Kadin sagligi, kadin ve saglik, Makyaj, Guzellik bakim, eglence, cocuk bebek, aile ev dekorasyon, kadinmag.com

Küpelerin sırrı ya da alafrangalaştıramadıklarımız

Yazan: admin 29 Ağustos 2009  
Kategori: Alışveriş

alafarngalastiramadiklarimiz250Eveeeeet!

Ramazan geldiii….

Esnaf genel olarak kapısının önünde oturuyor.

Kimi iftarı bekliyor..Kimi çaycı erken kapattı diye sayıklıyor.

Kadınlar alışverişten vazgeçiyorlar mı..ıııı???
Tabii ki hayır!

Bir iki gün dayanabildiler sora ellerde torbalar…

Geçen gün Amerikalı arkadaşını gezdiren bir hanımefendinin yolu dükkanımıza düştü. Modern, çağdaş, araştırmacı ruhlu iki hanım  ‘oo, enteresan, çok coool, süper’ kelimelerini sık sık nüks ederek kıyafetlere daldılar.

Ben mektup arkadaşı olduklarını düşündüm.  Hani eskiden çok vardı:
Okuldayken mektup yazılır,  buradaki hayat anlatılır, gündelik bir şeyler, birkaç resim gönderilir vs.
Karşıdan da mektup gelince ailecek okunur  ya da  okula götürülüp kızın ya da oğlanın resmi afişe edilerek ne kadar ‘international’ olduğun beyan edilirdi.
Neyse efendim,  yarı İngilizce yarı Türkçe geçen konuşmalar esnasında Türkiş hanım bir pantolon beğendi arkadaşı için.
Tüllü, biraz egzotik değişik bir şey.
‘Ooo’ eşliğindeki hayran bakışlardan sonra Amerikalı misafirimiz pantolonu denedi vee  dikiş hatası olup olmadığı belli olmayan yeri arkadaşına gösterdi.
Tabii ki bizim akılcı, eleştirel ve araştırma ruhuna sahip hanımefendimiz bu dikişin hata mı yoksa bilerek mi böyle yapılmış olabileceği üzerine kafa yormaya ve bendenizi de sıkmaya başladı.

Bu gibi el dokumlarında olabilecek aksaklıklar nedeniyle normal fiyatının neredeyse yarısına sattığımız pantolonun dili olsa da konuşsa!

Bunu ne kadar anlattımsa da inandıramadım.

Sora beni ekarte edip ben yokmuşum gibi bir diğer arkadaşımıza
- Pardon siz burada mı çalışıyorsunuz acaba? diyerek ona sardı
Şimdi
İki kadının alışverişe çıkmasının ne kadar tehlikeli boyutlara varabileceğimi sanırım daha önce söylemiştim .

Lakin bir de “yüksek” medeniyetten bir zatı alim varsa yanınızda  -kadınlar- lütfen komplike hareketlere girmeyelim.

Yahu bunlar da insan!

İnanın Amerikalı bu kadar üzerinde durmadı konunun.

Ben, her ne kadar bu hata mı değil mi bilmiyoruz fiyatını o yüzden düşürdük dediysem de başçavuşun eşeği muamelesi gördüm.
Hem de kabaca..

Pekiii…

Sonra ne mi oldu?

Doğunun sırrına vakıf oluverdiler az sonra
Amerikalı hatun bir şal denerken küpesinin tekini düşürüverdi tahtaların arasına.
Ve
Küpe sır oldu!
Kimse bulamadı.
Değerli miydi gümüş falan mıydı diye soran arkadaşımıza da bizim hanımefendi “ne önemi var manevi değeri de olabilir”  deyiverdi!

Tekrar arayıp soracakmış bulunup bulunmadığını.
Bence küpe kendini yok etti.
Bu kadar gereksiz konuşmaları yakından duymaya  o bile katlanamadı diye geçirdim içimden.
Neyse efendim Elif Şafak ‘ın Aşk’ı bütün yaz elden ele dolaştı.
Yaz da bitti nerdeyse…
Oradan bir iki çift güzel söz kotarayım isterdim ama egzotik doğu kıyafetleri satan bir mağazada çalışıyor olmam bazen huysuz yanlarımızı da yazmama vesile oluyor.

Akşam üstü sokağın saygıdeğer delisi, dükkanın önünde duran mankenin elini öpüp bayramını kutladı.
Ne diyeyim;
Küpe bulunur inşallah!

‘Tom Cruse’un filmi gülünç, benimki en iyisi’

Yazan: admin 22 Ağustos 2009  
Kategori: Kültür Sanat

brad-pittBrad Pitt, 2. Dünya Savaşı’nı konu alan ve kendisinin de rol aldığı ‘Soysuzlar Çetesi’nin bu alandaki en başarılı film olduğunu, Tom Cruıse’un oynadığı aynı türdeki ‘Valkyrie’ni ise ”gülünç” bulduğunu söyledi.

Ünlü yönetmen Quentin Tarantino’nun kamera arkasına geçtiği İkinci Dünya Savaşı filminde rol alan Brad Pitt, sinema dünyasının bir başka tanınmış ismi Tom Cruise’un aynı konudaki filmini eleştirdi.

Pitt, Tom Cruise’un rol aldığı ”Valkyrie” isimli filmi ”gülünç” bulduğunu söyledi.

People dergisinde yer alan habere göre, Alman ”Stern” dergisine konuşan Brad Pitt, Tarantino’nun yönettiği ve kendisinin de başrolünü üstlendiği ‘Soysuzlar Çetesi’ adlı filmi değerlendirdi.

İkinci Dünya Savaşı döneminin, sinema dünyası açısından önemli bir konu olduğuna işaret eden Pitt, ”İkinci Dünya Savaşı daha pek çok hikaye çıkarır ve filmlere konu olabilir. Ancak bence Quentin Tarantino, bu konuya noktayı koydu” dedi.

Filmin bu türde söylenebilecek her şeyin söylendiği başarılı bir yapım olduğunu vurgulayan Pitt, filmin her türlü sembolü yıktığını belirtti. Ünlü aktör Pitt, ”Yapılacak iş bitmiştir; işte hikayenin sonu” sözleriyle rol aldığı filmi övdü.

‘KIYASLAMA BİLE KABUL ETMİYORUM’
Tom Cruise’un rol aldığı 2008 yapımı ”Valkyrie” filmine ilişkin yorumu da sorulan Pitt, iki film arasında kıyaslama kabul edemeyeceğini söyledi. Pitt, ”Valkyrie” isimli yapımla ilgili, ”Bu, çok gülünç bir filmdi” dedi.

Quentin Tarantino’nun yönettiği, Brad Pitt, Samuel L. Jackson, Diane Kruger, Melanie Laurent, Christoph Waltz, Eli Roth, Mike Myers ve B.J. Novak’ın rol aldığı ”Inglourious Basterds” isimli filmin senaryosu da Tarantino imzasını taşıyor.
AA

“Kabullen ya da Değiştir”

Yazan: admin 22 Ağustos 2009  
Kategori: Moda

bahar_korcan_istanbul_fashion_daysBu sene ilki gerçekleştirilen ve moda dünyasının merakla beklediği İstanbul Fashion Days’de Bahar Korçan, 2010 Yaz Koleksiyonu’nu sunuyor.

Her koleksiyonunu bir felsefe üzerine oluşturan ünlü modacı Bahar Korçan, 28 Ağustos Cuma akşamı tanıtacağı 2010 Yaz tasarımlarının konseptini “Kabullen ya da Değiştir” olarak belirledi. Bahar Korçan yeni tasarımlarında; bireyleri baskı altında bırakan toplumsal ve dinsel tabuları ve bunlardan dolayı üstümüze yüklenenleri anlatıyor. Bireyler bu kısıtlamaları ya olduğu gibi kabul ediyor ya da kısıtlamaların farkına varıp değiştirme yoluna gidiyor. Korçan’ a göre şimdi uyanma ve farkındalık vakti. Özellikle kadının toplumsal dayatmalara karşı yaşadığı içsel yolculuğun üstünde durulduğu koleksiyonun fotoğraf çekimi geçtiğimiz günlerde ünlü fotoğrafçı Ayten Alpün tarafından Fabrika Stüdyoları’nda yapıldı. Bahar Korçan, tasarımlarının bir bölümünde bu yolculuğu anlatmak için kızı Lâl Korçan’ın çizdiği desenleri de kullandı. Bahar Korçan ve Lâl Korçan’ın tasarımları için Anteks Tekstil’in ürettiği kumaşlar kullanıldı. Defile için Bahar Korçan tarafından çizilen ayakkabılar İnci Deri tarafından üretildi. Defilenin konseptine özel şarkıları ise Bahar Korçan’ın diğer defilelerinde olduğu gibi yine Los Angeles’ta yaşayan besteci Rahman Altın besteledi.

İstanbul Fashion Days’de ilk kez moda takipçilerinin karşısına çıkacak olan bu koleksiyondaki bir başka ilk de Bahar Korçan tarafından tasarlanan ve Jasabi tarafından uygulanan mücevher koleksiyonu olacak. Bahar Korçan’ın mücevher tasarımları ilk kez İstanbul Fashion Days’de sunulacak.

KadınMAG

Ramazanda nasıl beslenmeliyiz?

Yazan: admin 22 Ağustos 2009  
Kategori: Güncel, Sağlık

orucAmerikan Hastanesi Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölüm Şefi Dr. Tahir Haytoğlu Diyabet Hastalarının Ramazan ayında nasıl beslenmesi ile ilgili önerilerini paylaştı.

Diyabet hastaları, ramazan ayı boyunca oruç tutup tutamayacaklarına doktorları ile konuştuktan sonra karar vermelidir. Ramazan ayı boyunca oruç tutmak isteyen kişiler, beslenme ve tedavilerini doktorları ile görüşüp, gerekli düzenlemeleri yapmak suretiyle oruç tutabilir.

Diyabet, ağızdan alınan ilaçlar ya da insülin ile tedavi ediliyor olabilir. Tip 1 diyabeti olan hastalar, insüline bağımlıdır. Bu sebeple bu hastalar için uzun süreli açlık dönemleri, tehlikeli olabilir. Ancak modern insülin analogları ile yoğun insülin tedavisi alan veya insülin pompası kullanan hastaların tedavisi, oruç tutabilecekleri şekilde düzenlenebilir. Hasta ve doktorun bu şekilde kompleks bir tedaviyi üstlenebilecek düzeyde bilgi ve tecrübeye sahip olması, son derece önemlidir.

Tip 2 diyabeti olan hastaların büyük bir kısmı ise insülin kullanımına ihtiyaç duymaz. İstenildiği takdirde, ağızdan alınan ilaçların desteğinde, düzenli bir beslenme programı ile oruç tutulabilir. İnsülin kullanan hastalar ise tip1 diyabet hastalarında olduğu gibi kompleks bir tedaviye ihtiyaç duyabilir.

Diyabet hastalarının oruç tutmasına engel olabilecek unsurlar:

• Hipoglisemi (şeker oranının düşmesi)

• Hiperglisemi (şeker oranının yükselmesi)

Kişinin diyabet kontrolünün derecesi, hastalığın yan etkileri ile şeker kontrolü dışında kullanılan ilaçlar da dikkat edilmesi gereken diğer unsurlardır. Hastalar, şeker ölçümlerini yakından takip ederek, hipoglisemik ataklardan kaçınmalıdır. Hipoglisemi durumunda ise orucun bozulması gerekebilir.

Diyabet tedavisi

Diyabet tedavi edilirken kullanılan ilaçlar, sağlıklı bir insandaki normal fizyolojiyi taklit edecek, altta yatan metabolik problemi azaltacak şekilde üretilen ilaçlardır.

Diyabet için kullanılan ilaçlar:

• İnsülin salgılanmasını artıran

• İnsüline karşı hassasiyeti artırarak çalışan ilaçlar

Özellikle insülin salgılanmasını artıran ilaçların düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır. İnsülin kullanmayan hastaların tedavisine eğer mümkünse insüline karşı hassasiyeti artırarak çalışan ilaçlarla devam edilmesi tercih edilmelidir. Ancak eğer bu tür ilaçlar ile glikoz kontrolü sağlanamıyorsa, kısa süre etkili insülin salgılatan ilaçlar kullanılmalı; uzun etkili insülin salgılatan ilaçlardan kaçınılmalıdır. Ramazan ayında tokluk kan sekerinin kontrol altında tutulması için yiyeceklerdeki karbonhidrat emilimini yavaşlatan ilaçlar kullanılabilir.

İnsülin tedavisinde glargine insulin veya detemir insulin ile bazal insulin ve kısa etkili lispro veya aspart insulinler ile bolus insulin tedavisinin düzenlenmesi, eğer hastanın kompleks tedaviye uyumu mümkün olabilecekse yapılabilir.

Diyabetli hastaların ramazan ayında dikkat etmesi gereken unsurlar:

• Bir diyetisyen yardımıyla detaylı bir beslenme programı uygulamak.

• Sahur ve iftarın yanı sıra gece saat 10-11 arasında alınacak bir ara öğün ile gün içerisindeki öğün sayısını üçe çıkarmak.

• Yiyecek seçiminde; ekmek, hamur işi yiyecekler, pirinç pilavı, makarna, patates ile sekerli yiyecekler gibi basit karbonhidratları kısıtlandırmak.

• Tek seferde büyük porsiyonlar seklinde beslenmek yerine, ölçülü porsiyonları tercih etmek.

KadınMAG

Bebek maması alerjiye neden oluyor!

Yazan: admin 17 Ağustos 2009  
Kategori: Güncel, Sağlık

emzirmeAmerikan Hastanesi Pediatri Bölümü Dr. Özlem Ekiz Yörükalp anne sütü ile beslenen ve iyi büyüyen bebeklerde ek besinlere başlamak için bebek 6. ayına gelene dek beklemek gerekmektedir diyor.

Mama ile beslenen veya anne sütü ile iyi büyüyemeyen bebeklere ise ek besinlere bebek en erken 4 aylıkken başlanabilir. Bu yaştan önce ek besinlere başlamak alerji ve sindirim problemleri gibi ileride ciddi rahatsızlıklar verebilecek hastalıklara sebep olabilmektedir.

Ek gıdalara ne kadar erken geçilirse, alerjik reaksiyon olasılığı da o kadar artmaktadır. Ailede besin alerjisi olması, bebekteki alerjik reaksiyon ihtimalini yükseltmektedir. Reaksiyon; ishal, gaz, şişkinlik gibi sindirim problemleri şeklinde görülebilmektedir. Deride kızarıklık ve döküntü, hırıltılı solunum, bulantı-kusma, karın ağrısı gibi belirtiler de olabilmektedir. Bu tarz reaksiyonlar en çok ilk yılda görülmekte ve çocuk 3 yaşına geldikten sonra giderek azalmaktadır.

Ek besinlere başlamak için bebekte bir takım olgunluk belirtileri aranmaktadır. Bebek ek besinleri, kaşık yardımı ile oturur pozisyonda almalıdır. Bu nedenle bebeğin baş kontrolünü iyi yapabilmesi ve destekli de olsa oturabiliyor olması gerekmektedir. Ayrıca, bebeğin ek besinleri alabilmesi için emerken yaptığı dil ile itme refleksinin kaybolması gerekmektedir. Eğer bebek yedikleriniz ile ilgileniyor ve çiğneme hareketleri yapıyorsa, artık ek besinlere başlama zamanı gelmiş demektir.

Eğer başlangıçta bebek ek besini reddediyorsa; bu durum dil ile itme refleksinin henüz kaybolmamış olmasından kaynaklanıyor anlamına gelebilir. Böyle bir durumda yeniden deneme yapmak gerekebilir. Bebek ek besini ısrarla reddederse, bu durum bebeğin hazır olmadığı anlamını taşıyabilir. Böyle bir durumda ise acele etmeyip, 1-2 hafta sonra tekrar denemeye geçmek gerekmektedir.

Ek besinler kaşık ile verilmeli ve sütten daha yoğun kıvamda olmalıdır. Besinleri biberon ile vermek, hem besinlerin nefes borusuna kaçma riskini arttırmakta; hem de gereğinden fazla miktarda beslenme ile obezite ve sağlıksız beslenme alışkanlığına davetiye çıkarmaktadır. Bebeğin oturarak, kaşıktan azar azar alarak, dinlenerek ve doyduğunda durmayı öğrenerek yemek yemeye alışması gerekmektedir. Bireyin tüm yaşamı boyunca etkili olabilecek sağlıklı beslenme alışkanlıklarının temeli bu dönemde atılmaktadır.

Bebek, kaşıkla beslenirken; bazen bebek kaşıkları bile büyük gelebilmektedir. Bu durumda bebeğe, çay kaşığının yarısı kadar lokmalar verilebilir… Bebeğin tepki göstermediği durumlarda, çok küçük yemek parçaları, elle verilebilir; bu durum, bebeğin yemeği kabul etmesini kolaylaştırabilir… Ek besinlere başlanırken; önce günde 1 öğün ek besin, diğer öğünlerde ise yine anne sütü veya mama verilmelidir. Bu dönemde başlanan besinler süt veya mamanın tamamlayıcısıdır. Miktarlar artana dek, esas besinin süt veya mama olduğu unutulmamalıdır. Bebek, 2-3 günde bir, yeni bir besin ile tanıştırılmalıdır.

Her öğünde yeni bir yiyecek sunmak, bebeği bunaltabildiği gibi alerjik reaksiyon durumunda bebeğin neye karşı reaksiyon geliştirdiğinin anlaşılmasını da güçleştirebilir. Eğer bebek, katı gıdayı reddediyorsa, beslenme önce bebeğe biraz süt, sonra arada az miktarda küçük lokmalar şeklinde katı gıda sonra yine süt verilerek, tamamlanabilir. Bu şekilde besleme, bebeğin ek besinlere alışmasını kolaylaştıracaktır.

Ek besinlere önce muhallebi kıvamında başlanmakta; bebek 7-8 aylık olduğunda daha pütürlü gıdalar verilmektedir. Bu dönemde en sık yapılan hata, tüm yiyecekleri ‘blender’dan geçirip; pütürsüz olarak bebeğe vermektir. Bu kıvama alışan bebeğin pütürlü gıdaları kabul etmesi bazen 3-4 yaşı bulabilmektedir. Oysa en geç 7-8 aylıkken besinlerin pütürlü olarak verilmesi, blender yerine çatal ile ezilmesi gerekmektedir. Ayrıca bebek, 8-9 ay civarında iken; bebeğin elle tutup yiyebileceği gıdaları eline alması ve kemirmesi, bebeğin pütürlü gıdaları almasını kolaylaştırmaktadır.

Meyveleri ‘blender’dan geçirmek veya suyunu vermek yerine; rendede püre kıvamında hazırlamak, hem bebeğin pütürlü gıdalara alışması, hem de posalı yiyecekler ile bağırsaklarının çalıştırılması açısından faydalıdır. Bebeğin katı gıdalara alışmasını kolaylaştırmak için bebeğin eline de kaşık verilebilir. Bebek, başlangıçta ağzını tutturamayabilir ve yemeğin yarıdan fazlası yerlere dökülebilir, fakat bu durum bebeğin eğlenerek, katı gıdalara geçmesini sağlayacak ve alışma sürecini kolaylaştıracaktır.

KadınMAG

Otuz hekimden biri şikayet ediliyor

Yazan: admin 17 Ağustos 2009  
Kategori: Güncel, Sağlık

av_dr_mert_vanSağlık Hukuku, son yıllarda hukukçuların karşısına yeni bir uzmanlık alanı olarak çıkıyor; hasta hakları, hekim sorumlulukları gibi kavramlar daha sık telaffuz ediliyor. Konuyla ilgili olarak Dr. Av. Mert Van hekim ile hasta ilişkisi ve sağlık hukukuna ilişkin bilgi ve tecrübelerini paylaşıyor…


Üç yıl önce sağlık sektöründe hukuksal bilgi ihtiyacının artacağı öngörüsü ile başlattığım sağlık hukuku çalışmalarıma hız kazandırarak devam etmekteyim. Bu güne kadar tarafımdan 1000′e yakın doktora sağlık hukuku eğitimi verilmiştir. Halen sektöründe markalaşmış sağlık kuruluşlarına ekibimle birlikte hukuki danışmanlık hizmeti vermekteyiz. Ayrıca en kısa zamanda baskıya sunulacak “Sağlık Hukuku ve Hasta-Hekim Hakları” isimli bir kitapla da piyasada bulunan sağlık hukuku kitaplarının aksine sağlık hukukuna, hem halkın anlayabileceği hem de hekimlerin bilgilenebileceği bir nitelik kazandırmayı amaçlamaktayım.

Hasta ne umuyor, ne buluyor?
Hastanelerden adliyelere ve ardından basın aracılığıyla kamuoyuna ulaşan, kimi zaman skandal boyutuna varan sağlık hukuku ihtilaflarına her gün bir yenisi eklenmektedir.

Eskiden, özel ve üçüncü kişilerce pek de dikkate değer bulunmayan hasta-hekim ilişkisi, güncel düzenlemelerin de etkisiyle bambaşka bir yapıya bürünmüş ve hemen hepimizin müdahil olduğu bir görünüm kazanmıştır.
Bugün hastalar karşısında hekimlerin yanı sıra işinde uzman sağlık kuruluşları yer almaktadır. Sağlık sektörü bir kamu hizmeti olma kimliğinden yavaş yavaş sıyrılmakta ve rekabetçi yapının hüküm sürdüğü, kar gayesinin “sağlık hakkı” kavramının üstünü örttüğü bir hal almaktadır.

Sağlık hizmetini özelleştirme hedefi ve bunun sonucunda hekim hasta ilişkisinin aldığı kaotik görüntü, hekimle müzakere edecek tıbbi bilgiye sahip olmaması sebebiyle hali hazırda teşhis ve tedavi sürecinin dışında kalan hastayı, hekim karşısında daha da edilgen kılmaktadır.

Türk Sağlık Sistemi’nin işleyişindeki aksaklıklar göz önüne alındığında, bu konuda hekimi suçlayabilmek çok da mümkün görünmemektedir. Hekimlerin iş yükü, çalışma koşullarının ağırlığı ve üstlendikleri stresli ve zor göreve karşılık ellerine geçen düşük ücretler hekimin, hastalıktan ziyade hastaya odaklanmasını ne yazık ki zorlaştırmaktadır.

Hekimin görev tanımı “doğru teşhisi koymak ve doğru tedaviyi uygulamak” olarak yapılıyor. Hekim, hastalığı belirliyor / hastanın şikâyetini dinliyor ve tüm tıbbi bilgi ve tecrübesini de kullanarak o hastalığı yok etmek /şikâyeti gidermek için çaba sarf ediyor.

Bu arada ne yazık ki hasta gözden kaçıyor. Hastalık, hastanın önüne geçiyor ve sonuçta “hasta”ya vakit kalmıyor. Çünkü hekimin muayene etmek, rahatsızlığını anlamak ve tedavi etmek zorunda olduğu onlarca “hastalık sahibi” hala kapısının önünde bekliyor oluyor.

Sağlık sisteminin hali hazırdaki durumu göz önüne alındığında hekimlerden bundan fazlasını beklemenin çok da adil olamayacağı görülüyor.

Ne var ki artık hastanın beklentileri, kendisine sunulabilenin çok daha üstünde. Hasta, anlatmak istiyor, ilgi görmek, aydınlatılmak ve hatta teselli edilmek istiyor. Teşhis ve tedavi sürecinde “bilgilendirilen” olmaktan öteye geçmek, hekimiyle birlikte tüm süreci değerlendirmek, tartışmak, süreç içinde etkin rol almak istiyor.

shhh-nurse_hemsireOtuz hekimden biri şikayet ediliyor
Sağlık Hukuku alanında toplumsal bilinci oluşturmak için yürütülen faaliyetlerin neticesinde hastaların konuya ilişkin bilgileri büyük oranda artmış, dolayısıyla hak arama yetileri de gelişmiş durumda. Son yıllarda tıbbi uygulama hataları nedeniyle hekimler aleyhine açılan dava sayısındaki büyük artış, eminim hepimizce fark ediliyor.

Sağlık hukukundaki değişimler, yeni uygulamalar, Türk Ceza Kanunu’nun yeni düzenlemeleri insan değerini ön plana çıkarmış olmakla beraber, hekimlere ağır sorumluluklar yüklemiştir. Mevcut ihtilafların bir tarafını, hastalar oluştururken, diğer tarafta, yeni yasalar karşısında kendilerini tehdit altında hisseden hekimler yer almaktadır.

Hastaların haklarını arama yönündeki becerileri ile hekimlerin yeni düzenlemeler ile pasifize edilişi eş zamanlı olarak gelişmiş ve hekimler, adeta birer hedef haline gelmişlerdir. Gazeteleri açıp baktığımızda hekimin, toplum tarafından hiç olmadığı kadar çok sorgulanır hale geldiği, mercek altına alınmış olduğu hepimizce fark edilecektir. Hekimler aleyhine başlatılan her hukuki süreç, aleyhe çıkan her mahkeme kararı veya yeni yasal düzenlemeler kamuoyunu, hekimi biraz daha sıkıştırmak konusunda teşvik eder niteliktedir. Nitekim gelinen noktada, ülkemizde görev yapan her 30 hekimden 1′i şikayet edilmektedir.

Hekimin eli kolu bağlı

Şüphe yok ki hekimlik mesleği en ufak hatanın dahi tolere edilemediği ender meslek dallarından biridir. Hekim, mesleğinin sujesi “insan” olduğundan, diğer birçok mesleğin gerektirdiğinden çok daha geniş bir özen yükümlülüğü ile sarmalanmıştır. Hekimin en ufak kusurundan dahi sorumlu tutulması görüşü Yargıtay tarafından da benimsenmekte; vermiş olduğu ilacın yan etkisinden dahi hekimin sorumlu tutulması gerektiğini öngören ve hekim sorumluluğunun sınırlarını giderek genişleten kararlar sık sık medyada yer almaktadır.

Fakat unutulmamalıdır; hekimlik aynı zamanda, yaşam hakkının teminini sağlayan, insan haklarının sağlık alanındaki yansıması olan sağlık hakkının sunumuna vesile olan kutsal bir meslektir.

Geçtiğimiz hafta gazetelere yansıyan, down sendromlu doğan çocuğunun ailesinin hekime karşı açtığı tazminat davasına ilişkin haberde davaya konu hekimin isyanı dikkate değerdir:

“Bu korkularla hekimlik görevimizi yapamayız.”
Ne yazık ki hekimleri mesleklerini yaparken sürekli tedirgin eden, diken üstünde tutan bir noktaya gelmek üzereyiz.

Hekimlere yöneltilen tüm bu suçlayıcı yaklaşımlar, maruz kaldıkları yargılamalar bu kutsal ve bir o kadar da zor mesleğin mensuplarını yıpratmakta, itibarlarını zedelemekte; onları gerçekten sevmeksizin yapılamayacak kadar fazla fedakârlık gerektiren hekimlik mesleğinden soğutmaktadır. Basından izlediğimiz kadarı ile hekimlere yönelen ve büyüyerek yükselen bu yeni sorgulayıcı dalga; hasta yakınları tarafından hekimlere karşı yapılan tehditlere, linç girişimlerine ve hatta cinayetlere kadar varmaktadır.

Oysa hasta - hekim ilişkisinin en önemli unsuru güvendir. Sağlık personeli ve hastalardan oluşan, birbirini tamamlayan bu iki grubun birbirleri için birer tehdit, tehlike unsuru olarak görüldüğü bir manzara son derece üzücü ve toplumun geneli için endişe vericidir.

En iyiye ulaşmak ancak hekim, hasta ve hukukçunun el ele verdiği bir düzenle mümkündür.

KadınMAG

Erkeklerin kadınlardan beklediği 30 şey !

cihantopaloglu_photo-copy
1- Güzel gözler…

2- Güzel göğüsler…

3-Güzel dudaklar…

4-Güzel kalçalar…

5-Güzel bacaklar…

6-Güzel el ve tırnaklar…

7-Güzel ayaklar…

8-Güzel dişler…

9-Evde yalnızken seksi olma ve yıllarca seksi kalabilme…

10-Fantaziler yaratabilme…

11-Güzel ses ve konuşma…

12-Sempatik olma…

13-Çok konuşmama…

14-Konuşurken etrafa bakmama…

15-Yabancı erkeklere bakmama…

16-Yabancı erkeklerle az konuşma…

17-Erkeği can kulağıyla dinleme…

18-Erkeğin fikirlerine saygı duyma…

19-Erkeğin sözünü dinleme…

20-Erkeği eleştirmeme ve asla suçlamama…

21-Erkeğin kusurlarının üzerinde durmama…

22-Erkeğini başkasıyla kıyaslamama…

23-Erkeği affedebilme…

24-Erkeğin annesiyle iyi geçinebilme…

25-Erkeğe iyi yemek yapabilme…

26-Erkeğin başka kızlara bakmasına ve konuşmasına kızmama…

27-Erkeğin başka kızlara bakmasını ve konuşmasını az kıskanma ama bunaltmama…

28-Erkeğin her yaptığını güzel sözlerle övme ,mümkünse pohpohlama…

29-Erkeğinin güçlü olduğunu kabul etme…

30-Erkeğe kendisini adayabilme…

Geçen yazımda ki kadınların erkeklerden beklediği 7 maddelik listeye karşılık erkekler ise kadınlara 30 maddelik bu listeyle karşılık verdiler!

Sizce bu kabarık listeyi kaç kadın karşılayıp erkeğini tam anlamıyla mutlu edebilir? Tabii ki pek az kadın…Bu 30 özelliğe sahip kadın ise emin olun erkeği kendisine uzun vadeli köle yapabilir! Aslında bazı kadınlar listenin sadece ilk 10 maddesiyle bile bir çok erkeği köle haline getirebilmektedirler.Ama bu kısa süreli köleliktir…Uzun vadeli beraberlik için ilk 10 madde yetmez…

Erkeklerin gözünün çoğunlukla dışarda oluşunun,çapkınlıklarının,aldatmalarının ve hatta mutsuzluklarının temelinde ,bu kabarık listeyi tamamla arzusu yatar. Beklentiler arttıkça hayal kırıklıkları da artar doğal olarak…

Çevremizdeki mutlu gibi görünen erkekler ise ya beklentilerini en aza indirmiş erkeklerdir ya da rol yapmaktadırlar…Erkeklerin çoğu kadınlar konusunda maalesef mutsuzdur ve onları mutsuz eden ise aslında hayalini kurdukları bu kabarık listedir!

Kadınların listesinde ise hatırlarsanız sadece 7 madde vardı…

Ne üzücüdür ki erkeklerin çoğu bu kadar az beklentiyi bile karşılamakta zorlanır. Ancak erkeklerden beklentisini minimize edebilen kadın mutlu olabilmektedir veya erkeklerle ilgilenmeyen kadın!

Sonuç olarak amaç mutluluksa hayat felsefeniz şu olsun ; “Ne kadar az beklenti,o kadar çok mutluluk”.

“Mutlu olun,mutlu kalın…”

KadınMAG

Kadınlar evli erkeklerden hoşlanıyormuş!

Yazan: admin 14 Ağustos 2009  
Kategori: evlilik, İlişkiler

evli_ciftBir araştırma, kadınların sevgilisi olan veya evli erkeklerden daha fazla hoşlandığını ortaya koydu. Buna göre, bir ilişkisi olan erkekler daha çekici geliyormuş.

Amerika’da bulunan Oklahoma Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, kadınlar “zor veya elde edilmesi imkansız” erkeklerden daha fazla hoşlanıyor. Uzmanlar buna “Angelina Jolie sendromu” adını verdi.

Erkekler için ise, bir kadının “evli ya da bekar” olması farketmiyor…

Oklahoma Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya yaklaşık 500 kadın katıldı. İki gruba ayrılan kadınlara aynı erkeklerin fotoğrafları verildi. Bir gruba baktıkları fotoğraflardaki erkeklerin evli olduğu, diğerlerine de bekar olduğu söylendi. Araştırmanın sonucuna göre, ortalama bir erkek “bekar” olduğu söylendiğinde kadınların yüzde 60′ı tarafından beğenildi. Ancak bu erkeğin evli olduğu açıklandığında, bu kez kadınların yüzde 90′ı aynı erkeği çekici bulduklarını açıkladı. Uzmanlara göre, kadınların evli erkeklerin peşinde koşmasının nedeni tamamen evrimsel. Buna göre eğer bir erkek bir kadın tarafından “seçilmişse” diğer kadınlar, bu erkekte “bir şey” olduğunu düşünüyor. Bir kadının bir erkeği seçmesi, diğer kadınlardan tarafından “Bu erkek bekarlardan daha değerli” hissi yaratıyor.

Yazarımız Buse Çatalbaş’tan “Çarşaf Açılımı”

Yazan: İş Kadını: Buse Çatalbaş 14 Ağustos 2009  
Kategori: Ana Haber, Güncel, Yaşam

Ninja Kaplumbağalar

Üç kız geçirdik kara çarşaflarımızı üstümüze çıktık Taksim’e.

Aslında dört olacaktık ama diğer kaplumbağa arkadaşımız adada oturduğu için bize dahil olması pek kolay değildi. Biz de mecburen 3 Ninja Kaplumbağa olarak aktık gece alemlerine…

Aslında bu çalışma ile ilgili içimde heves kırıntısı kalmamıştı.

Yolda yürürken “Şimdi çarşafın içinden Ayşe Arman çıkacak” vb. yorumlara maruz kaldım.

Canım sıkıldı, bunaldım.

Oysa büyük bir heyecanla başlamıştım bu yazı dizisine.

Bilmeyenler için hatıralatayım: Çarşafa girip, sokaklarda fink atma projesi bizim projemiz.

Ayşe Arman’ın değil.

Neyse…

Biz işimize bakalım.

3 kız kıkır kıkır İstiklal Caddesi’nde yürümeye başladık.

Herkes şokta!

Ne işi var bu çarşaflı kadınların burada diye fısır fısır konuşuyorlar.

Ne konuştuklarını duymadığımızı zannederek…

Tamam çarşaf giymiş olabiliriz ama sağır değiliz?!

Ne kadar az işitsek de duyabiliyoruz insanların konuşmalarını.

Ayrıca gözlerimizde dışarıda olduğu için bizi görenlerin yaşadığı şoku gayet net görebiliyoruz.

İnsanların o hallerin gördükçe kendimizi yerlere atıp, kahkalarla gülmek geliyor içimizden ama kendimizi tutuyoruz.

En azından tutmaya çalışıyoruz.

Tutamadığımız yerde birbirimizi çimdikliyoruz.

Amma da zormuş bu çarşaf açılımı…

Meğer çarşafın altına kaymasın diye bone takmak gerekiyormuş…

Nerden bilelim. Daha önce çarşafa girmişliğimiz mi var sanki?!

Girmedik ama anlamaya çalışıyoruz.

Modern bir kadının gözünden çarşaflı bir kadını algılamaya çalışıyoruz.

Maalesef herkes bizim gibi değil.

Başkasının yaşamına saygı göstermek yerine “Burası İran mı?” gibi yorumlarda bulunmayı yeğliyorlar.

Elbette Burası İran değil.

İran’dan kasıt aslında Müslüman Arap Devletleri. Fakat İran bir Arap Devleti değil. Arap Devletleri’nde de zaten herkes çarşaflı değil. Örneğin Arap prensesleri…

Benzetme yanlış…

Anlayış yanlış…

Çarşafı savunduğum yok. Sadece insanların birbirlerinin seçimine sayı duyması gerektiğini düşünüyorum.

İnsanlar başka birilerine zarar vermediği müddetçe bence istediğini yapma özgürlüğüne sahip olmalı.

Her neyse…

Biz Çiçek Pasajı’nda dolaştık, Ara Cafe’de yemek yedik.

İnsanlar bakışlarıyla bizi yerken, biz de onlara aldırmadan yemeğimizi yedik.

Bazen de bakışlara dayanamayıp, güldük.

Şaka bir yana çarşaf giymek sabır ve özveri gerektiren bir şey.

Bir kere kulaklarınız duymuyor. Birilerini duyabilmek için kulaklarınızın Mr. Spark’ın kulakları boyutunda olması lazım.

Yazın değil de kışın giyilse aslında sıcak bile tutabilir ama yazın çarşaf giymek gerçekten eziyet verici.

Merdivenden çıkarken ve inerken dikkat etmek gerekiyor. Çarşafın eteklerine basıp, paldır küldür yuvarlanabilirsin.

Şekilsellik bir tarafa İslami açıdan çarşaf aslında zorunlu değil. Neden hala kadınlar bundan haberdar değil benim şaşırdığım konu aslında bu. İslamiyet kanının vücut hatlarını belli etmeyen kıyafetlerin kullanımını öneriyor. Bu tecrübeyi yaşadıktan sonra benim önerim kadınların kendilerini daha rahat hissedebilecekleri kıyafetleri tercih etmesi.

Çarşaf kullanımına gelince…

Mazilerde kalan bir anı olsun.

Hatta zaman zaman giyip, kıyafet baloları organize edelim.

Emin olun gecenin en dikkat çeken ismi siz olacaksınız.

Biz Nişantaşı Scotch’ gidip, denedik.

Ve çok da eğlendik…


Sevgiler,
Buse Çatalbaş

‘Azgın teke’lere altın öğütler

Yazan: admin 12 Ağustos 2009  
Kategori: Yaşam

carla_bruni_nicolas_sarkozy50 yaşından sonra neden böyle olunuyor?
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin kendinden 13 yaş genç Carla Bruni ile evlenmesinin ardından Sarkozy Sendromu adıyla şekil değiştirmiş olarak medyamızda sıkça yer alan, toplumsal bir sorun haline gelen ve hala doğru teşhis konulamayan “Azgın Teke Sendromu” hakkında CİSED’den de bir açıklama geldi.

Fransa cumhurbaşkanı seçimlerinden önce eşi Cecilia Sarkozy’nin bir erkekle el ele fotoğraflarının çıkmasının ardından Nicolas Sarkozy’nin boşanması, hemen sonra imajını yenilemek ve incinen gururunu tamir etmek için yaşadığı iddia edilen aşk masalının ardında Azgın Teke Sendromu’nun olabileceğine de dikkat çeken CİSED Genel Başkanı Dr. A. Cem KEÇE; “Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin kendinden 13 yaş genç Carla Bruni ile evlenmesinin ardından tekrar gündeme gelen ve Sarkozy Sendromu adı verilen durum; aslında Sadettin Duman’ın Azgın Teke Sendromu adını verdiği orta yaş bunalımına yakın bir tanımlamadır.” dedi.

Azgın Teke Sendromu nedir?

Ailede meydana gelen parçalanma, çocukların evlenmesi ya da evden ayrılmış olması, mesleki yaşamın gerilemesi yada emeklilikle birdenbire kesilmesi erkek menopozu olan andropozla aynı döneme denk geldiğini, bunun da var olan sorunları ağırlaştırdığını ve Azgın Teke Sondromu’na yol açabildiğinin altını çizen CİSED Genel Sekreteri Psk. Gülüm Bacanak; “Ortalama 50 yaşından sonra belirginleşen zihinsel fonksiyonlarda düşüş, huysuzluk, kıskançlık ve çapkınlık gibi alışılmamış davranış şekillerinin dikkat çektiği dönem orta yaş krizi olarak adlandırılabilir. Orta yaş krizine giren, cinsel isteğinde yalancı bir artış yaşayan, yemeye içmeye düşen, evini, karısını, işini veya sosyal çevresini terk etmeye teşebbüs eden, kıskançlığı artan, çapkınlık yapan ve keyfine düşkün olan erkeklere halk arasında azgın teke, bu durumun yaşanmasına da Azgın Teke Sendromu denir. Her erkekte görülecek diye bir kural olmasa da, orta ve ileri yaş içinde olan erkekler; yaşamlarını gözden geçirip kendileri için ne yaptıklarını sorgulamaya, genç bir partner aramaya ve kayıplarını fark etmeye başlayabilirler. Bu nedenle azgın tekeler estetik ameliyat, botoks yaptırma, ciltteki lekleri temizletme, yaşlılık belirtileri olan dudak ve alın çevresindeki kırışıklıların düzeltilmesi gibi yollara başvurarak ilişkilerinde kendilerine güvenlerini arttırmaya çalışabilirler. Çok sık yapılan bir başka yanlış da, orta yaş krizine giren erkeğin veya tutkulu bir aşk ya da çok daha fazlasının yaşaması halinde bu sıkıntılı dönemin aşılacağı yanılgısıdır.” dedi.

Yıkılmadım ayaktayım
Evini, kırk yıllık karısını, işini veya sosyal çevresini terk ederek “yıkılmadım ayaktayım” mesajı vermeye çalışan orta yaşlı ve yaşlı erkeklerin sorunlarına doğru tanı koymanın ve doğru yönlendirmenin toplumsal bir görev olduğunun altını çizen CİSED Genel Başkanı Dr. A. Cem KEÇE; “Bu soruna doğru tanı koyamazsak ve doğru çözümler üretemezsek evini terk eden erkeklere; kendine güven duygusunu yitirmiş, bir paçavra gibi bir kenara atılmış hissini yaşayan umutsuz ve mutsuz kadınlar eklenecektir. Çünkü sorun her ne kadar hormonsal gibi algılansa da psikolojiktir. Kişi yaşlandıkça yaşlananın ruhu değil bedeni olduğu ve ruhun gıdasını vermek kaydıyla her yaşın kendine göre güzellikleri olabileceği gerçeğini anlayamaz ise; huzursuzlaşır, kendini kötü hisseder ve anlamsız bir var olma çabası içine girer. Basında daha çok erkekler yer alsa da, ister kadın ister erkek olsun, durum fark etmez ve var olan partnerin ve evin dışında mutluluk aranmaya başlanır. Kısaca hayata renk katamama ve duygusal ihmaller azgın teke sendromuna yol açabilir.” dedi.

Aldatılma Azgın Teke Sendromu’na yol açabiliyor
Orta ve ileri yaş döneminde aldatılan erkeğin imajını yenilemek ve incinen gururunu tamir etmek için azgın teke olabileceğine dikkat çeken CİSED Genel Başkanı Dr. A. Cem KEÇE; “Kariyer anlamında istediği yer ile bulunduğu yer arasında uçurum olduğunu düşünen erkeklerde Azgın Teke Sendromu daha sık görülebilirken aldatılmaya karşı bir direnç veya kabulleneme olarak da karşımıza çıkabilir. Orta yaşına rağmen gerçekleştirmek istediklerini yerine getirememiş olmak, şimdiye kadar istediği her şeyi başarmış ve artık ilgilenecek pek bir şeyi olmadığını düşünmek, partneri tarafından beğenilmemek yada eşi tarafından aldatılma; hayatına egemen olan rutinleri değiştirmeye kalkan bir erkekte Azgın Teke Sendromu’nu tetikleyebilir.” dedi.

Viagra, Levitra gibi ilaçlar Azgın Teke Sendromu’na yol açabiliyor

Erkeklerde yaşlanma ile birlikte yavaş yavaş androjen seviyesindeki düşme meydana geldiğini söyleyen CİSED Genel Sekreteri Psk. Gülüm Bacanak; “Çünkü testosteron seviyesinde 40′lı yaşlarda düşmeye başlar. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de yaşlı erkek popülasyonunun giderek artış göstermesi, androjen düşüklüğü ve buna bağlı gelişen iktidarsızlık viagra ve ondan sonra turuncu güç sloganıyla yeni çıkan levitra gibi ilaçların kullanımını arttırmıştır. Bu durum; evliliğin yaşamı güzelleştiren, huzur ve mutluluk veren yönlerini göremeyen, hormonsal kayıpların yarattığı yavaşlamayı iyi algılayamayan ve oluşan sonuçları sindirecek ruhsal örgütlenmeleri zamanında kuramayan erkeklerin Azgın Teke Sendromu adı altında bundan sonra daha fazla karşımıza çıkacağının bir göstergesidir.” dedi.

CİSED’ten azgın tekelere altın gibi öğütler
Azgın Teke Sendromu yaşayan erkeklere yaşlılığı kabullenmeleri ve bu değişimi olgunlukla karşılamaları önerilerinde bulunan Dr. A. Cem KEÇE;

“Yaşla birlikte görülen fiziksel değişimleri yadsımayın ve bu değişimlere şiddetli direnç göstermeyin. Çevrenize ben hala gencim mesajını vermek zorunluluğu, yaşlanmaya karşı yoğun bir kaygı ve korku duymayın. Doğa, yaşadığınız toplum ve yakın çevrenizle uyum içinde olun. Bu dönemi bir geçiş dönemi olarak değerlendirin ve yaşla birlikte gelen değişimi de hayatın bir parçası olarak algılayın. Çünkü her yaş döneminin kendine has güzel yönleri vardır. Dinç ve sağlıklı bir bedene sahip olabilmek için düzenli egzersizler yapın. Saçlarınızı boyatın, imkanınız varsa saç ektirin, ancak genç kalmayı bir zorunluluk gibi algılamayın. Spor yapın, sigara ve alkol almayın, bazı hobiler gibi çeşitli aktivitelere yönelin.” dedi. Azgın teke olan erkeklerin yakınlarına da tavsiyelerde bulunan Dr. Keçe; “Azgın tekelerin yaşlanınca erkekliklerini kaybetmek gibi bilinçaltı saplantıları olabileceğini unutmayın, bu durumlarını ciddiye alın, sorgulamayın, ayıplamayın. Çünkü bu dönemde duygusallaşmaya başlarlar ve çevrelerindeki kadınlara alıcı gözle bakarlar.

Fütursuzca para harcayabilirler. Fakat ilk şiddetli krizden sonra pişman olurlar. Bu nedenle eşinizdeki değişikliklere duyarsız kalmayın, fikirlerini dinleyin,

iletişiminizi koparmayın, aşırı para harcamasının mantıklı olmadığını ona anlatın. Ona kendini iyi hissetmesini sağlayacak iltifatlarda bulunun. Onu dinleyin ve dertlerini paylaşın ve bu zor günleri birlikte geçirmeye çalışın. Dokunmanın verdiği hazza odaklanmanın tam doyurucu bir sevişme için temel koşul olduğunu, sevişme sırasında kadınla erkek arasında ellerle bedenin öteki bölümlerinin zevk vermek ve zevk almak için uyumlu bir işbirliği içinde olması gerekliliğini aklınızdan çıkarmayın. Son olarak dönüşü olmayan bir yola girmediğinizin altını çizin ve bir cinsel terapiste başvurun.” dedi.

Begüm Çelikkol / HABERTURK.COM

Sonraki sayfa »