Bir düğüm daha, hayat nakışına!
Yazan: Yeliz Aras 18 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Yağmurda yürüyorum bir gece vakti… Gece ayazı yüzüme yüzüme vuruyor, henüz mevsim değişmemiş…
Ne zamanki böyle bir rüzgâr geçse tenimden hüzün bulanır karanlıklarıma. İliklerime dokunur da geçer soğuk…
Dalar gözlerim amansız uzun uzadıya uzanan hayal vadilerine. İçimi garip bir korku sarar. Anlamların anlamsızlığını anlarım o an. Küslüğüm başlar kendime, dalar gözlerim görmediklerime. Yalın kalır yağan yağmurun damlalarına karşı coşkum. Kilitlenir uzaklara gözlerim. Karmaşık duyguların yoğrulduğu gel- gitlerle uğraşırım düşlerimi serdiğim derinliklerde. Ellerini uzatır hüzün, alır beni koynuna, umursamaz… Gıdıklar ruhumu ince ince sızılar.
Yağmura karışır hayallerim. Çıkmaz sokaklara dönüşürüm, hep yolun sonunda engellenen. Boğuk, iştahsız mırıltılara karışır seslerim. Damlacıklar buhar olur yüreğimde…
Yollar çamur, yollar sessiz, yollar sensiz, yollar bensizdir. Her adımımda hissediyorum gece ayazını. Üzerimde yalnızlığın paltosu, gam yüklü ağır omuzlarım çekiliyor yere doğru. Ayaklarım sekiyor taşlara çarparak, inadına ıslanıyorum yağmurda. Ruhum okşanıyor serin sularda… Nafile değişmiyor, yollar sessiz, yollar sensiz, yollar bensiz… Toprak kokusu sarmış etrafı. Yeşiller grileşmiş, betonlar yığılmış sağıma soluma, çamur örtmüş bütün günahları…
Yollar bitti. Kuruldum pencereme… Bakıyorum öylece. Sakin, öyle boş, öyle yalın…
Yağmurlarla birlikte ıslak hüzünler damlıyor yüreğime, tutup alıyor beni avucunun içine. Karanlıklara bürünüyor gözlerim, yarattığım kâbusların ortasında kalıyorum. Bir umut dercesine çırpınıyorum dalan gözlerimle.
Birden bir hareket beliriyor ardından. Ayağını burkmuş bir serçe geliyor, konuyor kalbime o an. Ürkek bakışları sarsıyor bir anda. Savunmasız, çaresiz, bir günahın bedeli gibi ağır duruyor. Eş görüyorum kendime onu… O üşüyor, ben üşüyorum.
Hâlâ bekleyişte oracıkta, sabaha dönmeyi bekleyen gece gibi. Aramızda cam var, dokunasım geliyor, dokunamıyorum ona, ama hissediyorum hissettiklerini… Kalbime dokunuyorum, onun kalbini hissediyorum. Kalp atışları ses katıyor karanlığıma. Bir can oluyor, bir umut oluyor ayazıma…
Siyah korkunun hâkimliğinde ıssız bir sokaktan geçişteki ayak seslerinin, kalp atışlarına karıştığı anı yaşıyorum onun kalbinde. İkimizde yalnız, ikimizde ürkek, ikimizde yorgun… Derinliklerimde kalan umut kırıntıları çıkıyor yüzeye, serçenin kanadını çırpışıyla.
Serçenin halinden düşünceler sarıyor beni… Bir umut var yarınlarımıza, parçalanmış olsak da bütün haline dönmeye çalışıyoruz. Kimi zaman savruluyoruz hayat rüzgârlarında, ama her dağılan, savrulan parçamız yerine birini ekliyoruz. Bir düğüm daha atıyoruz hayat nakışına… İnadına!…
O kanat çırpış, bir ümit bir sevinç, bir kıpırtı oluyor hayatıma, o küçük serçe böyle bağlıyken ve tutunma çabasındayken, “Bizler kimler oluyoruz da kopmaya meyilleniyoruz hayattan?” diye geçiyor içimden… Sessizce serçenin çabasını izliyorum. Adım atmak istiyor, belli ki canı yanıyor, alev damlıyor gözlerinden… Pes etmiyor! Yalın ayak bir çığlıkla bastırıyor etraftaki sesleri. Bir iç çekimi kadar kısa kanat çırpışı geliyor kulağıma… Bakıyorum bir çaba, bir direniş, küçük kanatlarında. Yeniyor burukluğu… Yeniyor yağmuru… Yeniyor umutsuzluğu… Bir gayret ve son hareket. Kanat çırpışıyla sevinç katıyor yüreğime. Uçuyor gönlümden serçem gökyüzüne. Kıskanıyorum mücadelesini. Yağmurları aşıp, özgürlüğe karışan iradesini, gecenin ırmağını ardına alıp göğe yükselişini…
Bense bakıyorum ardından, hissiz camlardan, beton barakalardan…
Islaklıkların arkasından sızıyor güneş, yaldızlarını etrafa saçarak… Gece aldı karamsarlıklarını göçtü uzaklara, geriye kaldı ruhsuz bedenlerle dağlanan yüreğim, birde minik serçe hayaline takılan gözlerim…
CIMBIZ: O zaman hemen bir düğüm daha atıyoruz hayat nakışına… İnadına!…
Yeliz Aras
arasyeliz@gmail.com
Kıyamet kehanetleri
Yazan: Betül Yüzüncüyıl Tavlı 17 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
İnsanlık var olalı beri başı kıyamet kehanetlerinden kurtulmamış… Devir ne vakit olursa olsun hep geleceğe dair bir yok oluş senaryosu gizliden gizliye insanları sarmalamış. Yaşım itibarıyla benim favorim de, pek tabii, 2012 kıyameti… Nınını… Nı..nı..nı…
Fısıltı gazetesinden kulağıma çalınan bu senaryoyu ilk kez, birkaç yıl önce duydum. Beni derinden sarstı mı? Sarstı… Sadece sanal âlemde okuduklarımla yetinmeyip, Zecharia Sitchin’in “12. Gezegen” adlı kitabına, en ince ayrıntısına kadar süzüldüm ve işte Nefilim’ler ve Marduk’la tehlikeli yakınlaşmam böyle başladı.
DEV GEZEGEN MARDUK
Söylentinin dayanağı Mayalar; her ne kadar onlar kabul etmese de, Maya takviminin 2012’de sona ermesi, birçok insanı o yıl dünyanın sonunun geleceğini düşünmeye itti. 2012’de tüm gezegenlerin aynı hizaya gelecek olması da soru işaretlerini güçlendiriyordu. Nı..nı..nı…
Ama asıl kaynak Sümerler… Sümer kaynaklarından ilham alan kimi araştırmacılar -ki Sitchin onlardan biri- astronomide çok gelişen, Uranüs, Neptün ve Plüton’u taa o zamanlarda keşfeden bu uygarlığın kaynaklarına dayanarak, varlığı henüz kanıtlanamayan bir gezegene, Marduk’a doğru yol alıyor.
KORKUTAN YIL: 2012
Özetle kehanet şöyle: Marduk, her 3 bin 600 yılda bir güneşin yörüngesine girerek dünyanın yakınından geçiyor. Ama öylesine büyük ve çekim kuvveti öylesine güçlü ki, dünyayı teğet geçip gitmiyor, yeryüzünde şiddetli sarsıntılara neden oluyor. O yaklaşmaya başladığında dünyada depremler kaydediliyor. Yaklaştıkça sarsıntıların şiddeti artıyor. Ve en yakın mesafede dünya beşik gibi sallanıyor. Nı..nı..nı…
Araştırmacılar, 2012’den -yani Maya takviminin sonu- 3 bin 600 yıl geri giderek yeryüzünde neler olduğuna bakıyor ve Nuh Tufanı gibi yeryüzünde uygarlıkları bitiren, nesilleri tüketen facialarla karşılaştıklarını iddia ediyor. Veeee 2012’de de benzer bir felaketle dünyanın yerle bir olacağını…
HEPİMİZ ÖLECEK MİYİZ?
Kehanet bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayır, hayır ölmeyeceğiz… Ama büyük bir kısmımız yok olacak! Kalanlar için de yeni bir hayat başlayacak. Çünkü bu efsanenin izini süren avcılara göre, dünyada her 3 bin 600 yılda bir başlayan dönem -yaşanan felaketlerin ardından yani- aslında aydınlanma devrini tetikliyor. İnsanoğlu kafasına saksı düşmüş misali bir anda hızla yol alıyor, buluşlar peş peşe birbirini kovalıyor, çok gelişmiş bir uygarlık doğuyor… Çünkü…
Çünkü Marduk’un gelişmiş ırkı Nefilimler dünyaya geliyor ve insanoğlunun elinden tutuyor… 2012’deki olası büyük felaketin ardından hâlâ yaşıyorsanız eğer, kimi kâhinlere göre, bambaşka bir boyuta geçeceksiniz: Mesela bilinçaltı iletişim başlayacak, mesela vücudunuz kendi kendini onaracak… mış…
CİVCİVLERİN KARNI TOK!
“Ufak at da civcivler yesin” diyorsanız ben de sizdenim ama, daha diyeceklerim de bitmedi… Daha fenası şu ki; aslında dünyada 3 bin 600 yıl geçtiğinde, güneş sisteminde daha geniş bir daire çizen Marduk, sadece 1 yılı geride bırakmış oluyor. Yani bizden zeki olmalarının yanı sıra, daha uzun yaşayan bir ırk var karşımızda ve aslında onlar her yıl dünyaya bir kez uğruyor! “Uy, çok korkutucu” diyenlere son bir not: Sitchin’in kitabı 1976’da yazdığını söylemiş miydim?!
AĞRI DAĞI’NIN SIRRI
Sitchin 12. Gezegen’de Ağrı Dağı’nı da yazmış: Nefilimlerin dünyaya inişte kullandıkları ana üs olarak… Ona göre dünyaya ilk kez buz çağında, yeryüzündeki madenleri almak için inen bu üstün ırk, ikiz zirveli Ağrı’yı hizalayarak yeryüzüne inmeyi tercih ediyordu. Civarda yaşayanları korkutmak istemem ama durum bu… “Bir Türk dünyaya bedel sözünü” elbirliğiyle değiştirmeyi öneriyorum: “Ey Türk, durma az öteye süzül”!
NUH TUFANI KİMİN ESERİ, TANRI’NIN MI?
Ve tabii Nuh Tufanı… Sabredip de buraya kadar geldiyseniz anlatayım: 12. Gezegen’e göre Nefilimler, yeryüzünde madenlerde çalışsınlar diye yarattıkları insanoğluna bir süre sonra âşık olmaya başlıyor. Bu durum ve dünyayı paylaşma sıkıntısı Nefilimleri ikiye ayırıyor: insanları sevenler, sevmeyenler. İki grup arasında şiddetli çatışmalar çıkıyor. Ve büyük Tanrı, Marduk’un yaklaşıp, dünyayı tekrar yerle bir edebileceğini bile bile tüm Nefilimleri yeryüzünden uzay mekiklerine çekiyor ve kıyameti izlemeye koyuluyor. Ancak Tanrı’lardan biri insanların tamamen yok olacağı fikrine dayanamıyor ve bir insan seçiyor, ona da tüm türlerden birer eş seçmesini emrediyor. Sonra da onları yaptığı denizaltına koyarak dünya yerle bir olurken, denizin altında yaşamalarını sağlıyor. Sitchin’in savı bu… Uçuk mu?

12. Gezegen’de görebileceğiniz resimlerden biri bu… Sümer ve Akkad metinleri tanrıların göklere çıkabildiğini, hatta bunun için bazı araçlar kullanıldığını anlatan bölümlerle dolu. Sitchin hem bu verilere işaret ediyor hem de resimde gördüğünüz heykelin 1934’te bir kazı sırasında bulunduğunu belirterek, bu tanrıçanın aslında bir astronot olduğunu anlatıyor.
Fotoğraflar: Mustafa Alkaç
Herkese sizinki gibi bir isim nerden bulalım sayın Kavaf?
Yazan: Yasemin Saraç 15 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Geçen hafta “eşcinselliğin tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu” yönündeki sözleriyle yurtdışında bile deprem etkisi yarattı Kadın ve aileden sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf…
Psikologlar, uzmanlar yanıt verdiği gibi ABD Kongresi de bir yorum yaptı konuyla ilgili…
Ama bence Kavaf asıl, Meclis’te şiddet gören kadın ve kız çocuklarının korunmasına ilişkin sorulara verdiği yanıtlarla “Bu kadarı da olmaz” dedirtti. En azından bana…
Sorular, boşandıkları eşleri hakkında şiddet gördükleri gerekçesiyle şikâyetçi olan ve yine onlar tarafından öldürülen kadınlarla ilgiliydi.
Birkaç da örnek isim vardı.
E.Y. adlı kadın, boşandığı kocası tarafından ölümle tehdit edildiği gerekçesiyle Usluca Jandarma Karakolu’na başvurmuş. Karakoldan “Evine git, sana bir şey yaptığında polis ve jandarmayı ara” denilerek geri çevrilen E.Y. “Beni öldürecek” dediği eski eşi tarafından öldürülmüştü.
E.’nin neden korunamadığı sorulmuş Kavaf’a…
Kavaf’ın verdiği yanıt “E.Y. ile ilgili yeterli kimlik bilgilerinin olmaması nedeniyle gerekli inceleme yapılamamıştır.”
Yani kadın şikâyete gitmiş ama gittiği merci onun kimlik bilgilerini bile almamış. Düşünüyor insan, acaba ne yapmışlar, kadının sırtını sıvazlayıp göndermekten başka…
Ve bence Kavaf’ın özrü, kabahatinden büyük!
Ama ben en çok Özlem Şahin adlı kadınla ilgili soruya verilen yanıta takıldım.
Polise başvurmasına rağmen yine önlem alınmamış ve Özlem Şahin adlı kadın öldürülmüş.
Peki Özlem Şahin neden korunamamış?
Kavaf’ın yanıtı dehşete düşürüyor:
“Kurumumuz kayıtlarının tetkiki sonucunda Özlem Şahin isminde çok fazla kaydın olması nedeniyle gerekli araştırma yapılamamıştır…”
Mesela şöyle bir konuşma yaşanmış mıdır bu tetkiki yapanlar arasında…
- Yahu Özlem Şahin de ne çok varmış memlekette…
- Hakikatten ya! Şimdi nereden bulacağız şikâyetçi olan hangisi…
- Yaz kızım, “Özlem Şahin adı çok olduğundan araştırılmamasına…”
Ben bütün bunları duyduktan sonra kendi kendime şöyle düşündüm:
Anneler ve babalar. Sakın ola kızınıza, Zeynep, Özlem, Ayşe gibi çok bilinen isimler koymayın.
Yok dayanamadınız, koydunuz. O zaman, onların büyüdüklerinde, Yılmaz, Aydın, Şahin, Kaya vs. gibi çok bulunabilecek soyadı olan kocalarla evlenmelerine zinhar izin vermeyin.
Bu haberleri okuduktan sonra Sema Aliye Kavaf isminden başka biri var mı diye internette küçük bir arama yaptım; çıkmadı.
Yani bu duruma göre, Sema Aliye Kavaf şikâyetçi olsaydı, bu adı taşıyan çok kişi olmadığı için yalnızca “bakılmakla” kalmayacak, araştırma yapılacaktı.
(Hoş kendisi bakan olduğu için zaten öyle bir şikâyet yapacağını düşünmüyoruz. Bu sadece farazi bir örnek.)
Ama adınız Özlem Şahin’se, ‘öldürüleceğim’ diye bas bas bağırsanız bile, Türkiye’de yüzlerce aynı ismi (belki aynı kaderi) taşıyan kadın olduğu için araştırma yapmaya gerek görülmeyecekti!
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Broadway müzikallerinden seçmeler
Yazan: admin 14 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Kültür Sanat
My Fair Lady, Mamma Mia, Evita, 42nd Street, Chicago, Grease, Hello Dolly, Chitty Chitty Bang Bang, The Lion King, Cabaret, Cats…
Geçtiğimiz akşam, Türker İnanoğlu Maslak Show Center’da sahnelenen dünyaca ünlü “Broadway Müzikallerinden Seçmeler” gösterisindeydim. 25 kişiden oluşan Red Hot Broadway grubu; basit hikayeleri popüler şarkı ve coşkulu sahne şovlarıyla süsleyerek, hayranlık uyandıran bir performans sergiledi…
Gözlerimi sahneden ayırmadan izlediğim en hareketli ve doyurucu gösterilerden biriydi diyebilirim. 1960′lı yılların sevilen şarkılarını seslendiren solistlerin başarısı, sempatik tavırları ve koreografi yetenekleri tartışılmazdı… Belli ki “yine” çok iyi hazırlanmışlar. Sahne ve cafcaflı kostümleri de unutmamak gerek tabiki, bir bütün halinde oldukça gözalıcıydı!
Doğrusu; yoğun ve tempolu bir iş gününün ardından böylesine enerjik bir müzikal bütün yorgunluğumu silmeye yetti de arttı bile… Şov boyunca uyuklamak yok!
Seyirciyi de beğendim, evet, gösteri boyunca alkışlarıyla eşlik ederek bir bütünlük oluşturdu. Bu tip etkinliklerde en sevdiğim detaydır, coşkuya coşku katar. Ayrıca; Metin Uca, Hıncal Uluç, Semra Özal gibi tanınmış simaların yanısıra; İstanbul’un seçkin kitlesi de oradaydı. Böyle nitelikli toplulukların daha sık biraraya gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu tarz etkinlikleri daha sık izlemek istiyoruz… Tim Gösteri Merkezi’nin önündeki kalabalıktan da anlaşılacağı üzere artık kimsenin evde oturmaya tahammülü yok!
Unutmadan! Kültür-sanat etkinliklerini yakinen takip edenlere ufak bir hatırlatma: Tadı damağınızda kalacak bu tarihi müzikal 14 Mart’ta son buluyor!
Sevgiler,
Tuğba Aydın
Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun…
Yazan: Yasemin Saraç 08 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Kadını kurtaracak gizli bir formül mü var?
Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü… Farklı farklı kadın kuruluşları dünden beri çeşitli etkinlikler düzenliyorlar dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanında. Dün mesela Konya’da bir grup kadın, ‘şiddet’ araç gereçlerini -ütü, çaydanlık, vs-, önüne dizmiş, şiddeti protesto ediyordu. Bir de temsili tabut vardı; üstüne gelinlik örtülmüş. O da töre cinayetlerine kurban giden isimsiz ve de fotoğrafsız kızları temsilen ortalarında duruyordu.
Çanakkale’de başka bir gösteri vardı. Eğitim- Sen Çanakkale Şubesi Kadın Sekreteri Sevim Kırcı, “Bozulan aile ekonomisi ya da işten atılmalar nedeniyle işsiz kalan erkek, öfkesini kadına yöneltmektedir. İşsizlik ve yoksulluk, kadınları fuhuş sektörünün hedef kitlesi haline getirmektedir” diye haykırıyordu.
Dün İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası da bir rapor açıkladı; “Kadınım, İşsizim, Mutsuzum” adını taşıyan. Rapora göre ülkedeki işsizlerin üçte biri kadın… Kadın ve erkekler arasındaki ücret farklılıkları ise yüzde 27′lere ulaşmış. Yani eşit işi yapan bir erkek ve bir kadın varsa; erkek, sadece ‘cinsiyeti’ nedeniyle kadından yüzde 27 daha fazla ücret alıyor.
Devletteki hesap çarşıya uyacak mı?
Dünkü Akşam’ın manşetini okuyup bütün bunları bir araya getirince bu yazıyı yazmaya karar verdim. “Asiye’yi devlet kurtaracak” başlıklı habere göre Başbakanlık bir genelev projesi hazırlamış. Özel bir heyet, 3 bin hayat kadınıyla yüz yüze görüşecek, “Beni kurtarın” diyene de iş bulup topluma kazandıracakmış. Çok güzel bir girişim… Kimse ‘kötü’ diyemez…. Ancak acaba ‘devletteki’ hesap, çarşıya uyacak mı? Neden mi bu soruyu soruyorum?
Hangi iş kollarında çalıştıracak?
Çünkü zaten işsizler ordusunun üçte biri kadın… Üstelik onların içinde üniversite, hatta iki üniversite mezunları da var. Ve “Kadınlar Günü” konuşmasında bir kadın; “İşsizlik ve yoksulluk, kadınları fuhuş sektörünün hedef kitlesi haline getirmektedir” diyor. Ezcümle, kadınlar işsizlik yüzünden fuhuş sektörünün tehdidi altında… Devlet ise genelevden kurtulmak isteyen kadınlara iş bulmayı taahhüt ediyor. Peki bu kadınlara ne iş bulacak? Hepsinin eline bir örgü şişi verip kazak mı ördürecek? Ya da tekstil atölyesine mi verecek bu kadınları? Hoş onu yaptırsa bile, talep olmadıktan sonra, yapılanlar satılmadıktan sonra neye yarar bu iyi girişim…
Bundan sonraki aşama olarak, genelevden kurtarılan bu kadınların hangi iş kollarında çalıştırılacaklarının açıklanması gerekiyor. İnsanlara boşuna bir umut vermeden önce, altyapıyı hazırlamak gerekiyor.
Bu yazıyla amacım kadınların moralini bozmak değil, sadece bir gerçeğin altını çizmekti. Her şeye rağmen “gününüz” kutlu ve aydın olsun:)
Kadınlar Günü için alternatif yazı:)
Bugün sabaha karşı 82. Oscar ödüllerinin sahipleri açıklandı. Ben bu yazıyı yazarken ödül alanları bilmiyordum. Ama önceki gün Oscarlarla ilgili bir haber gelmişti yazı işlerine. Haber ve haberin ardından gelen tartışmalar çok hoşuma gitti. Onu paylaşmak istedim.
Haber şuydu. “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü alanların yaş ortalaması 44. “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nde ise bu ortalama 36.
Bir iyimser bir kötümser yorum geldi kadınlardan.
Önce kötümser yorum: Her yerde olduğu gibi burada da genç ve güzel kadınlar ‘ödül alıyor’ Yaşlılar ise ödüle layık görülmüyor.’
İyimser yorum: Kadınlar daha genç yaşlarda iyi performans sergileyip ödülü alabiliyor. Erkeklerin o performansa ulaşması içinse çoook zaman gerekiyor:)
Tabii erkekler de yorum yapmadan edemedi: “Erkekler şarap gibi” diye.
Ama şu da bir gerçek ki, erkekler ‘yaşlandığında’ bile genç sevgili yapabiliyor. Şarap misali ya… Olgunu makbul sayılıyor. Arkasından ise “Helal olsun adama” deniliyor. Kadınlarda ise durum tam tersi. Yaşlı bir kadın genç sevgili yaptığında arkasından dalga geçiliyor.
Ve bu kural Hollywood’da da, Oscar’da da aynen böyle işliyor…
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
TANRI VE KÖLE: Bu bir uzaylı yazısıdır!
Yazan: Betül Yüzüncüyıl Tavlı 06 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Annemin okumamı yasakladığı tek kitaptı o… Bir arkadaşı, hayatın kördüğüm olmuş anlamını çözmeye çalışırken, Daniken’in o dönem çok ses getiren kitabı ‘Tanrıların Arabaları’nı okumuş ve inanç sistemi yerle bir olmuştu. Bu önlemez değişiminin annemden bana yansıması, “Bu kitaba asla yaklaşmayacaksın!” şeklinde tezahür etti tabii; Biraz daha büyü, sonra okursun… Ve nedense benim için de -her denilenin tersini yaptığım o dönemde bile- korkulacak bir kitap olmuştu ‘Tanrıların Arabaları”. İşte benim Erich von Daniken yasağım o günlerde başladı.
BAŞROLDE İKİ KLİŞE: KADERİN AĞLARI, HAYATIN TESADÜFLERİ
Sonra kader ağlarını ördü tabii. Kim bilebilirdi ki; o ‘yasaklı’ genç kız büyüyüp, bir televizyon kanalında muhabir olarak çalışmaya başlayacaktı… Ve ‘hayat garip tesadüflerle dolu’ ya: Daniken, Türkiye’ye geldiğinde onunla röportaj yapmaya da onu yollayacaklardı…
“Sen git” dediklerinde içimi garip bir korkunun sardığını itiraf etmeliyim…
Röportaj öncesi sıkı bir hazırlık gerekiyor: Hayat hikâyesini öğrenip, yaptığı son röportajları okumanın yanı sıra, yazdığı kitapları da hatmetmek lazım neredeyse. “Tanrıların Arabaları” mı sadece? “Taş Devri Bildiğiniz Gibi Değildi” ve ‘Sonsuzluğun İşaretleri, Nazca’nın Mesajı’nı da bir çırpıda bitirmiştim. Onunla, dünyada yaşam ve uzaylılar üzerine derin, keyifli bir röportaj yaptığımı itiraf etmeliyim. Haber de bir o kadar izlenir olmuştu… Ama ben anneme Daniken’in benim için imzaladığı kitabı hiç göstermedim…
EVRENİN ARDINDAKİ GÖRKEMLİ RUH
Dünya üzerinde hayatı uzaylıların başlattığını ve insanların gelişimini sağladıklarını savunuyordu Daniken. Taş Devri’nde, mağara duvarlarına çizilen resimlerin anlattığı imkânsızlıklara işaret ediyordu. Peru’daki Nazca düzlüğünün üzerinde uçakla defalarca tur atmış, 1200 kare fotoğraf çekmişti; dünyaya inen uzaylıların pist olarak kullandıkları alanları belgeliyordu. Fotoğraflar inanılmazdı kuşkusuz, onun savları da… Ve şöyle diyordu: “Tanrı’ya küfür mü? Ah saçma! Sonunda yaşam zincirinin bitiminde geriye kalacak olan Evren’in ardındaki görkemli ruhtur. Yani: Tanrı…”
Kim bilir belki de Mayaların tüm itirazlarına rağmen, 2012 felaketine olan ilgimin kaynağı da Daniken’in bıraktığı bu tohumdur. Marduk efsanesi kulaktan kulağa yayılırken, ben de bir kitabın içinde sayfadan sayfaya süzülüyordum: 12. Gezegen.
Kitabın yazarı Zecharia Sitchin, bir Sümerolog… Biraz araştırınca, Daniken’in tüm savlarının kaynağının da aslında o olduğunu anladım. Zira Sitchin, Daniken’in hocasıydı… Daniken her geçen gün popülaritesini artırırken, Sitchin perde arkasında karanlığa gömülmüştü…
YOKSA BİZ Mİ APTALLAŞTIK?
Kitap, “dünyanın göksel atalarının varlığını kanıtlayan şaşırtıcı belgeler” vaat ediyordu, bir zamanlar dünyada yaşamış üstün bir ırkın varlığını gözler önüne sermeyi… Nuh Tufanı’na bambaşka bir bakış açısı kazandırıyordu ve tabii Yunan mitolojisine… Bir çırpıda bitirivermiş, Sitchin’i pek çok noktada inandırıcı bulmuştum. Bazı belgeler aklıma yatmıştı; ne yalan söyleyeyim, ben de Mısır piramitlerinin gizemine kapılıyor, neredeyse Taş Devri vakti mağara duvarlarına uçan yaratıkları hangi aklı evvelin çizdiğini merak ediyor, daha yaprak modası sürerken giyinmekten aciz bu insanların neden madencilik yaptığını anlamıyordum. Şu kesindi, arkada bıraktığımız ırkın içinde, günümüz insanından çok ama çok daha zeki olanlar vardı… Zaman ilerledikçe bazılarımız aptallaştı mı? Bu da bir fikir tabii…
Kitabın sonlarında biraz uçtuğunu kabul etmek gerekiyor, ünlü bilim adamının… Zira insanoğlunun, üstün varlıklar tarafından, dünyadaki madenlerde çalışması için yaratıldığı tezini savunuyordu Sitchin.
Çünkü Marduk’un üstün ırkı dünyaya inip köle gibi çalışmayı kabullenememişti. İsyan çıkınca da tanrılar insanı yaratmakta bulmuştu çözümü. İnsan işçi olarak yaratılmış, bir tanrıçanın karnında şekillenmişti. Bir çeşit taşıyıcı annelik… Ve böylece çocuğu yarı tanrı, yarı insan olmuştu.
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL…
Evet, Sitchin ne kadar uçsa da, insanoğlunun işçi olarak yaratıldığı fikri çok da yabancı gelmiyor bana. Bilakis, hele iş tempomu düşündükçe, özellikle son dönemde, bu fikri kanımın her damlasına işlemiş halde buluyorum. İçimdeki koro Cem Karaca’ya eşlik ediyor:
“Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal, işçisin sen işçi kal…”
Şimdi her maden kazasında, ölüm ocaklarında yitip giden her hayatta, Sitchin’in tezini hatırlıyorum ben. Anlıyorum, kimilerinin neden hep tanrı, kimilerinin de neden hep köle gibi sürdürdüğünü hayatı…
*** “Marduk mu? 2012 felaketi mi? ‘Namannn Tanrım, o da ne ulennn’ mi?”: HAFTAYA!
YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: 2010 yılı Şubat ayında yaşandı. Balıkesir Dursunbey’deki maden ocağında meydana gelen grizu patlamasında 17 işçi yaşamını yitirdi. Aynı ocakta 4 yıl önce de patlama olmuş yine 17 işçi ölmüştü…
Betül Yüzüncüyıl Tavlı
betultavli@gmail.com
Esra Ceyhan’ı nasıl bilirsiniz?
Yazan: Tuğba Aydın 04 Mart 2010
Kategori: Ana Haber
Yıllardır kadın programları kuşağında, farklı kanallarda izleyiciyle buluşuyor…
Geçtiğimiz yıl TRT’ye transfer olmuştu ve bir ekran klasiği haline gelen yayınlarına TRT’de devam ediyordu.
Ta ki; TRT üst yönetimi programı yayından kaldırma kararını alana dek…
Yayından kaldırılma nedenini bilmiyorum, açıkçası çok da merak etmiyorum.
İsabetli bir karar mıdır? Evet, hem de gayet isabetli bir karardır!
Televizyonculuk görsellik işidir, yenilik işidir. Tekdüzeliğe, dinginliğe yer yoktur. İzleyiciyi manyetize edecek yaratıcı projeler sunulmalıdır. Hatta amatörlük duygusuyla yola çıkılmış projelerin daha çok ses getirdiğine tanık oldum. Farklı düşünürseniz, kırmızı ışıkta takılıp kalmazsanız kazanırsınız, aksi halde o kanaldan bu kanala istikrarsız tavırlar sergileyerek kan kaybedersiniz. Sonunda nitelik gitgide düşmeye başlar ve kaçınılmaz şekilde televizyon ekranlarından silinip gidersiniz…
Esra Ceyhan; ilk çıktığı dönemlerde gündemdeki konuları ekrana taşıyarak birbirinden değerli konuklarını programında ağırlıyor, yayınlarını eğitici ve sosyal projelerle de destekleyerek başarılı çalışmalar üretebiliyordu. Elbetteki programın formatına uygun olarak bir izleyici kitlesi vardı. Fakat sanırım son dönemde, birbirinin aynısı yayınlar, doğallıktan uzak ve aslında kendisiyle de çelişen(!) aşırı didaktik tavırları artık herkesi bunaltmaya başladı. “Esra Ceyhan” deyince akıllarda hep aynı resim beliriyor. Umarım, sahip olduğu özelliklerinin tümüne çeşitli revizyonlar uygulayarak etkileyici projelerle karşımıza çıkar ve izleyici tarafından azalan ilgiyi yeniden kazanır.
Tuğba Aydın
tugbaaydin@hotmail.com
Dünya Kadınlar Gününü’zü kutlamıyorum
Yazan: Handan Güner 04 Mart 2010
Kategori: Ana Haber
Dünya kadınlar gününü kutlamıyorum, Sevgililer gününü kutlamadığım gibi…
Yılda bir gün değil her gün kadınım ben, her gün sevgili olduğum gibi…
Hem ne yüzle kutlayacağız ki?
Kutlanacak ne yaptık kendimiz için??
Dünyada, gülmeyen Gül daha kefeni solmadı
Töre cinayetleri, namus cinayetleri son bulmadan kadınlar gününü kutlamak neyimize diye düşünüyorum…
Akşam dayak yiyen kadınlar nasıl kutlayacak kadınlar gününü vücutlarında darp izleri, yüreklerinde burukluk ve kırılmış incinmiş gururları ile?
Devlet değil, biz ne yapmalıyız önce buna karar vermek gerek.
Kadın sığınma evleri maddi destek bulamadıkları için bir, bir kapanıyor..
Kadın köşe yazarları hakaret davaları ile övündüklerini ve milyarlarca tazminat ödediklerini gururla yazıyorlar.
Sorunları hakaret etmeden dile getirseler de o tazminata ödedikleri paraları kadın sığınma evlerine aktarsalar…
Bize, sadece biz, yardım edebiliriz…
Atatürk’ün bize verdiği haklara sahip çıkalım önce, kullanalım haklarımızı ve sonra yeni haklar kazanmak için çaba harcayalım.
Bir gün, 8 mart kutlamaya değer bir gün olur dileği ile…
Sevgiler,
Handan
‘Fotoğrafsız’ çocuklar
Yazan: Yasemin Saraç 01 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Kibritçi Kız masalını hepiniz duymuşsunuzdur… Danimarkalı masal yazarı Hans Christian Andersen’in, 1835 yılında “Çocuk Masalları” kitabında yayımladığı, bir yılbaşı gecesi, elinde satmaya çalıştığı kibritleri yakarak ısınmaya çalışan ve sabah donmuş cesedi bulunan kızın masalı…
Kız satamadığı kibritleri bir bir yakarken rüyaya dalıp kendini olmak istediği yerde görüyordu. Mesela sıcak bir odada ya da güzel yiyeceklerle dolu bir masanın yanında…
Durduk yerde bu masal da nerden çıktı diyeceksiniz, haklısınız… Geçen hafta gazetelere yansıyan ama aralarda küçük kalan bir haber getirdi aklıma… Tokat’ın Turhal ilçesinde mendil satarken Yeşilırmak’a düşüp kaybolan 11 yaşındaki Akın Kaya… Akın, Kesikbaş Köprüsü yanında mendil satarken sepetinden düşen mendilleri almak için eğilmiş, dengesini kaybedince de ırmağa düşüp kaybolmuştu.
***
Akın 4. sınıfa gidiyordu ve 7 kardeşi daha vardı. Babası İstanbul’da çalışıyordu. Düşmeden önceki görüntüleri bulundu sonra… Çevredeki bir güvenlik kamerasına yansıyan… Akın, Kesikbaş köprüsü yakınlarındaki caddede, kolunda sepetiyle geziniyor, bir direğin etrafından dönerek oynuyordu… Büyük ihtimalle o küçük kibritçi kız gibi hayallere dalmıştı…
Hayalinde, annesi, kendisi ve 7 kardeşi güzel bir evde bir aradaydı… Babası yanlarındaydı; gurbet ellerde değil… Akın da mendil satmak zorunda değildi, kardeşleriyle oyunlar oynuyordu.
Ve hayallere o kadar dalmıştı ki, koşturup dururken sepetindeki mendillerden birkaçı dereye düştüğünde aniden uyanıverdi… Onun ve kardeşlerinin bu geceki yemekleri, belki de satacağı mendillere bağlıydı. O mendilleri almak için eğildi. Ama dengesini kaybediverdi ve dereye düştü. Acaba son düşündüğü neydi…
Akın’ın bir fotoğrafını bile geçemedi haberi veren ajanslar… ‘Fotoğrafsız’ çocuklardandı o da… Ailesi geçim derdine o kadar düşmüştü ki, çocuklarının bir fotoğrafını çekmeyi düşünmeye zamanları bile olmamıştı.
***
Peki suç Akın’ın mıydı?
Annesi ve babası, onların geleceğini düşünmeden tam 8 çocuk yapmıştı. Belki o çocukların biraz ayaklanınca mendil satarak aileye katkıda olacağını hesaplamışlardı. Ya da “En az üç çocuk yapın” diyen büyüklerinin aklına uymuşlardı!
Belki ailesi, Akın’ın yokluğunu hemen fark edemedi bile… Öyle ya 8 çocuktan biri… Mendil satmaya gitmiş. Takılmıştır bir yere, diye düşünmüştü annesi…
Yeşilırmak’ta yaklaşık 1 haftadır Akın’ın cesedi aranıyor. Ailesinden ise iz yok. Belki bunca yoksulluğa rağmen bu kadar çok çocuk yapmanın pişmanlığını yeni yeni yaşamaya başladılar da ortaya çıkmaya yüzleri yok. Belki de…
Bilmiyorum…
Ama şunu biliyorum ki, ailesi, ailesine gerekli yaşam standartını veremeyen, geleceğini güvence altına almadan bu kadar çok çocuk yapmasın diye eğitmeyen bu toplum sorumlu Akın’ın bu kısacık ömründen…
Daha da acısı ne biliyor musunuz; Akın’ın ‘Fotoğrafsız’ çocukların sonuncusu olmayacağını bilmek…
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Aşkın lisanı da engeli de yok!
Yazan: Yeliz Aras 25 Şubat 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
”Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?” Bir film, bu kilit cümleyle vuruyor önce sakin sakin. Düşündürüyor zaman ilerledikçe… Cevaplar içinizde öyle bir geziniyor ki… Bu ilk darbeymiş oysa, film devam ettikçe ne darbeler inecek sol yana doğru… İlk dakikalar klasik bir aşk filminin içinde sanıyorsun, ama gizliden gizliye sızılar başlıyor. Filmin adı “Başka Dilde Aşk” Kütüphanede çalışan işitme engelli biriyle, çağrı merkezinde sürekli konuşan engelsiz bir kızın hislerine ‘engel’ olamayınca yaşadıkları hikâyeyi anlatıyor. Nasıl farklı değil mi? İşte bu takılıp düşündüğümüz ‘fark’ın aslında fark olmadığını farkettiriyor! Naif ve sadece kendi hikâyesini anlatan bir film…
Beyazperde içinizdeki perdeleri de her sahnede aralıyor, gün ışığından habersiz duyguları kabartıyor, coşturuyor… Duygu sömürüsü yapmadan, farkındalık yaratan başka dilde bir film. ‘Aşk’a hakkı teslim ediliyor. Mantığın, kuralların boğduğu ‘engellere’ saplantılı kalan aşklara da bir darbe iniyor. Öyle güzel işleniyor ki aşk, ilmek ilmek… Görünenlere ya da ‘duyulmayan’ engellere galip gelişi ’sessiz’ alkışlarla kutlanıyor.
Aşkı, şartlardan ya da bedensel özelliklerden dolayı ‘çıkmaz sokak’ görenlere, üzerinde rengarenk balonların uçuştuğu, karanlığın uğramadığı koca bir cadde olduğu anlatılıyor. Engellerin görünen özelliklerde değil de, görünmeyen düşüncelerde olduğu hissettiriliyor. Kimi zaman hafif hafif dokunarak, kimi zaman da sakinliğin ortasında birden yüzünüze çarparak etkisini gösteriyor.
‘Aşk’ kendi dilini öğretiyor. Asıl engellerin kalıplaşmış, ağırlaşmış, ön yargıların yüklerinden kurtulmayan düşüncelerde olduğunu ve onlar ağır basınca mazeretlerle birlikte en güzel duygu ‘aşka’ da set çekildiğini, ama filmdeki gibi o setlerin yürekli bir kürek darbesiyle bertaraf edildiğini anlatıyor.
Neresinden bakılırsa bakılsın, konu itibariyle özenerek işlenmiş bir film… İzlemek, hissetmek, sindirmek gerek. Hele öyle bir sahnesi var ki gözler nemiyle buluşuyor. Ayrılık sonrası eşyalarını toplamaya giden kızın, kapının arkasına gizlenip, o anda evde olan işitme engelli sevgilisinin masanın başında kendisinden kalan hatıralara bakarak, sevdiği kızın geldiğini bilmeden, onun hıçkırıklarını duymadan, kendince ağlaması… Bir metre arayla ağlayışları ve gözyaşlarının erkek için sessiz, ama kız için çığlık çığlığa akış sahnesi… Aşkın acı halinin ekrana yansıması ve içimize öylece sus pus oturması… Sevdiği kızın ağladığını duymadan, aynı anda, aynı şeyi hissetmesi… Bir nevi aşkın telepatisi… Türk film tarihine geçecek kült bir sahne.
“Peki hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz?” Sadece bakışlarla, gönül gözüyle, vücut sözüyle. Evet anlaşabiliriz. İçindeki sesler, alfabeye dönüşebilir, hiç ses çıkarmadan. Ya da bazen cümleler bakışlara uğrayabilir ses vere vere gümbür gümbür. Bakışlardır ya hayatı anlatan, ne cümleler vardır sadece gözlerle kurulan. Bazı filmler de vardır “Başka Dilde Aşk” gibi yazdıran, engellere boğduğumuz sisleri aralayan…
CIMBIZ: Film şu anda vizyonda olmayabilir, ama bu filmi ıskalamayın,DVD’sini bekleyin de hayatınıza duygu ekleyin… Aslolan vazgeçmemektir, duysan da duymasan da, görsen de görmesen de… İçinizdeki duygular pusula olur hayata da aşka da…
Sevgiler,
Yeliz Aras
arasyeliz@gmail.com


'Ana Haber' kategori arşivi


