Seyahat
Akdeniz’in Küçük Cenneti: Kıbrıs
İstanbul’dan sadece bir saat 10 dakika uzaklıktaki Kıbrıs, nedense hep gözlerden uzakta kalmış, tatilcilerin rotasına girmeyi bir türlü becerememişti. Oysa Akdeniz’in en güzel koyları burada. Güneş neredeyse sekiz ay gökyüzünden eksik olmuyor. Gezilecek yerler oldukça fazla. Yemekleri çok lezzetli. Otelleri, tüm Akdeniz kıyılarındaki otellerle yarışacak cinsten. En önemlisi de fiyatlar oldukça ucuz.
Tüm bu avantajlara rağmen, kumarseverler haricinde pek rağbet gördüğü söylenemez.
KKTC gezime Lefkoşa’dan başladım. Aslında kentin yeni bölümü pek cazip görüntüler sunmuyor. Gelişigüzel yapılmış binalar, kentin tarihi dokusuyla hiç uyuşmuyor. Oysa Lefkoşa’nın geçmişi çok eskilere dayanıyor. İÖ yedinci yüzyıla ait Asur kaynaklarında Ledra olarak geçen kentin, Lefkoşa’nın ilk tohumu olduğu öne sürülüyor. İÖ 300 yıllarında, Promely I. Soter’in oğlu Lefkos, kent kalıntılarını yeniden inşa ettirerek buraya kendi adını vermişti. Lefkoşa adının da buradan türediği belirtiliyor.
Kale içindeki daracık sokaklarda, cumbalı evlerin gölgesine sığınarak dolaşmak bana keyif verdi. Sıcağın etkisiyle kimsesizleşen bu sessiz sokaklar, beni hep kentin geçmişine sürüklüyordu. Kudüs’ten kaçıp gelen Tapınak Şövalyeleri’nin gizemi, Venediklilerin vandallığı, yüzyıllar süren Osmanlı egemenliği… Tüm bu dönemlerin izlerine bu küçük meydanlarda ve dar sokaklarda rastlamak mümkün. Örneğin kentin ortasında yer alan Selimiye Camii bunun en güzel örneklerinden biri. 1208 tarihinde Lüziyanlar tarafından inşa edilen St. Sophia Katedrali, 1570 Osmanlı egemenliğinde camiye dönüştürülmüş, 1954′te ise adı Selimiye olarak değiştirilmişti.
Kıbrıs’taki ilk Osmanlı yöneticisi Muzaffer Paşa tarafından 1572 yılında yapılması emredilen Büyük Han’ı, Bursa’daki İpek Han’a veya Urfa’daki Gümrükçü Han’a çok benzetirim. Taştan inşa edilmiş hanın iç bahçe çevresinde 68 oda, 10 dükkân bulunuyor. Üst kattaki odalar hediyelik eşya satan dükkânlara dönüştürülmüş. Alttaki kemerlerin gölgesine ise kahveler sığınmış. Burada soğuk bir limonata içmek, sıcağın sömürdüğü enerjimi geri getirmeye yetti.
Kıbrıs’ta hayat 13:00′ten sonra duruyor. Ta ki güneş gökyüzüne veda edip ağaçların yaprakları biraz kıpırdamaya başlayana kadar. Sonra sokaklar yine canlanıyor. Aslında Akdenizli bir yaşam tarzı bu. Sabahın serinliğinden öğlen sıcağına, akşamın serinliğinden gecenin karanlığına kadar süren bir yaşam. Bu yaşam tarzında öğleden sonralar silinip atılıyor. Veya en güzel rüyalara teslim ediliyor bu sıcak zaman dilimi.
Lefkoşa’nın tarihini arkada bırakıp Beşparmak Dağları’nı aştığımızda, Akdeniz’in laciverdini görünce içimin birden serinlediğini hissettim. Oysa dışarıda aynı sıcak vardı. Hem de rutubetle ıslanıp iyice dayanılmaz olmuş bir sıcaktı bu sefer ki. Girne’ye inmeden önce yolumun üstündeki St. Hilarion Kalesi’ne tırmandım. Üstünde bulunduğu kayayla adeta özdeşleşmiş kaleden Girne’ye bakarken kendimi bir kartala benzettim. Her şeyi yükseklerden gören kartal gibi, Akdeniz’i Girne’den Taşucu’na kadar seyrettim. Zirvenin serin rüzgârından hiç ayrılmak istemedim.
Girne’ye indiğimde, kenti begonvillerin kırmızıya, zakkumların pembeye ve beyaza boyadığını gördüm. Bellapais’te kendimi bohem bir kasabada buldum. Manastırın yıkık duvarlarının üstünden adanın kuzey sahillerini, türkuvaz koylarını seyrettim.
Güzelyurt’ta yeşile doydum. Karpaz’ın türkuvaz koylarında Akdeniz’le kucaklaştım. Gazimağusa’da Haçlıların, Kudüs’e giden hacıların, Cenevizlilerin, Venediklilerin, Osmanlıların izlerini sürdüm.
Akşamlarımı Girne’nin limanında şenlendirdim. Kıbrıs mutfağının lezzetli yemekleriyle damağımı bayram yerine çevirdim. Üç günlük gezimin sonunda mutlu mesut döndüm. Sanırım bundan böyle Kıbrıs’a daha sık gideceğim.
Fotoğraflar: Güray Dere


Seyahat

















