migreni nedir?
En sık görülen baş ağrısı nedenlerinden biri olan migren gözde bazı belirtiler verebilir, hatta göz migreni diye tanımlanan özel bir şekli de vardır.
Göz migreni kimlerde görülür?
Göz migreni genellikle genç bayanlarda görülür.
Belirtileri nelerdir?
Migren ağrısı öncesinde veya başlangıcında hastalar gözlerinin önünde ışıklı çizgilenmeler, ışık çakmaları farkedebilirler. Hatta bazen bunları farkettiklerinde migren atağının geleceğini anlarlar. Bu belirtiler 10–15 dakika sürebilir. Bunun temel nedeni beyin damarlarında ortaya çıkan daralmadır.
Hastalarda baş ağrısı olmaksızın da bu belirtiler ortaya çıkabilir. Bazı göz migreni hastalarında ise yarım baş ağrısı ile aynı tarafta bir saatten az süren geçici ve tek taraflı görme kaybı oluşabilir. Çok daha nadir durumlarda gözün retina tabakasında kalıcı hasar oluşarak kalıcı görme kaybına sebep olabilir. Bu yüzden göz migreni olan hastaların mutlaka koruyucu tedavi görmeleri gereklidir.
Göz migreninin bir diğer bulgusu ise göz kaslarında ortaya çıkan geçici felçlerdir. Bu durumda şaşılık, göz kapağı düşüklüğü, göz bebeğinde büyüklük değişiklikleri gibi belirtiler görülebilir.
Diğer göz hastalıklarının migrenle ilişkisi nasıldır?
Migren göz ilişkisinin bir yönü ise normal basınçlı glokom diye adlandırdığımız bir hastalıktır. Glokom göz içi basıncının yüksekliğine bağlı olarak görme sinirinde ve görme alanında hasar ortaya çıkması ile karakterize bir hastalıktır. Normal basınçlı glokomda ise aynı hasar göz içi basıncı hiç yükselmeden ortaya çıkar. Bu hastalığın en önemli risk faktörleri arasında görme sinirinin beslenmesini bozan damarsal hastalıklar vardır. Düşük sistemik kan basıncı, vazospastik hastalıklar diye adlandırdığımız damar büzüşmesi ile karşımıza çıkan hastalıklar ve migren bu risk faktörleri arasındadır. Normal basınçlı glokom hastalarında görme sinirindeki hasarı durdurmak için bu risk faktörlerinin araştırılması ve tedavisi gerekir. Migren açısından tedavinin düzenlenmesi nörolog meslektaşlarımız tarafından yapıldığı için bu hastaların mutlak nörolojik konsültasyondan geçmeleri sağlanmalıdır.
KadınMAG


Arşiv: Nisan 2009

