Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun…
Yazan: Yasemin Saraç 08 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Kadını kurtaracak gizli bir formül mü var?
Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü… Farklı farklı kadın kuruluşları dünden beri çeşitli etkinlikler düzenliyorlar dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanında. Dün mesela Konya’da bir grup kadın, ‘şiddet’ araç gereçlerini -ütü, çaydanlık, vs-, önüne dizmiş, şiddeti protesto ediyordu. Bir de temsili tabut vardı; üstüne gelinlik örtülmüş. O da töre cinayetlerine kurban giden isimsiz ve de fotoğrafsız kızları temsilen ortalarında duruyordu.
Çanakkale’de başka bir gösteri vardı. Eğitim- Sen Çanakkale Şubesi Kadın Sekreteri Sevim Kırcı, “Bozulan aile ekonomisi ya da işten atılmalar nedeniyle işsiz kalan erkek, öfkesini kadına yöneltmektedir. İşsizlik ve yoksulluk, kadınları fuhuş sektörünün hedef kitlesi haline getirmektedir” diye haykırıyordu.
Dün İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası da bir rapor açıkladı; “Kadınım, İşsizim, Mutsuzum” adını taşıyan. Rapora göre ülkedeki işsizlerin üçte biri kadın… Kadın ve erkekler arasındaki ücret farklılıkları ise yüzde 27′lere ulaşmış. Yani eşit işi yapan bir erkek ve bir kadın varsa; erkek, sadece ‘cinsiyeti’ nedeniyle kadından yüzde 27 daha fazla ücret alıyor.
Devletteki hesap çarşıya uyacak mı?
Dünkü Akşam’ın manşetini okuyup bütün bunları bir araya getirince bu yazıyı yazmaya karar verdim. “Asiye’yi devlet kurtaracak” başlıklı habere göre Başbakanlık bir genelev projesi hazırlamış. Özel bir heyet, 3 bin hayat kadınıyla yüz yüze görüşecek, “Beni kurtarın” diyene de iş bulup topluma kazandıracakmış. Çok güzel bir girişim… Kimse ‘kötü’ diyemez…. Ancak acaba ‘devletteki’ hesap, çarşıya uyacak mı? Neden mi bu soruyu soruyorum?
Hangi iş kollarında çalıştıracak?
Çünkü zaten işsizler ordusunun üçte biri kadın… Üstelik onların içinde üniversite, hatta iki üniversite mezunları da var. Ve “Kadınlar Günü” konuşmasında bir kadın; “İşsizlik ve yoksulluk, kadınları fuhuş sektörünün hedef kitlesi haline getirmektedir” diyor. Ezcümle, kadınlar işsizlik yüzünden fuhuş sektörünün tehdidi altında… Devlet ise genelevden kurtulmak isteyen kadınlara iş bulmayı taahhüt ediyor. Peki bu kadınlara ne iş bulacak? Hepsinin eline bir örgü şişi verip kazak mı ördürecek? Ya da tekstil atölyesine mi verecek bu kadınları? Hoş onu yaptırsa bile, talep olmadıktan sonra, yapılanlar satılmadıktan sonra neye yarar bu iyi girişim…
Bundan sonraki aşama olarak, genelevden kurtarılan bu kadınların hangi iş kollarında çalıştırılacaklarının açıklanması gerekiyor. İnsanlara boşuna bir umut vermeden önce, altyapıyı hazırlamak gerekiyor.
Bu yazıyla amacım kadınların moralini bozmak değil, sadece bir gerçeğin altını çizmekti. Her şeye rağmen “gününüz” kutlu ve aydın olsun:)
Kadınlar Günü için alternatif yazı:)
Bugün sabaha karşı 82. Oscar ödüllerinin sahipleri açıklandı. Ben bu yazıyı yazarken ödül alanları bilmiyordum. Ama önceki gün Oscarlarla ilgili bir haber gelmişti yazı işlerine. Haber ve haberin ardından gelen tartışmalar çok hoşuma gitti. Onu paylaşmak istedim.
Haber şuydu. “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü alanların yaş ortalaması 44. “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nde ise bu ortalama 36.
Bir iyimser bir kötümser yorum geldi kadınlardan.
Önce kötümser yorum: Her yerde olduğu gibi burada da genç ve güzel kadınlar ‘ödül alıyor’ Yaşlılar ise ödüle layık görülmüyor.’
İyimser yorum: Kadınlar daha genç yaşlarda iyi performans sergileyip ödülü alabiliyor. Erkeklerin o performansa ulaşması içinse çoook zaman gerekiyor:)
Tabii erkekler de yorum yapmadan edemedi: “Erkekler şarap gibi” diye.
Ama şu da bir gerçek ki, erkekler ‘yaşlandığında’ bile genç sevgili yapabiliyor. Şarap misali ya… Olgunu makbul sayılıyor. Arkasından ise “Helal olsun adama” deniliyor. Kadınlarda ise durum tam tersi. Yaşlı bir kadın genç sevgili yaptığında arkasından dalga geçiliyor.
Ve bu kural Hollywood’da da, Oscar’da da aynen böyle işliyor…
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
TANRI VE KÖLE: Bu bir uzaylı yazısıdır!
Yazan: Betül Yüzüncüyıl Tavlı 06 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Annemin okumamı yasakladığı tek kitaptı o… Bir arkadaşı, hayatın kördüğüm olmuş anlamını çözmeye çalışırken, Daniken’in o dönem çok ses getiren kitabı ‘Tanrıların Arabaları’nı okumuş ve inanç sistemi yerle bir olmuştu. Bu önlemez değişiminin annemden bana yansıması, “Bu kitaba asla yaklaşmayacaksın!” şeklinde tezahür etti tabii; Biraz daha büyü, sonra okursun… Ve nedense benim için de -her denilenin tersini yaptığım o dönemde bile- korkulacak bir kitap olmuştu ‘Tanrıların Arabaları”. İşte benim Erich von Daniken yasağım o günlerde başladı.
BAŞROLDE İKİ KLİŞE: KADERİN AĞLARI, HAYATIN TESADÜFLERİ
Sonra kader ağlarını ördü tabii. Kim bilebilirdi ki; o ‘yasaklı’ genç kız büyüyüp, bir televizyon kanalında muhabir olarak çalışmaya başlayacaktı… Ve ‘hayat garip tesadüflerle dolu’ ya: Daniken, Türkiye’ye geldiğinde onunla röportaj yapmaya da onu yollayacaklardı…
“Sen git” dediklerinde içimi garip bir korkunun sardığını itiraf etmeliyim…
Röportaj öncesi sıkı bir hazırlık gerekiyor: Hayat hikâyesini öğrenip, yaptığı son röportajları okumanın yanı sıra, yazdığı kitapları da hatmetmek lazım neredeyse. “Tanrıların Arabaları” mı sadece? “Taş Devri Bildiğiniz Gibi Değildi” ve ‘Sonsuzluğun İşaretleri, Nazca’nın Mesajı’nı da bir çırpıda bitirmiştim. Onunla, dünyada yaşam ve uzaylılar üzerine derin, keyifli bir röportaj yaptığımı itiraf etmeliyim. Haber de bir o kadar izlenir olmuştu… Ama ben anneme Daniken’in benim için imzaladığı kitabı hiç göstermedim…
EVRENİN ARDINDAKİ GÖRKEMLİ RUH
Dünya üzerinde hayatı uzaylıların başlattığını ve insanların gelişimini sağladıklarını savunuyordu Daniken. Taş Devri’nde, mağara duvarlarına çizilen resimlerin anlattığı imkânsızlıklara işaret ediyordu. Peru’daki Nazca düzlüğünün üzerinde uçakla defalarca tur atmış, 1200 kare fotoğraf çekmişti; dünyaya inen uzaylıların pist olarak kullandıkları alanları belgeliyordu. Fotoğraflar inanılmazdı kuşkusuz, onun savları da… Ve şöyle diyordu: “Tanrı’ya küfür mü? Ah saçma! Sonunda yaşam zincirinin bitiminde geriye kalacak olan Evren’in ardındaki görkemli ruhtur. Yani: Tanrı…”
Kim bilir belki de Mayaların tüm itirazlarına rağmen, 2012 felaketine olan ilgimin kaynağı da Daniken’in bıraktığı bu tohumdur. Marduk efsanesi kulaktan kulağa yayılırken, ben de bir kitabın içinde sayfadan sayfaya süzülüyordum: 12. Gezegen.
Kitabın yazarı Zecharia Sitchin, bir Sümerolog… Biraz araştırınca, Daniken’in tüm savlarının kaynağının da aslında o olduğunu anladım. Zira Sitchin, Daniken’in hocasıydı… Daniken her geçen gün popülaritesini artırırken, Sitchin perde arkasında karanlığa gömülmüştü…
YOKSA BİZ Mİ APTALLAŞTIK?
Kitap, “dünyanın göksel atalarının varlığını kanıtlayan şaşırtıcı belgeler” vaat ediyordu, bir zamanlar dünyada yaşamış üstün bir ırkın varlığını gözler önüne sermeyi… Nuh Tufanı’na bambaşka bir bakış açısı kazandırıyordu ve tabii Yunan mitolojisine… Bir çırpıda bitirivermiş, Sitchin’i pek çok noktada inandırıcı bulmuştum. Bazı belgeler aklıma yatmıştı; ne yalan söyleyeyim, ben de Mısır piramitlerinin gizemine kapılıyor, neredeyse Taş Devri vakti mağara duvarlarına uçan yaratıkları hangi aklı evvelin çizdiğini merak ediyor, daha yaprak modası sürerken giyinmekten aciz bu insanların neden madencilik yaptığını anlamıyordum. Şu kesindi, arkada bıraktığımız ırkın içinde, günümüz insanından çok ama çok daha zeki olanlar vardı… Zaman ilerledikçe bazılarımız aptallaştı mı? Bu da bir fikir tabii…
Kitabın sonlarında biraz uçtuğunu kabul etmek gerekiyor, ünlü bilim adamının… Zira insanoğlunun, üstün varlıklar tarafından, dünyadaki madenlerde çalışması için yaratıldığı tezini savunuyordu Sitchin.
Çünkü Marduk’un üstün ırkı dünyaya inip köle gibi çalışmayı kabullenememişti. İsyan çıkınca da tanrılar insanı yaratmakta bulmuştu çözümü. İnsan işçi olarak yaratılmış, bir tanrıçanın karnında şekillenmişti. Bir çeşit taşıyıcı annelik… Ve böylece çocuğu yarı tanrı, yarı insan olmuştu.
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL…
Evet, Sitchin ne kadar uçsa da, insanoğlunun işçi olarak yaratıldığı fikri çok da yabancı gelmiyor bana. Bilakis, hele iş tempomu düşündükçe, özellikle son dönemde, bu fikri kanımın her damlasına işlemiş halde buluyorum. İçimdeki koro Cem Karaca’ya eşlik ediyor:
“Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal, işçisin sen işçi kal…”
Şimdi her maden kazasında, ölüm ocaklarında yitip giden her hayatta, Sitchin’in tezini hatırlıyorum ben. Anlıyorum, kimilerinin neden hep tanrı, kimilerinin de neden hep köle gibi sürdürdüğünü hayatı…
*** “Marduk mu? 2012 felaketi mi? ‘Namannn Tanrım, o da ne ulennn’ mi?”: HAFTAYA!
YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: 2010 yılı Şubat ayında yaşandı. Balıkesir Dursunbey’deki maden ocağında meydana gelen grizu patlamasında 17 işçi yaşamını yitirdi. Aynı ocakta 4 yıl önce de patlama olmuş yine 17 işçi ölmüştü…
Betül Yüzüncüyıl Tavlı
betultavli@gmail.com
Esra Ceyhan’ı nasıl bilirsiniz?
Yazan: Tuğba Aydın 04 Mart 2010
Kategori: Ana Haber
Yıllardır kadın programları kuşağında, farklı kanallarda izleyiciyle buluşuyor…
Geçtiğimiz yıl TRT’ye transfer olmuştu ve bir ekran klasiği haline gelen yayınlarına TRT’de devam ediyordu.
Ta ki; TRT üst yönetimi programı yayından kaldırma kararını alana dek…
Yayından kaldırılma nedenini bilmiyorum, açıkçası çok da merak etmiyorum.
İsabetli bir karar mıdır? Evet, hem de gayet isabetli bir karardır!
Televizyonculuk görsellik işidir, yenilik işidir. Tekdüzeliğe, dinginliğe yer yoktur. İzleyiciyi manyetize edecek yaratıcı projeler sunulmalıdır. Hatta amatörlük duygusuyla yola çıkılmış projelerin daha çok ses getirdiğine tanık oldum. Farklı düşünürseniz, kırmızı ışıkta takılıp kalmazsanız kazanırsınız, aksi halde o kanaldan bu kanala istikrarsız tavırlar sergileyerek kan kaybedersiniz. Sonunda nitelik gitgide düşmeye başlar ve kaçınılmaz şekilde televizyon ekranlarından silinip gidersiniz…
Esra Ceyhan; ilk çıktığı dönemlerde gündemdeki konuları ekrana taşıyarak birbirinden değerli konuklarını programında ağırlıyor, yayınlarını eğitici ve sosyal projelerle de destekleyerek başarılı çalışmalar üretebiliyordu. Elbetteki programın formatına uygun olarak bir izleyici kitlesi vardı. Fakat sanırım son dönemde, birbirinin aynısı yayınlar, doğallıktan uzak ve aslında kendisiyle de çelişen(!) aşırı didaktik tavırları artık herkesi bunaltmaya başladı. “Esra Ceyhan” deyince akıllarda hep aynı resim beliriyor. Umarım, sahip olduğu özelliklerinin tümüne çeşitli revizyonlar uygulayarak etkileyici projelerle karşımıza çıkar ve izleyici tarafından azalan ilgiyi yeniden kazanır.
Tuğba Aydın
tugbaaydin@hotmail.com
Dünya Kadınlar Gününü’zü kutlamıyorum
Yazan: Handan Güner 04 Mart 2010
Kategori: Ana Haber
Dünya kadınlar gününü kutlamıyorum, Sevgililer gününü kutlamadığım gibi…
Yılda bir gün değil her gün kadınım ben, her gün sevgili olduğum gibi…
Hem ne yüzle kutlayacağız ki?
Kutlanacak ne yaptık kendimiz için??
Dünyada, gülmeyen Gül daha kefeni solmadı
Töre cinayetleri, namus cinayetleri son bulmadan kadınlar gününü kutlamak neyimize diye düşünüyorum…
Akşam dayak yiyen kadınlar nasıl kutlayacak kadınlar gününü vücutlarında darp izleri, yüreklerinde burukluk ve kırılmış incinmiş gururları ile?
Devlet değil, biz ne yapmalıyız önce buna karar vermek gerek.
Kadın sığınma evleri maddi destek bulamadıkları için bir, bir kapanıyor..
Kadın köşe yazarları hakaret davaları ile övündüklerini ve milyarlarca tazminat ödediklerini gururla yazıyorlar.
Sorunları hakaret etmeden dile getirseler de o tazminata ödedikleri paraları kadın sığınma evlerine aktarsalar…
Bize, sadece biz, yardım edebiliriz…
Atatürk’ün bize verdiği haklara sahip çıkalım önce, kullanalım haklarımızı ve sonra yeni haklar kazanmak için çaba harcayalım.
Bir gün, 8 mart kutlamaya değer bir gün olur dileği ile…
Sevgiler,
Handan
‘Fotoğrafsız’ çocuklar
Yazan: Yasemin Saraç 01 Mart 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Kibritçi Kız masalını hepiniz duymuşsunuzdur… Danimarkalı masal yazarı Hans Christian Andersen’in, 1835 yılında “Çocuk Masalları” kitabında yayımladığı, bir yılbaşı gecesi, elinde satmaya çalıştığı kibritleri yakarak ısınmaya çalışan ve sabah donmuş cesedi bulunan kızın masalı…
Kız satamadığı kibritleri bir bir yakarken rüyaya dalıp kendini olmak istediği yerde görüyordu. Mesela sıcak bir odada ya da güzel yiyeceklerle dolu bir masanın yanında…
Durduk yerde bu masal da nerden çıktı diyeceksiniz, haklısınız… Geçen hafta gazetelere yansıyan ama aralarda küçük kalan bir haber getirdi aklıma… Tokat’ın Turhal ilçesinde mendil satarken Yeşilırmak’a düşüp kaybolan 11 yaşındaki Akın Kaya… Akın, Kesikbaş Köprüsü yanında mendil satarken sepetinden düşen mendilleri almak için eğilmiş, dengesini kaybedince de ırmağa düşüp kaybolmuştu.
***
Akın 4. sınıfa gidiyordu ve 7 kardeşi daha vardı. Babası İstanbul’da çalışıyordu. Düşmeden önceki görüntüleri bulundu sonra… Çevredeki bir güvenlik kamerasına yansıyan… Akın, Kesikbaş köprüsü yakınlarındaki caddede, kolunda sepetiyle geziniyor, bir direğin etrafından dönerek oynuyordu… Büyük ihtimalle o küçük kibritçi kız gibi hayallere dalmıştı…
Hayalinde, annesi, kendisi ve 7 kardeşi güzel bir evde bir aradaydı… Babası yanlarındaydı; gurbet ellerde değil… Akın da mendil satmak zorunda değildi, kardeşleriyle oyunlar oynuyordu.
Ve hayallere o kadar dalmıştı ki, koşturup dururken sepetindeki mendillerden birkaçı dereye düştüğünde aniden uyanıverdi… Onun ve kardeşlerinin bu geceki yemekleri, belki de satacağı mendillere bağlıydı. O mendilleri almak için eğildi. Ama dengesini kaybediverdi ve dereye düştü. Acaba son düşündüğü neydi…
Akın’ın bir fotoğrafını bile geçemedi haberi veren ajanslar… ‘Fotoğrafsız’ çocuklardandı o da… Ailesi geçim derdine o kadar düşmüştü ki, çocuklarının bir fotoğrafını çekmeyi düşünmeye zamanları bile olmamıştı.
***
Peki suç Akın’ın mıydı?
Annesi ve babası, onların geleceğini düşünmeden tam 8 çocuk yapmıştı. Belki o çocukların biraz ayaklanınca mendil satarak aileye katkıda olacağını hesaplamışlardı. Ya da “En az üç çocuk yapın” diyen büyüklerinin aklına uymuşlardı!
Belki ailesi, Akın’ın yokluğunu hemen fark edemedi bile… Öyle ya 8 çocuktan biri… Mendil satmaya gitmiş. Takılmıştır bir yere, diye düşünmüştü annesi…
Yeşilırmak’ta yaklaşık 1 haftadır Akın’ın cesedi aranıyor. Ailesinden ise iz yok. Belki bunca yoksulluğa rağmen bu kadar çok çocuk yapmanın pişmanlığını yeni yeni yaşamaya başladılar da ortaya çıkmaya yüzleri yok. Belki de…
Bilmiyorum…
Ama şunu biliyorum ki, ailesi, ailesine gerekli yaşam standartını veremeyen, geleceğini güvence altına almadan bu kadar çok çocuk yapmasın diye eğitmeyen bu toplum sorumlu Akın’ın bu kısacık ömründen…
Daha da acısı ne biliyor musunuz; Akın’ın ‘Fotoğrafsız’ çocukların sonuncusu olmayacağını bilmek…
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Aşkın lisanı da engeli de yok!
Yazan: Yeliz Aras 25 Şubat 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
”Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?” Bir film, bu kilit cümleyle vuruyor önce sakin sakin. Düşündürüyor zaman ilerledikçe… Cevaplar içinizde öyle bir geziniyor ki… Bu ilk darbeymiş oysa, film devam ettikçe ne darbeler inecek sol yana doğru… İlk dakikalar klasik bir aşk filminin içinde sanıyorsun, ama gizliden gizliye sızılar başlıyor. Filmin adı “Başka Dilde Aşk” Kütüphanede çalışan işitme engelli biriyle, çağrı merkezinde sürekli konuşan engelsiz bir kızın hislerine ‘engel’ olamayınca yaşadıkları hikâyeyi anlatıyor. Nasıl farklı değil mi? İşte bu takılıp düşündüğümüz ‘fark’ın aslında fark olmadığını farkettiriyor! Naif ve sadece kendi hikâyesini anlatan bir film…
Beyazperde içinizdeki perdeleri de her sahnede aralıyor, gün ışığından habersiz duyguları kabartıyor, coşturuyor… Duygu sömürüsü yapmadan, farkındalık yaratan başka dilde bir film. ‘Aşk’a hakkı teslim ediliyor. Mantığın, kuralların boğduğu ‘engellere’ saplantılı kalan aşklara da bir darbe iniyor. Öyle güzel işleniyor ki aşk, ilmek ilmek… Görünenlere ya da ‘duyulmayan’ engellere galip gelişi ’sessiz’ alkışlarla kutlanıyor.
Aşkı, şartlardan ya da bedensel özelliklerden dolayı ‘çıkmaz sokak’ görenlere, üzerinde rengarenk balonların uçuştuğu, karanlığın uğramadığı koca bir cadde olduğu anlatılıyor. Engellerin görünen özelliklerde değil de, görünmeyen düşüncelerde olduğu hissettiriliyor. Kimi zaman hafif hafif dokunarak, kimi zaman da sakinliğin ortasında birden yüzünüze çarparak etkisini gösteriyor.
‘Aşk’ kendi dilini öğretiyor. Asıl engellerin kalıplaşmış, ağırlaşmış, ön yargıların yüklerinden kurtulmayan düşüncelerde olduğunu ve onlar ağır basınca mazeretlerle birlikte en güzel duygu ‘aşka’ da set çekildiğini, ama filmdeki gibi o setlerin yürekli bir kürek darbesiyle bertaraf edildiğini anlatıyor.
Neresinden bakılırsa bakılsın, konu itibariyle özenerek işlenmiş bir film… İzlemek, hissetmek, sindirmek gerek. Hele öyle bir sahnesi var ki gözler nemiyle buluşuyor. Ayrılık sonrası eşyalarını toplamaya giden kızın, kapının arkasına gizlenip, o anda evde olan işitme engelli sevgilisinin masanın başında kendisinden kalan hatıralara bakarak, sevdiği kızın geldiğini bilmeden, onun hıçkırıklarını duymadan, kendince ağlaması… Bir metre arayla ağlayışları ve gözyaşlarının erkek için sessiz, ama kız için çığlık çığlığa akış sahnesi… Aşkın acı halinin ekrana yansıması ve içimize öylece sus pus oturması… Sevdiği kızın ağladığını duymadan, aynı anda, aynı şeyi hissetmesi… Bir nevi aşkın telepatisi… Türk film tarihine geçecek kült bir sahne.
“Peki hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz?” Sadece bakışlarla, gönül gözüyle, vücut sözüyle. Evet anlaşabiliriz. İçindeki sesler, alfabeye dönüşebilir, hiç ses çıkarmadan. Ya da bazen cümleler bakışlara uğrayabilir ses vere vere gümbür gümbür. Bakışlardır ya hayatı anlatan, ne cümleler vardır sadece gözlerle kurulan. Bazı filmler de vardır “Başka Dilde Aşk” gibi yazdıran, engellere boğduğumuz sisleri aralayan…
CIMBIZ: Film şu anda vizyonda olmayabilir, ama bu filmi ıskalamayın,DVD’sini bekleyin de hayatınıza duygu ekleyin… Aslolan vazgeçmemektir, duysan da duymasan da, görsen de görmesen de… İçinizdeki duygular pusula olur hayata da aşka da…
Sevgiler,
Yeliz Aras
arasyeliz@gmail.com
Lafta değil, artık fiilen Bloomberg Ht izleyeceğiz
Yazan: Tuğba Aydın 24 Şubat 2010
Kategori: Ana Haber, Güncel, Yaşam
Ve dünyanın tanıdığı saygın ekonomi kanalı Bloomberg, Ciner Grubu’yla Türkiye’de yayına başladı…27 Ocak itibariyle, sabahın ilk ışıklarıyla Türk Televizyonculuğunda önemli bir adım atıldı, ve Bloomberg Ht izleyicisiyle buluştu.
Bir televizyon izleyicisi olarak kanalın tanıtımlarını izlediğimde pek anlam verememiştim açıkçası. Tanıtımda; sokaktaki halkın içinden insanlara Bloomberg’i biliyormusunuz? şeklinde soru yöneltiliyor. Ekonomiye çok da hakim olduğum söylenemez ama; ekonomiye yönelik bir kanalın hedef kitlesinin halk olarak seçilmesi ilginç gelmişti. Bu röportajlar iş kulelelerinde rastgele bir işadamıyla ve/veya Türkiye’nin önde gelen yöneticileriyle yapılsaydı daha doğru mesajlar verilemezmiydi diye düşünmeye başlamıştım. Ayrıca zaten Türkiye’de kendini kanıtlamış Cnbc-e gibi bir ekonomi kanalı varken, benzerine niye gerek duyulurki? Tamam dedim, bu da tutmayacak! Kanal1′in frekansında hangi kanal inşa edildiyse olmadı, olmadı…
Fakat bu defa yanıldım sanırım… Açıldığı günden bu yana, içimdeki muhteşem merak duygusuyla kanalı takip ediyorum. Ve inanır mısınız acaba şuanda ne yayınlanıyor? diye merak etmekten kendimi alamıyorum. Ekran yüzleri, yayın çeşitliliği ve akıcılığı, tüm ekibin gösterdiği hız ve refleksler, yayınların gerçekleştiği stüdyolar hatta kurumsal jeneriklere kadar gerçekten etkileyici. Sokaktaki vatandaşın anlayabileceği kadar yalın. Yani anlayacağınız Bloomberg Ht, iş dünyası profesyonellerinden sokaktaki vatandaşa, ev hanımından küçük işletmelere kadar her kesimi ekrana toplayacağa benziyor. Ne diyelim, Türk Televizyonculuğunda kaliteyi arttırma, çıtayı daha da yukarılara taşıma adına sevindirici bir gelişme oldu, hepimize hayırlı olsun.
Öyle görünüyor ki; yıllardır bir kültür göstergesi haline gelen Cnbc-e izliyorum(!) klişesinin yerini artık Bloomberg Ht alacak. Ama bu kez lafta değil, gönüllü olarak fiilen de gerçekleşeğe benziyor.
Siz ne dersiniz?
Tuğba Aydın
tugbaaydin@hotmail.com
Dost bildiklerim…
Yazan: Yasemin Saraç 22 Şubat 2010
Kategori: Ana Haber, Yaşam
“İnsan 50 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine”… diye başlayan bir mail geldi geçenlerde, eski bir arkadaşımdan…
“Forward edilen mesajlardan… İmza yoktu… Belki bir köşe yazısından alıntı, bilmiyorum… Özetle diyordu ki, “İnsan koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor, arkadaş yapamıyor. Yapsa da eskiler gibi olmuyor.”
Aslında yazan 50 diye çok ileri çekmiş yaşı… Bence çocukluktan çıkıp ergenliğe çıktığında, hele de iş hayatına girdiğinde insan arkadaş olayına giremiyor.
Eskiden tanıştığımız her kişiye önyargısız güvenirdik, onlar da bu güveni boşa çıkarmazdı… Başka hesaplar yoktu aramızda… Kalbimizi açardık arkadaşlarımıza… Hançer sokmayacaklarını bilerek…
Ama okul hayatı bitip gerçek dünyayla karşılaştığımızda, işin içine çalışma hayatı girince, arkadaşlık kalmıyor. Hatta arkadaş diye bildiklerin en ufak bir tökezlemeni gördüğünde çelme takıyor, daha hızlı düşesin diye…
Ben hayatımdaki en büyük kazıkları, dost bildiklerimden yediğim için arkadaşlık olayına çok mesafeli yaklaşıyorum artık… Bu bir hata biliyorum. Ama böyle yapmazsam çok yaralanıyorum. Eski yaralarım henüz tam kapanmadığı için de kendimi sağlam tutmak zorundayım.
Yıllar önce iş dünyasında çok sevdiğim bir arkadaşım vurdu ilk hançeri… Kendini benim şefim tayin ediverdi, arkadaşlığı da çöpe attı… Yıkıldım; arkadaşımı kaybetmektense işimi kaybetmeyi tercih ettim. Ben gittim.
Ha, o kişi arkadaşım kaldı mı… Hayır… O kendine arkadaş değil, üzerinde hükmedebileceği bir eleman arıyormuş. Bunun yarası daha kapanmadan tarih tekerrür eder misali aynı şeyleri yaşadım. Bu kez ben değildim ‘aranan eleman’… Ama hissettim ve söyledim; “Bak bizi birbirimize düşman edecekler” diye… “Yok olmaz, öyle şey olur mu?” dedi. İnandım. İkinci hançeri orada yedim.
Hayal kırıklığıma adalet duygumun zedelenmesi eklendi… Doğru bildiğim tarafta yer aldım. Yaralı ama “Vicdanı rahat” bir şekilde…
Şimdi iş hayatının yarattığı vakitsizlik yüzünden eski arkadaşlarla görüşemiyorum; üzülüyorum. Yeni arkadaşlarım da çok sayılmaz… Az ama öz… Gerçek arkadaşlarım… Her şeyi anlatıp “Acaba yanlış anlar mı?” ya da “Acaba bu da bana kazık atar mı?” demeyeceğim birkaç kişi… Ama dedim ya içim rahat… Zaten geçen günlerde yapılan bir araştırma da beynin aslında 150’den fazla arkadaşı kabul etmeyeceğini söylüyordu. Demek ki, az ama öz sayıdaki arkadaşımla beynimi de sağlam tutuyorum.
Ne diyeyim, gerçek arkadaşlarım, sizleri çok görmesem de iyi ki varsınız… Hançerleyip geçenlere de şöyle sesleniyorum: “Yaralarım, tecrübelerim oldu. Hayatıma yön verdi. Size de teşekkürler…”
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Yandaş sendromlar: Hadi kolaysa yok de!
Yazan: Betül Yüzüncüyıl Tavlı 19 Şubat 2010
Kategori: Ana Haber
Biii varmış, biiii yokmuş… Develer tellal iken, pireler berber iken, uçsuz bucaksız ve engebeli dağlar arasında yaşayan küçük bir kadın varmııışşşş… Adı Stres Hatun imiş… Karadul misali örümcekler ve kara, çirkin kargalar arasında yaşadığı için hayatı çok zormuş. Hep arkasını kollaması gerekirmiş. Zira Hainler Diyarı’nda arkadan bıçaklamak ya da kuyu kazmak olağan sayılırmış.
“Aaa bu sabah hiç kuyu kazmamışım cicim, tüh yahu! Bi gideyim, kazayım” türü replikleri yazabilmek için engin hayal gücüne pek de ihtiyaç yokmuş… Küçük kadını bu titrek ve haklı paranoyak hali, bir parça delirttiği için zaten adı da hüküm sürdüğü topraklarda Stres Hatun’a çıkmış…
ZIPLAYIVERMİŞ DUNNING
Genelde saçları dik dik ve tüy tüymüş. Gözleri de hep dört açmaktan kocaman olup yanaklarına taşmış… Hainler Diyarı’nın küçük efendilerinden herkes gibi Stres Hatun da korkarmış. Ama her gün onlarla görüşmesi, bağına bahçesine diktiklerini rapor etmesi gerekirmiş.
Bir gün yine yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Tam “Çok yoruldum bir nefes alayım” derken karşısına Dunning Kruger çıkıvermiş. Bu Dunning öyle hinmiş ki, kendini tanıtmadan “zıplayıvermiş çekirge” hesabı çıkmış Stres Hatun’un karşısınaaaa…
Birlikte yürümeye başlamışlar… Derken bir süre sonra Dunning, amip gibi bölünüp her yanını çevirmiş küçük kadının. Öyle çoğalmışlar ki, kadın o an tuzağa düştüğünü, her şeyini alacaklarını anlamış ama artık çok geçmiş… “İmdat” diye bağırırken Stres Hatun, Dunning de yandaş sendromlarını yardıma çağırmış… Stres Hatun, Dunning kurbanı olup son nefesini vermek üzeriymiş ki diğer sendromlar da yetişmiş:
USLANMADIM YİNE UYDURUYORUM: İŞTE ONLAR
1. ‘BİRİ KUYUMU KAZIYOR’ sendromu: Bu türler kimselere güvenemez, güvenip de sırtını dönemez. Her hâlükârda arkasından iş çevirecek birileri bulunur aklında. Bu nedenle hop sola, hop sağa dönmekten biraz da yalama olmuşlardır.
2. ‘KUŞKUCU ŞİRİN’ sendromu: ‘Biri Kuyumu Kazıyor’ sendromuyla yandaştır; çok yakın temas halindedirler. ‘Şimdi biri dürtükleyecek’ diye hep siper halinde olduklarından gözleri kısık, omuzları dar kalmıştır. Bunlar herkesin kuyu kazdığına değil ama kazabileceğine inanır. ‘Biri Kuyumu Kazıyor’cuların hiç dostu yoktur, bunlar bir iki tane edinebilir.
3. ‘AYNA AYNA SÖYLE BANA’ sendromu: Bu tür ise kendini herkesten üstün görür. Hem güzeldir, hem başarılıdır, hem her üstüne düşeni yapmıştır, hem her üstüne düşmeyeni yapmıştır, yeryüzü de odur gökyüzü de ve hatta tüm evren de… Bol bol eleştiren, hiç bişi beğenmeyen ve ama eleştirilmeye de hiç gelemeyen biri varsa çevrenizde, bilin ki onda bu sendrom hüküm sürmektedir.
4. ‘UYUYAN GÜZEL’ sendromu: Tedavisi asla mümkün olmayan bu sendrom, insanlığa “ağzı var dili yok’ şeklinde tezahür etmiştir. YOLUNMUŞ TAVUK sendromu olarak da adlandırılabilir. Bu gruptakiler kim ona ne yaparsa yapsın tepki vermez. Ona da ‘olur der’, buna da. Genelde hep başını öne doğru sallamakla geçer hayatı. Kimi kötülerin, ezdikçe ezdikleri türler bu sendromdan çıkar… Koru yarabbi…
5. ‘YIRTIK İÇÇAMAŞIRINDAN! FIRLAMA’ sendromu: ‘Uyuyan Güzel’ler ne kadar pısırıksa, bu sendromun temsilcileri de bi o kadar bıktırıcıdır. Genelde yaptığı işleri bağıra bağıra sağında solunda olanlara duyurur. Ama bire iki katarak… Siz “Nasıl da çalıştı yahu bu bugün” dersiniz sonra bi de bakarsınız, ondan daha çok çalıştığınızı, hatta onun işlerini de, sorumluluklarını da yüklendiğinizi anlarsınız. Ama iş işten geçmiştir… Biraz daha kibar olması bakımından bu sendrom şöyle de adlandırılabilir: TELLAL İŞBAŞINDA…
6. YALAMA sendromu: İşte bu sendrom her yerde mutlaka bir dene olan yalakaları doğuran suçludur. Yalayacak birilerini hep bulurlar. Çevrenizde her yaptığınızı öven biri varsa aman dikkat, havaya girmek çok zor değildir…
7. ÖRÜMCEK ADAM sendromu: Bu tür hiçbir zaman çukura düşmez. Örneğin bir hata mı yaptı; öyle bir kıvırır ki, bırak hatayı, kim olduğunuzu bile unutursunuz…
8. KAZMAYIM sendromu: İyi olmaya da, kibar olmaya da çalışsalar olamazlar ve çoğu zaman ağzından çıkanı kulakları duymaz. Zira arada epey bi mesafe vardır: Ağızdan çıkan ses, kulağa gidere kadar kaybolur.
9. ‘BABAANNE DİŞLERİN NİYE BU KADAR BÜYÜK?’ sendromu: Bu cenahın başına bir şey geldiğini anlaması için ille de canının yanması gerekir. Ya biri dürtüp onu kendine getirmelidir ya da kuvvetli bir çimdik atmalıdır. ‘Uyuyan Güzel’cilerden farkı: kazığı yediğini anladığı an hiddeti öldürücü olabilir. Mümkünse kaçmak gerekir.
“Naapsın Stres Hatun? Bunca şeyle nası başa çıksın?” bilememiş. Sonra da hayatta kalabilmek için tüm sendromların anası olan sendromun içinde doğmasına izin vermiş ve Dunning’den de, yandaşlarından da kurtulmuş:
10. ‘KODUM MU OTURTURUM’ sendromu: Efendim bu türlerin yanına pek yaklaşılmaz. Gak da desen, guk da sen birden bağırmaya başlarlar. Her daim sinirlidirler. Bu nedenle dikenli yolları aşıp karşısına çıkabilen ‘sör’ ilan edilir. Diğerleri o geldiğinde hep toz olmanın bir yolunu bulur ya da hep tek bir ağızdan ortak yanıttır çaresizliğe çare: Tabü, tabü efendim… Çok haklısınız…
YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: Geçen yazımda Dunning Sendromu’ndan bahsetmiştim… Sonra yazı bana zorla, çeşit çeşit sendromlar uydurtmuştu… Baktım çok zevkli, bu hafta da devam ettim… Araştırmacı gazetecilik yapıp kulislerin havasını kokladım, bir hafiye gibi lobilere dalıp notlar aldım. Ve ortaya çıktı, NOBEL adayı örnek çalışma… Kudurmuştan beter alışmış, psikoloji dünyasına iftiharla sunar: “HADİ KOLAYSA YOK DE!” SENDROMLARI… Seçmece bunlar haanıııımmm…
Dolandırıcı pedagoglara dikkat!
Yazan: Pedagog Sevil Gümüş 12 Şubat 2010
Kategori: Ana Haber
Pedagog kime denir? Ne zaman çocuğunuzu pedagoga götürmelisiniz?
Pedagoga gitmek neden bir tabu?
Maalesef günümüzde pedagoga gitmek hala bir tabu. Bir çok aile pedagoga gittiğini çevresinden saklar. Çevresinin kendilerini ya da çocuklarını problemli göreceğini düşünüyor. Oysa bir pedagoga gitmek bu dişçiye, çocuk doktoruna gitmek kadar doğal ve şarttır.
Sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirmek için doğuştan anne baba olma sanatıyla doğmuyoruz. Farkında olmadan çocuğunuza hatalı yaklaşabilir, çocuğunuzun gelişimi ve psikolojisini olumsuz etkileyebilirsiniz. Oysa sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirmek için mutlaka profesyonel bir destek almak gerekiyor.
Bu tabu genç anne babaların sayılarının artmasıyla giderek yıkılıyor. Artık merkezimize sadece çocuğunu büyütürken gelişimi nasıl destekleyebiliriz düşüncesiyle, herhangi bir problem yaşamadan gelen ailelerimizin sayısı giderek artı. Böylece sorunlar yaşamadan önüne geçmiş oluyoruz.
Sevgili Anne Babalar, Çocuğunuzu büyütürken bir pedagoga gitmekten utanmanıza, sıkılmanıza gerek yok. Özellikle 0-6 yaşta çocuklarınızın sağlıklı ve mutlu gelişimi için pedagog danışmanlığında çocuğunuzu yetiştirmeli ve gelişimi desteklemelisiniz. O-6 yaşta her yaşta bir defa pedagoga gelişimi kontrol etmeniz ve gelişimini desteklemek için tavsiyeler almanız ilerdeçıkabilecek bir çok problemin önüne geçer ve defalara pedagog ve çocuk psikiyatristine gitmenize gerek kalmaz. Pedagoga sorun yokken giderek sorunların çıkışını önleyebilirsiniz.
Dolandırıcı pedagoglara dikkat edin! Çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmayın!
Diğer taraftan pedagoga gitmeye karar verirseniz doğru bir pedagog bulmanız da çok önemli. Çünkü internet dünyası sahte pedagoglarla dolu. “Çocuğunuzu pedagoga götürmeden önce pedagogun görev ve sorumluluklarını bilmeli ve bu mesleğin etik kurallarına uygun çalışan, doğru pedagogları tercih etmelisiniz. Aksi takdirde işini doğru yapmayan, her alanda uzman olduğunu düşünen sözde pedagoglara giderek, çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmış olursunuz. Öncelikle Pedagog Kime Denir bunu açıklamak istiyorum.
Pedagog kime dedir?
Eski yunanca ve latince de Pedagog: Paidagogos’dan gelir. Anlamı çocukları, onlara eğitim vermekle görevli öğretmene götürmekle yükümlü köle. Oysa Pedagogu en iyi tanımlayacak kelime çocuk psikolojisi eğitmeni ve çocuk psikologu olmalıydı. Çünkü Pedagog ne sadece bir Psikolog, ne sadece bir Eğitimci; Çocuk Psikologu ve Eğitimcisi diyebiliriz. Çünkü psikoloji ile eğitim birbirinden ayrılmaz.
Türkiye’de Pedagoji Bölümü 1982 Yılında kapandı ve Devlet, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü mezunlarını Pedagog olarak atıyor. KPSS sınavına giren her Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü mezununu pedagog olarak atanmaktadır. Fakat yeterli bir pedagog mudur ve gerçekten çocuk psikologu ve eğitimcisi diyebilir miyiz bu tartışılır.
Pedagoji Bölümünün kapanmasıyla onun yerini alan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümün de sadece çocuk psikoloji ve eğitimine yönelik dersler verilmiyor. Genel psikoloji ve rehberlik dersleri de veriliyor. Birkaç tane çocuk psikolojisi ve eğitimi alanında ders almakla pedagog olmak mümkün değildir. Bu nedenle yeterli bir pedagog olabilmek için sadece bu alandan mezun olmakta yeterli değildir.
Nasıl yeterli bir pedagog olunur?
Pedagog: Çocuk Psikolojisi, Gelişimi ve Eğitimi uzmanıdır. Maalesef Türkiye de pedagog yetiştiren Çocuk Psikolojisi ve Gelişimi Bölümü yok ve bu nedenle pedagog olmak isteyenler hem psikoloji, hem de gelişim ve eğitim alanından iki alandan da mezun olmalı veya bu alanlarda yüksek lisans yapmış olmalıdır. Yani hem çocuk psikolojisi alanından mezun olmalı veya yüksek lisansı bu alanda yapmış olmalı, hem de çocuk gelişimi ve eğitimi alanında lisans veya yüksek lisans yapmış olmalıdır. Sadece Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olmuş, birkaç çocuk psikoloji dersi almış biri çocuğunun eğitimi ve gelişiminden anlayamaz. Sadece çocuk eğitimi ve gelişimi alanında mezun olan biri zaten hiçbir şekilde pedagog olamaz.
Yeterli bir pedagog olmak için Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Okulöncesi Eğitimi gibi bölümlerden birinden en azından 4 senelik bir lisans eğitimi almış olmak veya bu alanlardan birinde yüksek lisans yapmış olmak gerekiyor. Bunların yanı sıra yeterli bir pedagog olmak için çocukların bulunduğu ortamda (okul, hastane, klinik) çalışarak çocukları kitaptan değil, gerçek hayatta tanımış ve yeterli tecrübe kazanmış olmak ve alanla ilgili eğitimlere katılarak, bu alanda otorite profesörler den süpervizyon almak gerekiyor. Sadece Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olup, çocuk psikoloji ve eğitimi alanında yüksek lisans yapmadan, süpervizyon almadan pedagog olmak kesinlikle mümkün değil.
Lütfen gideceğiniz pedagogu titizlikle seçin. Bu mesleği suistimal eden birçok uzman internetin gücünü kullanarak kendilerini çocuk psikolojisi ve eğitimi uzmanı olarak gösteriyor. Çocukları, aldığı birkaç dersle tanıyan, bu alanda yüksek lisans yapmayan, yetişkinlerle çalışırken çocuklara da bakabilirim diyen, alanın etik kurallarına uymayan birçok sözde pedagog var. Hatta bazılarının Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü Diploması da yok.
Pedagogun görev ve sorumlulukları nelerdir?
Pedagog çocuk psikolojisi, gelişimi ve eğitimi uzmanıdır. Pedagog çocuk doktoru değildir. Yüksek lisansını bu alanda yapmışsa Uzman Pedagog denir. Doktorasını bu alanda yapmışsa Dr. Unvanı alabilir.
Pedagoga gitmekten korkmayın! Pedagogun görevi; çocuğunuzla yaşadığınız problemlerde size rehberlik etmek, çocuğunuzun gelişimi kontrol etmek ve hayatında her şey yolunda mı bu konularda sizi yönlendirmek. Çocuğunuzun bir problemi olsun olmasın, özellikle 0-6 yaşta 6 ayda bir pedagoga giderek çocuğunuzun gelişimi kontrol ettirmelisiniz. Kulaktan duyma sözlerle “çocuktur bu geçer demek”, erken fark edilerek çözülebilecek bir sorunun gelişim geriliği veya ruhsal bir hastalık halini almasına neden olabilir. Bilinçli anne baba olmak için pedagog rehberliğinde çocuğunuzu büyütmeniz çocuğunuzun hayatını değiştirecektir.
Pedagog, çeşitli terapi teknikleri ve özel ilgi ve eğitimle çocuğun yaşadığı sorunları çözmer ve aileye rehberlik eder ama çocukların ruhsal bozukluklarını tek başına tedavi edemez. Ne bir pedagog, ne de bir psikolog çocukların yaşadığı ciddi ruhsal ve gelişimsel bozuklukları tek başına tedavi edebilir.
Pedagog, çocuk psikiyatristiyle işbirliği içinde çalışmak zorundadır!
Eğer pedagog çocukta bir psikiyatrik bozukluktan veya hastalıktan şüphe ediyorsa hemen işbirliği içinde çalıştığı çocuk psikiyatriste yönlendirir. Hiçbir pedagog, psikolog tanı koyamaz, ilaç yazamaz ve dolayısıyla tek başına çocuğu tedavi de edemez. Pedagog bir bozukluktan şüphe ederse çocuk psikiyatristine yönlendirmek zorunda olduğu için bir çocuk psikiyatristinden eğitim ve süpervizyon almalı ve işbirliği içinde çalışılmalıdır. Bir psikiyatristle işbirliği içinde çalışmayan pedagog aileleri doğru yönlendiremez. Pedagog seçerken bunlara dikkat etmelisiniz.
Pedagoga ve çocuk psikiyatristine gitmekten korkmayın!
Çocuk psikiyatristi çeşitli testlerle ve klinik gözlemleri doğrultusunda bir bozukluk varsa bunun tanısını koyar ve bir tedavi planı düzenler. Tedavi ilaç ve terapiyle birlikte olacaksa çocuk psikiyatristi, çocuğu terapi alması için tekrar pedagoga yönlendirebilir ve bu hastayı takibe alır. Bu çocukla, pedagog çocuk psikiyatrisinin gözetiminde, işbirliğiyle çalışabilir
Ayrıca pedagogtan, çocuk psikiyatristinden korkacak bir durum yoktur. Çocuk ne kadar erken tanı alırsa, o kadar kolay tedavi edilir. Geç kalındığında bir problem farklı bir gelişimsel geriliğe ve bozukluğa, o da yetişkinlikte ortaya çıkacak çeşitli kişilik bozukluklarına neden olabilir. Mesleğin etik kurallarını bilmeyen; bir piskiyatristle işbirliği içinde çalışmayan, çocukların ruh sağlığı ve çocukluk dönemi ruhsal bozukluklar ve hastalıklar hakkında hiçbir şey bilmeden, kendi başına bu hastalığı tedavi edeceğim diye sizi defalarca çağıran, sözde pedagog ve psikologlara dikkat edin.
Dolandırıcı bir pedagogu nasıl anlarsınız?
Anadolu üniversitesi, Okulöncesi Eğitimi Bölümü, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü, Anaokulu Öğretmenliği Bölümünü mezunları, pedagog veya çocuk psikolojisi ve gelişimi uzmanı olamaz!
Anadolu üniversitesi, Okulöncesi Eğitimi Bölümü, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümünü, Anaokulu Öğretmenliği Bölümünü bitirenler ” Anaokulu Öğretmeni” olarak çalışabilirler. Bu bölümlerden mezun olanlara ne pedagog, ne de çocuk gelişimi uzmanı nedir. Bu alanlardan mezun olup günümüzde çok moda olan bir kaç haftalık yaşam koçluğu dersi alıp kendilerini çocuk gelişimi ve psikolojisi uzmanı olarak tanıtıp, hatta merkez açan sözde uzmanlara dikkat edin. Bu sözde uzmanlar bırakın pedagogun, çocuk psikiyatristinin uzmanlık alanına giren hastalıklara, gelişimsel bozukluklara bile bakıyor ve çocukların hayatıyla oynuyor.
Bu alanda eğitim almamış, satın aldığı sertifika ve diplomayla pedagog olduğunu düşünenler var!
Yüksek lisansını ve doktorasını bu alanda dışında yapmış (mesela matematik öğretmenliği veya eğitimi) sonra yurtdışından uzaktan eğitimle bir psikoloji sertifikası veya diplomasını parayla alarak kendini psikiyatrist, pedagog, psikolog olarak tanıtan hatta isminin başına Assoc. Prof. veya Dr. Unvanı bile koyan sözde uzmanlar var. Bütün bunlar internetin gücü ve halkımızın bu konuda bilinçsiz olmasından kaynaklanıyor. Nasıl olurda doktora eğitimini başka alanda yapmış bir insan pedagoji ve psikoloji alanında aldığı bir sertifikayla bu alanda profesör doktor olabilir. Bu kişi internette her yerde ilan vererek, hatta kendine psikolojik danışmanlık merkezi açarak işine yapmaya (çocukların ruh sağlığıyla oynamaya) devam ediyor. Özel pedagog, psikolog, psikiyartist, özel öğretmen diye google araştırınca sözde pedagogları göreceksiniz.
İnternetteki sağlık sitelerine kayıtlı sözde pedagoglara dikkat edin!
İnternette birçok doktor sitesinde, sağlık platformlarında uzman olarak kendilerini kaydedip, buradan ailelerin sorularını sağdan soldan okuduklarıyla, bir uzman gibi yanıtlayıp aileleri yanlış yönlendiren uzmanlar mevcut. Maalesef bu sağlık ve eğitim platformlarını, sitelerini hazırlayanların bu alanla bilgisi olmadığı için herkes bu sitelere kolayca üye olabiliyor. Bu site yetkilileri, bu uzmanların etik çalıp çalışmadığını denetlemiyorlar. Bu site sahiplerini uyarmama rağmen aynı uzmanlar listede kalmaya devam ediyor. Burada görev size düşüyor: cv sini okumadan, cv sinde yazanların gerçek olduğunu anlamadan, bırakın bu uzmanların merkezlerini ziyaret etmeyi, soru bile sormayın. Aksi takdirde çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmış olursunuz.
İnternetin gücünü kullanan, etik çalışmayan uzmanlara dikkat edin!
Maalesef Türkiye’de bu konuda hiçbir kanuni yaptırım yok. Özellikle internettin gücü kulan, işini etik yapmayan birçok pedagog olduğu gibi, pedagog olmadığı halde kendini ailelere pedagog olarak tanıtan dolandırıcılar bile, rahatça kendini pedagog olarak gösteriyor ve aileleri ve çocukları yanlış yönlendirebiliyor. Danışanlarımdan biri internetten bularak böyle bir dolandırıcı, sözde pedagoga gitmiş. Aile, ilk görüşmede diplomalarının olması ve çelişkili cevaplardan bu kişinin pedagog olmadığını anlamış. Hatta bu sözde uzman kendine ben psikiyatristim bile demiş. Maalesef görüşme sırasında çocuğa bir travma yaşatmış. Bu travma sonrası bana geldiler. Şimdi ise bu aile sözde uzman hakkında dava açtı. Hiç kimsenin çocukların ruh sağlığını tehlikeye atma hakkı yoktur.
Lütfen çok dikkatli olun. Her şey internet olmuş ve aileler internetin gücüyle dolandırılmaktadır. Sahte diploma düzenleme, onu internet ortamında yayama, abartı cv düzenleme ve yanlış cv bilgileri bütün bunlara aldanmayın.
Bir uzman yüksek lisans yapmadığı ve eğitim almadığı alanlarda uzman olduğunu söyleyebilir!
En önemli konu bir uzmanın birden fazla uzmanlık alanında kendini uzman ilan etmesidir. Bir pedagog, hem özel eğitim uzmanı, hem dil ve konuşma bozuklukları uzmanı, , hem dikkat eksikliği hiperaktivite uzmanı gibi birçok dalda eğitim almadan uzman olamaz. Pedagog bu sorunlarla gelen danışanlarını bu alanda uzman kişilere yönlendirebilir. Bir kişi farklı alanlarda uzmanım diyorsa, o uzmanlık alanındaki yüksek lisans diplomasını ve eğitimini sorun. Bu tür kişiler internetteki anahtar kelime gücünü kullanmaktadırlar. Her konuda sorun yaşayan aileler önce bana gelsin diye tüm alanlarda uzman olduğunu yazmaktadırlar. Ayrıca uzmanlıkları dışındaki alanlarda, sağdan soldan çalıp, kopyalayıp yapıştırdıkları yazıları internete koyarak, ailelerin kendilerine gelmeleri için çaba harcamakta ve özellikle eğitim seviyesi düşük aileleri tuzağa düşürmektedirler.
Ayrıca telefonla, e-maille, msnle danışmanlık hizmeti veriyorum diyenlerden uzak durun!
Uzmanın böyle bir hizmet sunması, uzman hakkında ilk izlenimi veriyor ve çocuk psikolojisi ve gelişimi hakkında hiçbir şey bilmediğini ortaya çıkıyor. Telefonla, msnle, maille terapi, yetişkin terapisinde son günlerde internetin gelişmesiyle moda olan bir danışmanlık şeklidir. Buna terapi demiyorum sadece terapiye gelmeden önceki ön görüşme, danışma diyorum. Yetişkinlerde de pek işe yaramayan bir teknik. Eğer danışan yurtdışında veya şehir dışındaysa, acil bir durumda danışmak için telefonla, msnle, e-mail ile danışmanlık hizmeti sunulabilinir.
Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu değildir. Asla bir çocuğa telefonla, msnle, maille terapi uygulanamaz. Çünkü çocuk yetişkin gibi duygu ve düşüncelerini dile getiremez. Aile de durumu objektif anlatamaz. Ailenin gördükleri çok farklıdır, uzmanın sağlıklı bir değerlendirme sonucu gördükleri çok farklıdır. Çocuk, klinik ortamda gözlenmeli, çeşitli testler yapılmalı ve aileden ayrıntılı bilgi alınmalıdır. Acil bir durumda sadece anne baba bir konu için danışabilir ama hiçbir şeyin telefonla, msnle, e-maille çözülemeyeceğini bilmelisiniz. Hiçbir sorun klinik gözlem ve değerlendirme yapılmadan tespit edilemez ve doğru yönlendirme ve tavsiyelerde bulunulamaz.
İnternette her okuduğunuz yazıya güvenmeyin!
Sahte doktorların, sözde pedagog ve psikologların sağdan soldan çalarak bir araya getirdiği, kopya yazıları okuyarak çocuğunuza karşı yanlış bir yaklaşım içine girmeyin. En basiti bunlardan ” 2 yaş sendromu”dur. 2 yaş sendromu diye bir şey yoktur. Sendrom bir hastalığın belirtisi veya alt gurubudur. 2 yaşında çocuğun gelişimsel özelliklerinden kaynaklanan davranışlarında değişiklik gözlenebilir. Bunu açıklayamayan, aileyi nasıl yönlendireceğini bilemeyen sözde pedagog ve psikologlar, buna 2 yaş sendromu derler. Çocuk 3 yaşına gelince bu,3 yaş sendromu olur. Sürekli her şey sendromu olarak açıklanır. Ailelerde bunun arkasına sığınır ve çocukta erken teşhis edilecek bir sürü problem ertelenir ve bir bozukluk halini alınca iş işten geçmiş olur.
Çocuğunuz sizin en kıymetli varlığınız ve onu doğru bir uzman götürme sorumluluğunu taşıyorsunuz. Korunmasız çocuklarınızı, çocuk ruh sağlığı hakkında bir bilgisi olmayan sözde uzmanlara götürerek çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmayın.
Pedagogunuzu nasıl seçmelisiniz?
Her alanda kendini uzman gösteren sözde pedagog olup olmadığını anlamak için seçtiğiniz pedagogla ilgili bir araştırma yapın ve randevuya gittiğinizde diploma ve eğitim sertifikalarını sorun. Eğer çelişkili cevaplar veriyorsa çocuğunuzu o ortamdan uzaklaştırın.
Bir pedagog ararken önce internette ön çalışma araştırması yapın!
Bir isme karar verdiniz diyelim. Bu kişinin cv sini dikkatle inceleyin. Hangi üniversite ve bölümlerden mezun olmuş? Cv’de okul ismi ve bölüm ismi vermiş mi, Kendine “uzman pedagogum” diyorsa gerçekten psikoloji alanında yüksek lisans yapmış mı? Cv’de yazdıkları tutarlı mı, abartı mı? Gerçekten söylediği yerlerde çalışmış mı? Gerçekten söylediği sertifika programlarına katılmış mı bunlara dikkat edin.
Bazıları sadece yüksek lisans yaptım yazıyor. Hangi alanda yüksek lisans yapmış araştırın. Arkeoloji alanında yüksek lisans yapmış biri ” pedagog” ismine ” uzman” unvanı koyamaz. Aileler, yüksek lisans yapmış demek ki alakalı bir alanda ki uzman pedagog yazıyor diye bunu araştırma gereği duymuyor.
Mezun olduktan sonra aldığı eğitimlere dikkat edin!
Sadece bir alanda mezun olmuş kafasını psikolojik danışmanlık merkezinden çıkarmayan, hiçbir eğitime katılmayan, yıllar önce öğrendiği bilgilerle aileleri yönlendiren pedagoga dikkat etmelisiniz.
Randevuya gittiğinizde belgelerini sorun!
Randevuya gittiğinizde diplomalarını ve aldığını söylediği sertifikalarını sorun. Eğer bunları gösteremiyor ya da eksik gösteriyor, tutarsız ve telaşlı cevaplar veriyorsa, hemen çocuğunuzu o ortamdan uzaklaştırın, merkezi terk edin ve hakkında gerekli yasal işlemleri başlatın.
Eğer siz bilinçli anne babalar olmazsanız böyle etik çalışmayan, hatta pedagog olmayan dolandırıcıların yanlış yönlendirmesiyle çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atarsınız.
Lütfen pedagogunuzu yalan yanlış internet ilanlarına göre, abartı, gerçek dışı cv’lerle seçmeyin. Unutmayın ona canınızı, çocuğunuzu emanet edeceksiniz.
Çocuğunuz sizin en kıymetli varlığınız ve onu doğru bir uzman götürme sorumluluğunu taşıyorsunuz. Korunmasız çocuklarınızı, çocuk ruh sağlığı hakkında bir bilgisi olmayan sözde uzmanlara götürerek çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmayın. Bu konuda ince eleyin sık dokuyun. Çünkü ruhsal hastalıkların tedavisi kolay değildir. Erken teşhis çocuğun hayatını değiştirir. Bunun içinde mesleğin etik kurallarına uyan, kişisel gelişime açık, çeşitli eğitimlerle bu alanda kendini hep yetiştiren doğru bir pedagogu tercih etmelisiniz.
Doğru bir pedagog seçerek çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmamanız dileğiyle…
Pedagog Psk. Dan. Sevil Gümüş
Kurucu, Çocuk & Ergen Psikolojisi ve Gelişimi Uzmanı
Oyun ve Filial Terapist


'Ana Haber' kategori arşivi
