Takıntılar hayatınızı kabusa çevirmesin

Ülkemizde doğup büyüyen kadınların en büyük baş belalarından biri de takıntılardır diye düşünüyorum. Zaten kadınların üzerinde büyük baskıların olduğu, kadınların aşırı derecede kısıtlanıp sınırlandığı ülkemiz şartlarında bir de kadınlar takıntılı, aşırı kuralcı, tedirgin ruh halleri nedeniyle kendi kendilerini ve birbirlerini kısıtlamaktalar.

Psikiyatristler takıntıları kişinin günlük yaşamını, iş hayatındaki verimini, kişiler arası ilişkilerini, uyku düzenini vb. etkilemesine bağlı olarak çeşitli başlıklar halinde incelerler. Bu bağlamda en sık karşımıza çıkan takıntılar:

1) Temizlik takıntısı,
2) Kontrol etme takıntısı,
3) Bazı düşüncelerin ısrarla kafaya takılması,
4) Düzenlilik ve simetri takıntısıdır.

Temizlik takıntısı, mikrop kapma endişesiyle birliktedir. Kişi, bazı şeylerin ‘kirli, mikroplu, hastalığa yol açıcı’ şeyler olduğunu düşünür ve zamanının çoğunu hem bunlardan kaçınmaya hem de kaçınmak mümkün olamadığında ‘mükemmel bir şekilde temizlenmeye’ ayırır. Her takıntılı kişinin bir ‘mükemmel temizlik’ anlayışı ve çeşitli temizlik ritüelleri vardır. Bunlar değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif edilemez. Örneğin kişi, ellerin en az 2 kez sabunlanması gerektiğini düşünüyorsa ‘1 kez sabunlamak da yeterli olur’ demeniz onun davranışını değiştirmez, bu konuda düşünmesini bile sağlamaz; sadece sizin ‘yeterince temiz bir insan olmadığınızı, ellerinizi sadece 1 kez sabunlayıp yarı kirli bırakan bir insan olduğunuzu’ düşünmesine yol açar! Bu kişiler hem kendi bireysel temizlikleri hem evlerinin temizliği hem bulundukları tüm ortamların temizliği(örneğin işyerleri) hem de birlikte yaşadıkları kişilerin bireysel temizlikleri konusunda çok titizdirler. Çevrelerindeki insanları temizlikten soğutacak kadar çok baskı yaparlar ve yaptıklarının ‘baskı’ olduğunu asla kabul etmezler. Yapılan temizlik de ancak onların belirledikleri şekilde yapılmalıdır. Genelde temizliğin belli adımları vardır, belli bir düzende yapılmalıdır, bunu da ‘mükemmelen’ ancak kendileri yapabilirler ve kimseye tam olarak güvenmezler. Temizliğe yardımcı çağırmazlar veya çağırırlarsa onu ‘eğiterek’ işin ‘tam onların istediği gibi’ yapılmasını sağlamaya çalışır hatta yardımcıdan daha çok iş yaparak kendilerini helak ederler. ‘Niye böyle yapıyorsun?’ diye soran kişiyle olan ilişkilerine göre ya ‘ne yapayım başka türlüsü içime sinmiyor’ diye veya ‘ne yapayım, bırakayım da ev pis mi kalsın?’ diye cevap verebilirler. İş hayatlarında veya özel hayatlarında stresin arttığı dönemlerde mikrop kapma endişeleri ve/veya temizlik takıntıları daha da artar. Eve giren aile üyelerinin girişte kıyafetlerini çıkararak eve ‘dışarıdan kirli ve mikroplu gelen kıyafetlerle girmemeleri’ konusunda ısrar etmek; sebzeleri defalarca yıkamakla çok zaman harcayıp bir türlü yemeği hazırlayamamak gibi abartılara varabilir. Stres düzeyi düştüğünde takıntılar tam geçmemekle beraber aşırı abartmalar kendiliğinden ortadan kalkabilir. Bazı kişilerde zamanla temizlik takıntısı giderek artıp başkalarının pişirdiğini yiyememe, kapı kolları gibi ‘herkesin elinin değdiği’ yerlere dokunamama, halıda gördüğü bir kiri kafasına takıp uyuyamama ve gece kalkıp halı silme gibi hayatını kısıtlayıcı bir hale dönüşebilir. Çok ileri durumlarda kişi evden çıkmaktan bile kaçınmaya çalışabilir.

Kontrol takıntısına sahip kişi örneğin arabasının kapısını kilitleyip kilitlemediğinden şüphe eder ve sürekli kontrol etme ihtiyacındadır. Bu takıntı tipinde ‘yapma-bozma’ dediğimiz bir savunma mekanizması çok kullanılır. Yani örneğimizdeki kişi arabasının başına gider, uzaktan kumandaya basar, kapıyı tekrar açar ve kapatır. Kapıyı elle yoklayarak kilitli olduğundan emin olur. Fakat gün içinde tekrar aynı şüpheye kapılabilir ve defalarca bu yapma-bozma eylemini tekrar edebilir. Şüphe çok güçlüdür ve kişiyi çok rahatsız eder. Arabanın kapısını ‘aslında’ kilitlemediğini düşündüğü zaman kafasında arabasının çalındığıyla, arabadaki önemli evrakların çalındığıyla ve kendisinin bu durumda işyerinde ve aile üyelerinin arasında düşeceği durumla ilgili korkunç senaryolar yazabilir. Kişi 1 kez kontrol etmekle rahatlıyor ve şüpheleri ortadan kalkıyorsa çok önemli değildir. Fakat genellikle ‘şüphelerini bir türlü giderememe, aynı kontrolleri tekrar tekrar yapma ihtiyacı duyma’ durumu ortaya çıkmaktadır.

Takıntılı düşünceler genellikle kişinin karekter yapısına son derece ters düşüncelerin istememesine rağmen ısrarla aklına gelmesidir, bunlar genellikle cinsel içerikli veya saldırganlıkla ilgili düşüncelerdir; özellikle çok tutucu bir kişinin en olamayacak insanlarla ilgili elinde olmadan kurduğu ve bir türlü kafasından uzaklaştıramadığı cinsel hayaller veya aslında çok çekingen, haksızlığa uğradığında bile fazla tepki veremeyen bir kişinin kurduğu aşırı saldırganlık içeren hayaller gibi… Bu düşünceleri ‘düşünebiliyor’ olmak bile kişiyi dehşete düşürür, kişi bunları unutmak ve başka şeyler düşünmek için uğraşır fakat başaramaz. Benim hekimlik hayatım boyunca özellikle kadınlarda sıklıkla karşılaştığım bir diğer takıntılı düşünme tarzı ise; kişinin bir sözü, bir bakışı bir türlü unutamayıp ‘acaba o kişi bu sözü niye söyledi, bana niye öyle baktı, ne demek istedi?’ sorularını bir türlü kafasından atamamasıdır. Kişi uyuyamaz, iştahı kesilebilir veya atipik olarak aşırı artabilir (sinirimden yiyorum!), başka konularda konuşamaz fakat bir türlü asıl kişiye gidip ‘sen niye bunu söyledin, niye öyle baktın?’ diye soramaz. Başka insanlarla günlerce bunu konuşarak çözüm bulmaya çalışır. Sorun çözülse bile kısa bir süre sonra yine aynı kişiyle veya bu kez başka biriyle ilgili benzer düşünceleri, sıkıntıları olacaktır. Bu kişiler kendilerini ‘çok iyi niyetli, fedakar hassas, ince, kırılgan ve tam da bu nedenlerle çok asil, değerli’ kişiler olarak görür ve karşılarındaki insanları ‘incelikten uzak, düşüncesizce, duyarsızca, özensizce, kaba’ davranmakla suçlarlar. Bu sorunlarını paylaştıkları kişilerden gelen ‘Boşver, takma kafana’ gibi önerilere hiç itibar etmezler; ‘yok canım takmıyorum zaten… de niye öyle baktı, ne demek istedi acaba?’ veya ‘ne yapayım, elimde değil, çok hassasım ben, öyle rahat, dan-dun bir insan olamıyorum’ gibi cevaplar en yaygın alınan cevaplardır. Benzer bir takıntılı tavır da kafada sürekli ‘ya kötü bir şey olursa?’ sorusunun var olmasıdır. Bu kişiler hemen her konuda özellikle de kendi sağlıkları ve ailelerinin sağlığı konusunda çok endişeli, evhamlı kişilerdir. Ama bilhassa bebek sahibi olmaya kalkıştıklarında bu evham tavan yapar! Gebeliklerinin ilk gününden itibaren olabilecekleri araştırıp öğrenmek, en ufak bir şikayetin önemli bir belirti olup olmadığından emin olmak, normal bir durumun kesinlikle normal olduğuna kanaat getirmek için aynı soruları doktora tekrar tekrar sorarlar. Buna rağmen gece yattıklarında kafalarında aynı soru bütün canlılığıyla dönmektedir. Gebeliklerinden ve bebeklerinin yeni doğduğu günlerden hemen hiç keyif alamazlar çünkü sürekli her şeyin yolunda olduğundan emin olmaya çalışmakta fakat her şey yolunda olsa da yaşadıkları gerginliği bir türlü üzerlerinden atamamaktadırlar.

Düzenlilik ve simetri takıntısı, diğerlerine göre daha az görülmekle beraber, başkalarına en fazla müdahale edenler bu takıntıya sahip kişilerdir. Evinize gelip koltukların üzerindeki yastıkları simetrik olarak tekrar düzenleyebilirler, duvarlarınızdaki tabloların veya taktığınız kravatın eğri olduğunu iddia ederek düzeltmekte aşırı ısrarcı olabilirler. Tüm ev düzenli olsa bile sandalyenin üzerine atılmış bir tek kazak onların sizi ve evinizi ‘dayanılamayacak kadar dağınık’ olarak tanımlamasına neden olabilir. Türkiye’de düzenlilik ve simetri takıntısının genellikle temizlik takıntısıyla birlikte görüldüğünü gözlemliyoruz. Hem temizlik hem simetri takıntısının bir arada olması; bu kişilerle birlikte yaşamayı kabusa çevirebilir! Hatta bu kişilerde aynı zamanda takıntılı düşünceler de varsa birlikte yaşamak çok daha zorlaşacaktır. Siz eşinize veya annenize ‘yeter, bu aşırı temizlik ve düzen isteğinden bıktım, kendi evimde her attığım adım stres oluyor bana’ diye bir geri bildirimde bulunursanız, çok büyük olasılıkla ertesi gün onu ‘yaptığı bu kadar fedakarlığa karşı sizin gösterdiğiniz nankörlükten dolayı gece sabaha kadar üzüntüden uyuyamamış, o kadar emek harcayıp sizi mükemmel temizlikte ve düzende bir evde yaşatmasına rağmen teşekkür etmediğiniz gibi bir de şikayet etmenize inanamamış ve bütün bunlardan dolayı hastalanmış’ olarak bulacaksınız! Söylemeye gerek yok; onun yaptığı her şey ‘doğru’ sizin söylediğiniz her söz ‘yanlış’ olarak kabul edilecek ve takıntılar hayatınızın doğal bir parçası olmaya devam edecektir!

Takıntılı kişilerin hemen her konuda ‘mükemmel’i yakalama arzuları vardır. Bazılarında bu çok daha ön plandadır. Onlar neyi ‘mükemmel’ kabul ediyorlarsa tartışmasız ‘mükemmel’ odur ve ondan başkası kabul edilemez! Gidilecek lokantadan çocuğunun gireceği üniversiteye gelin adayının özelliklerinden tatil için seçilecek otele kadar her konuda önceden belirlenmiş ve esnetilemeyecek kalıpları mevcuttur; bunların dışına çıkılması düşünülemez.

Mükemmeliyetçilik, esnek olamamak, katılık, aşırı kuralcılık bu kişilerin ortak özellikleridir. Bazılarının duruşları bile dik, katı görünümdedir; Pazar günleri bile ‘grantuvalet’ giyinip dimdik otururlar. Bazıları ise karşıdan; daha doğal, güler yüzlü, iyi huylu, yumuşak başlı, aileleri için çırpınan, fedakar insanlar gibi görünürler fakat ‘şunu senin dediğin gibi değil de başka türlü yapalım’ dendiğinde derhal katı ve rijit taraflarını ortaya koyarlar. Bahsedilen ayrıntı ne kadar ufak ve önemsiz de olsa kendi seçimlerinin uygulanması için müthiş bir mücadele içine girerler. Küçücük bir ayrıntı için büyük restler çekmekten kaçınmazlar. Herkesin rahatı ve konforu için çalışıyor ve kendilerini ihmal ediyor görüntüsünün altında ulaşabildikleri tüm aile üyelerinin hayatlarını yönetmek ister; onlara yardımcı olmak için çırpınıyor görüntüsünün altında her kararlarında söz sahibi olmaya çalışırlar. Eğer takıntılı ve mükemmeliyetçi bir anneniz ve/veya babanız varsa arkadaşlarınızı, mesleğinizi, eşinizi, işinizi, oturacağınız evinizi, hatta eşyalarınızı kendi özgür iradenizle seçmeniz diye bir şey söz konusu olamaz. Onların istediğinin aksine bir seçim yapmaya kalkmanız aile içinde çok ciddi huzursuzlukların yaşanmasına neden olacaktır ve -şüphesiz- bu huzursuzlukların nedeni asla ‘onlar’ değil ‘siz’ olacaksınız!

Takıntılı ebeveynlerle birlikte büyüyen çocuklar hiç süzmeden ve sorgulamadan ebeveynlerinin takıntılarını ve ‘mükemmel’ tanımlarını alıp hayatlarını bu kurallara göre düzenleyebilir hatta anne-babalarını bile isyan ettirecek kadar ‘çok daha takıntılı’ bir insan haline gelebilirler. Daha içgörü sahibi çocuklar takıntıların sağlıksız ve hayatı kısıtlayıcı olduğunu görüp kendi hayatlarını takıntısız yaşama gayreti gösterebilirler. Yalnız, hayatlarında stresin arttığı bir dönemde birdenbire takıntı(lar) edindikleri görülebilir. Örneğin temizlik takıntısı olan bir annenin kızı; normalde annesinin takıntılarını almamış bir hayat sürerken işinden atılması veya boşanması durumu ortaya çıktığında kendisini her gün halı silerken veya bir tencereyi ‘şartlarken’ hatta ıspanakları çamaşır suyuyla mı temizlesem diye düşünürken bulabilir! Bunların kalıcı olmaması için gayret göstermek gerekebilir çünkü takıntılar çok sinsi ve inanılmayacak kadar ısrarlıdırlar.

Takıntılı insanlar başlangıçta nazik, iyi niyetli, ince düşünceli, çalışkan, her konuda ellerinden gelenin en iyisini yapma gayretinde olan kişilerdir. Bu özellikler nerede ve neden aşırılaşıp kendi ruh sağlıklarını ve insanlar arası ilişkilerini tehdit eden, bozan bir sorunlar yumağı haline gelmektedir? Şu an bu soruya psikiyatrinin verdiği tek ve tam doyurucu bir yanıt yok; bu konuda çeşitli hipotezler var ve araştırmalar sürdürülüyor.

Tedavi konusunda, içgörüsü olan takıntılıların daha şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Takıntılarının kendisi ve etrafındaki insanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin farkına varan kişiler tedavi arayışı içinde olacak, kendisine psikolojik destek önerilmesine ılımlı yaklaşacaklardır. İçgörüsü zayıf olan, kendisini ‘her insanın olması gerektiği gibi temiz, düzenli, ilkeli, ideal insan’ olarak gören takıntılılar, tedavi sözünü duymak dahi istemeyecek; kendilerine ‘takıntı sorunun var’ diyenlere ‘hayır normal olan benim; asıl senin pis, düzensiz, ilkesiz ve aşırı rahat olma sorunun var; benden örnek alman lazım’ diyeceklerdir. Örneğin elinde ‘ter bezi’ ile ‘ay terleyecek, cereyanda kalacak, üşütecek, hasta olacak’ diye çocuğunun peşinde dolaşan bir kadına ‘çocuğu rahat bırak, özgürce oynasın’ derseniz muhtemelen kibirle size bakıp kinayeli bir sesle ‘ay şekerim ben senin gibi rahat olamıyorum işte’ diyecektir. Bu sözde ‘ne kadar ilgisiz, duyarsız, pis ve kötü bir annesin’ vurgusu o kadar bellidir ki kadınların çoğu ‘benim hakkımda böyle düşünmesinler’ diye ortamdaki en takıntılı kadını taklit etmekte, onun izinden gitmektedir.

Ben kendi hekimlik hayatım boyunca sayılan 4 takıntı türünü de en fazla kadınlarda gördüm. Oysa araştırmalar takıntıların erkeklerde daha çok görüldüğünü söylüyor. Yani diyebiliriz ki takıntılar, cinsiyet ayrımı yapmıyor. Benim tavsiyem kadınlar da erkekler de özellikle yakın çevrelerinden gelen geri bildirimlere ve eleştirilere bozulup küserek değil dikkatle dinleyip kulak vererek yaklaşsınlar; eğer size temizlik, mikrop korkusu, kontrol davranışları, düşünme biçimi, düzenlilik konularında aşırıya kaçtığınızla ilgili, mükemmeliyetçi olduğunuzla ilgili eleştiriler gelirse lütfen bir klinik psikoloğa veya psikiyatriste danışın. Durumunuzun normal mi patolojik mi olduğu, tedavi gerekip gerekmediği, gerekiyorsa nasıl bir tedavi gerektiği konusu net olarak ortaya konsun. Takıntılarla kendinizin ve yakınlarınızın hayatını zorlaştırmayın. Mutluluk, mükemmellikten önemlidir.

DOKTOR TAVSİYESİ
DVD: HARRY POTTER ve MELEZ PRENS- J.K ROWLİNG
Harry Potter serisinin 6. kitabı olan Melez Prens’in filmi 15 Temmuz’da tüm dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime girdi. Kitaplar her zaman filmlerden daha derin, daha geniş, daha kapsamlı ve daha düşündürücüdür bence. Filme aktarırken çok uzun ve sıkıcı olmaması için kitabın birçok bölümünü elemek ve bazı şeyleri de değiştirmek gerekir. Dolayısıyla kitaptan, öykünün bir çok önemli öğesinden, karekterlerden, olay örgüsünden fedakarlık etmiş olursunuz. Ayrıca kelimelerin anlatma gücünü görüntülerle vermek bazen gerçekten çok zordur. Buna karşın sinemanın elinde teknolojnin gücü vardır ve bu son Harry Potter filminde bu güç çok başarılı bir şekilde kullanılıyor. Hızlı kamera hareketleri ve görsel efektlerin güzelliği seyircinin adeta kendisini mekanların ve olayların içinde hissetmesini sağlıyor. Daha filmin başında kara büyülerin Londra sokaklarında şimşek hızıyla dolaştığı sahneden itibaren film seyirciyi yakalayıp sürüklüyor. Yönetmen David Yates, kitabı çok güzel harmanlayıp aktaran bir film yaratmış. Özellikle genç oyuncuların doğal oyunları da çok başarılı. Serinin son kitabını okumayanlar, Melez Prens’in finalinde Hogwarts’ın efsanevi müdürü Dumbledore’un büyük bir ihanete uğradığını düşünebilirler. Düğümün gerçek çözümü serinin son kitabı Ölümcül Yadigarlar’da yer alıyor. Aynı ekip Ölümcül Yadigarlar’ın çekimlerine başlamış bile…

Harry Potter tarzı kitaplar, fazla edebi değerleri olmadığı ve ‘kaçış edebiyatı’ olarak nitelenebilecekleri söylenerek küçümseniyor. Kaçış edebiyatı; kişiyi kendi içsel dünyası, insanlar, hayat, yaşanılan ülke ve dünyada olup bitenler hakkında düşündürmeyen, ona yalnızca içi boş hayaller sunarak kısa bir süre hoşça vakit geçirmesini sağlayan kitaplar olarak tanımlanabilir. İnsanların sadece ve sadece kaçış edebiyatı tarzı kitaplar okumasını ben de eleştiriyorum. Fakat zaman zaman insanın kaçmaya da ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Hatta, kitap okuma alışkanlığı edinmiş bir çok insanın, çocukluğunda içinde bulunduğu bazı şartlardan kaçmak ve kendisine özel bir dünya oluşturmak için kaçış edebiyatı tarzı kitaplarla okumaya başladığını ve zamanla edebi değeri yüksek kitapları da keşfederek iyi bir okur olduğunu iddia ediyorum.

Harry Potter serisinin ilk kitabı Felsefe Taşı’ndan 7. ve son kitap olan Ölümcül Yadigarlar’a kadar anlatılan ana öykü; birçok yan öykü ve çok ayrıntılı, hayal ürünü birçok öğeyle birlikte işlenmiş. Üstelik çoğu, yazarın hayal gücünün orijinal ürünleri değil; çeşitli masallar, söylenceler, efsaneler ve mitoloji öykülerinden de bol bol yararlanılmış. Fakat Sezar’ın hakkı Sezar’a; birbirinden farklı anlatılardan alınan öğeler yazarın özgün öyküsüyle çok başarılı bir şekilde bir araya getirilmiş. Sonuçta ortaya ‘modern bir masal’ çıkmış. Benim Harry Potter’da en çekici bulduğum şey, kitapta anlatılanların benim hayatımla hiçbir ilgisinin olmamasıydı! Ben rutin iş hayatının yorgunluğundan, ev işlerinden, her türlü zorunluluktan bunaldığımda Harry Potter beni süpürgesine atıp hayal dünyasına götürdü. Ve beni eve geri getirdiğinde ben daha mutlu, daha neşeli, çevresine daha huzur veren bir insan olmuştum 

Harry Potter serisinin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kazandığı ticari başarı, benzer hikayelerle para kazanmak isteyenlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Televizyonlarımızda önüne gelenin sihir ve büyü yaptığı, dişe dokunur bir konusu olmayan, inanılmaz saçma diziler ortaya çıktı. Ülkemizde çocukların ortalama 6 aylık olup oturmaya başladığında televizyon karşısına oturtulduğu, anne-babaların ve diğer büyüklerin çocukla birlikte TV izleme alışkanlığının olmadığı, çocukların TV karşısında yalnız bırakıldığı, bu şartlarda TV’de izlediklerinin etkisiyle kafalarında birçok yanlış kurgu oluştuğu göz önüne alınırsa ‘bu sihirli-büyülü öykülerin çocuklara zararlı olduğunu’ ileri sürmek mümkün… Öncelikle 2 yaşından küçük çocuklara beyin gelişimi üzerine olumsuz etkilerinden dolayı HİÇ televizyon seyrettirilmemesini önerdiğimizi hatırlatayım. Ardından Harry Potter tarzı kitap ve filmlerin artık gerçek olanla masalsı olanı ayırt etmeyi başaran 9-99 yaş grubuna yönelik olduğunu ekleyeyim. 2-9 yaş arasındaki çocukların izlediklerinin çok titizlikle seçilmesinin gerektiğini, özellikle hayal gücünün yoğun kullanıldığı öyküleri izlerken çocukla birlikte olup onun gerçek olanla hayali olan arasındaki farkı net algılamasını sağlamanın gerekliliğini de vurgulayayım.

Belki de bir kitabın içine girip sözcüklerle ilmek ilmek örülen bir dünyada kaybolmak, anlatılanları kendi hayal gücümün setinde kendi filmimi çeker gibi yaşamak çok mutluluk verici bir şey olduğu için sevdiğim kitapların filmlerini genelde beğenmem. Harry Potter serisinin önceki filmlerini de çok beğenmemiştim. Fakat Melez Prens, şimdiye kadar çekilen en başarılı Harry Potter uyarlaması olmuş. Güzel bir yaz akşamı ya da hafta sonu, çocuğunuzla birlikte Melez Prens’e gidip filmin tadını birlikte çıkarın derim ben. Sonra eve geldiğinizde birlikte kitaplarını da okuyun. Hem siz düş kurmayı tekrar hatırlayın hem de çocuğunuzla bir masalı paylaşmanın zevkini tadın. Harry Potter, her ikiniz için de daha güzel, daha değerli, daha düşündürücü kitaplara giden yolunuzun bir kilometre taşı olsun. İyi seyirler, iyi okumalar…

Dr. Selmin Çetin Doğan / KadınMAG

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.