Kadin sagligi, kadin ve saglik, Makyaj, Guzellik bakim, eglence, cocuk bebek, aile ev dekorasyon, kadinmag.com

TANRI VE KÖLE: Bu bir uzaylı yazısıdır!

betul_yuzuncuyil_tavli_yazi_ici_kuytu_kose2

Annemin okumamı yasakladığı tek kitaptı o… Bir arkadaşı, hayatın kördüğüm olmuş anlamını çözmeye çalışırken, Daniken’in o dönem çok ses getiren kitabı ‘Tanrıların Arabaları’nı okumuş ve inanç sistemi yerle bir olmuştu. Bu önlemez değişiminin annemden bana yansıması, “Bu kitaba asla yaklaşmayacaksın!” şeklinde tezahür etti tabii; Biraz daha büyü, sonra okursun… Ve nedense benim için de -her denilenin tersini yaptığım o dönemde bile- korkulacak bir kitap olmuştu ‘Tanrıların Arabaları”. İşte benim Erich von Daniken yasağım o günlerde başladı.

BAŞROLDE İKİ KLİŞE: KADERİN AĞLARI, HAYATIN TESADÜFLERİ

Sonra kader ağlarını ördü tabii. Kim bilebilirdi ki; o ‘yasaklı’ genç kız büyüyüp, bir televizyon kanalında muhabir olarak çalışmaya başlayacaktı… Ve ‘hayat garip tesadüflerle dolu’ ya: Daniken, Türkiye’ye geldiğinde onunla röportaj yapmaya da onu yollayacaklardı…

“Sen git” dediklerinde içimi garip bir korkunun sardığını itiraf etmeliyim…

Röportaj öncesi sıkı bir hazırlık gerekiyor: Hayat hikâyesini öğrenip, yaptığı son röportajları okumanın yanı sıra, yazdığı kitapları da hatmetmek lazım neredeyse. “Tanrıların Arabaları” mı sadece? “Taş Devri Bildiğiniz Gibi Değildi” ve ‘Sonsuzluğun İşaretleri, Nazca’nın Mesajı’nı da bir çırpıda bitirmiştim. Onunla, dünyada yaşam ve uzaylılar üzerine derin, keyifli bir röportaj yaptığımı itiraf etmeliyim. Haber de bir o kadar izlenir olmuştu… Ama ben anneme Daniken’in benim için imzaladığı kitabı hiç göstermedim…

EVRENİN ARDINDAKİ GÖRKEMLİ RUH
Dünya üzerinde hayatı uzaylıların başlattığını ve insanların gelişimini sağladıklarını savunuyordu Daniken. Taş Devri’nde, mağara duvarlarına çizilen resimlerin anlattığı imkânsızlıklara işaret ediyordu. Peru’daki Nazca düzlüğünün üzerinde uçakla defalarca tur atmış, 1200 kare fotoğraf çekmişti; dünyaya inen uzaylıların pist olarak kullandıkları alanları belgeliyordu. Fotoğraflar inanılmazdı kuşkusuz, onun savları da… Ve şöyle diyordu: “Tanrı’ya küfür mü? Ah saçma! Sonunda yaşam zincirinin bitiminde geriye kalacak olan Evren’in ardındaki görkemli ruhtur. Yani: Tanrı…”
Kim bilir belki de Mayaların tüm itirazlarına rağmen, 2012 felaketine olan ilgimin kaynağı da Daniken’in bıraktığı bu tohumdur. Marduk efsanesi kulaktan kulağa yayılırken, ben de bir kitabın içinde sayfadan sayfaya süzülüyordum: 12. Gezegen.

Kitabın yazarı Zecharia Sitchin, bir Sümerolog… Biraz araştırınca, Daniken’in tüm savlarının kaynağının da aslında o olduğunu anladım. Zira Sitchin, Daniken’in hocasıydı… Daniken her geçen gün popülaritesini artırırken, Sitchin perde arkasında karanlığa gömülmüştü…

YOKSA BİZ Mİ APTALLAŞTIK?
Kitap, “dünyanın göksel atalarının varlığını kanıtlayan şaşırtıcı belgeler” vaat ediyordu, bir zamanlar dünyada yaşamış üstün bir ırkın varlığını gözler önüne sermeyi… Nuh Tufanı’na bambaşka bir bakış açısı kazandırıyordu ve tabii Yunan mitolojisine… Bir çırpıda bitirivermiş, Sitchin’i pek çok noktada inandırıcı bulmuştum. Bazı belgeler aklıma yatmıştı; ne yalan söyleyeyim, ben de Mısır piramitlerinin gizemine kapılıyor, neredeyse Taş Devri vakti mağara duvarlarına uçan yaratıkları hangi aklı evvelin çizdiğini merak ediyor, daha yaprak modası sürerken giyinmekten aciz bu insanların neden madencilik yaptığını anlamıyordum. Şu kesindi, arkada bıraktığımız ırkın içinde, günümüz insanından çok ama çok daha zeki olanlar vardı… Zaman ilerledikçe bazılarımız aptallaştı mı? Bu da bir fikir tabii…
Kitabın sonlarında biraz uçtuğunu kabul etmek gerekiyor, ünlü bilim adamının… Zira insanoğlunun, üstün varlıklar tarafından, dünyadaki madenlerde çalışması için yaratıldığı tezini savunuyordu Sitchin.
Çünkü Marduk’un üstün ırkı dünyaya inip köle gibi çalışmayı kabullenememişti. İsyan çıkınca da tanrılar insanı yaratmakta bulmuştu çözümü. İnsan işçi olarak yaratılmış, bir tanrıçanın karnında şekillenmişti. Bir çeşit taşıyıcı annelik… Ve böylece çocuğu yarı tanrı, yarı insan olmuştu.

İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL…
Evet, Sitchin ne kadar uçsa da, insanoğlunun işçi olarak yaratıldığı fikri çok da yabancı gelmiyor bana. Bilakis, hele iş tempomu düşündükçe, özellikle son dönemde, bu fikri kanımın her damlasına işlemiş halde buluyorum. İçimdeki koro Cem Karaca’ya eşlik ediyor:

“Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal, işçisin sen işçi kal…”

Şimdi her maden kazasında, ölüm ocaklarında yitip giden her hayatta, Sitchin’in tezini hatırlıyorum ben. Anlıyorum, kimilerinin neden hep tanrı, kimilerinin de neden hep köle gibi sürdürdüğünü hayatı…

*** “Marduk mu? 2012 felaketi mi? ‘Namannn Tanrım, o da ne ulennn’ mi?”: HAFTAYA!

YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: 2010 yılı Şubat ayında yaşandı. Balıkesir Dursunbey’deki maden ocağında meydana gelen grizu patlamasında 17 işçi yaşamını yitirdi. Aynı ocakta 4 yıl önce de patlama olmuş yine 17 işçi ölmüştü…

Betül Yüzüncüyıl Tavlı
betultavli@gmail.com

Dolandırıcı pedagoglara dikkat!

12 Şubat 2010 Pedagog Sevil Gümüş  
Kategori: Ana Haber

pedagog_sevil_gumus_haber_iciPedagog kime denir? Ne zaman çocuğunuzu pedagoga götürmelisiniz?

Pedagoga gitmek neden bir tabu?

Maalesef günümüzde pedagoga gitmek hala bir tabu. Bir çok aile pedagoga gittiğini çevresinden saklar. Çevresinin kendilerini ya da çocuklarını problemli göreceğini düşünüyor. Oysa bir pedagoga gitmek bu dişçiye, çocuk doktoruna gitmek kadar doğal ve şarttır.

Sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirmek için doğuştan anne baba olma sanatıyla doğmuyoruz. Farkında olmadan çocuğunuza hatalı yaklaşabilir, çocuğunuzun gelişimi ve psikolojisini olumsuz etkileyebilirsiniz. Oysa sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirmek için mutlaka profesyonel bir destek almak gerekiyor.

Bu tabu genç anne babaların sayılarının artmasıyla giderek yıkılıyor. Artık merkezimize sadece çocuğunu büyütürken gelişimi nasıl destekleyebiliriz düşüncesiyle, herhangi bir problem yaşamadan gelen ailelerimizin sayısı giderek artı. Böylece sorunlar yaşamadan önüne geçmiş oluyoruz.

Sevgili Anne Babalar, Çocuğunuzu büyütürken bir pedagoga gitmekten utanmanıza, sıkılmanıza gerek yok. Özellikle 0-6 yaşta çocuklarınızın sağlıklı ve mutlu gelişimi için pedagog danışmanlığında çocuğunuzu yetiştirmeli ve gelişimi desteklemelisiniz. O-6 yaşta her yaşta bir defa pedagoga gelişimi kontrol etmeniz ve gelişimini desteklemek için tavsiyeler almanız ilerdeçıkabilecek bir çok problemin önüne geçer ve defalara pedagog ve çocuk psikiyatristine gitmenize gerek kalmaz. Pedagoga sorun yokken giderek sorunların çıkışını önleyebilirsiniz.

Dolandırıcı pedagoglara dikkat edin! Çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmayın!

Diğer taraftan pedagoga gitmeye karar verirseniz doğru bir pedagog bulmanız da çok önemli. Çünkü internet dünyası sahte pedagoglarla dolu. “Çocuğunuzu pedagoga götürmeden önce pedagogun görev ve sorumluluklarını bilmeli ve bu mesleğin etik kurallarına uygun çalışan, doğru pedagogları tercih etmelisiniz. Aksi takdirde işini doğru yapmayan, her alanda uzman olduğunu düşünen sözde pedagoglara giderek, çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmış olursunuz. Öncelikle Pedagog Kime Denir bunu açıklamak istiyorum.

Pedagog kime dedir?

Eski yunanca ve latince de Pedagog: Paidagogos’dan gelir. Anlamı çocukları, onlara eğitim vermekle görevli öğretmene götürmekle yükümlü köle. Oysa Pedagogu en iyi tanımlayacak kelime çocuk psikolojisi eğitmeni ve çocuk psikologu olmalıydı. Çünkü Pedagog ne sadece bir Psikolog, ne sadece bir Eğitimci; Çocuk Psikologu ve Eğitimcisi diyebiliriz. Çünkü psikoloji ile eğitim birbirinden ayrılmaz.

Türkiye’de Pedagoji Bölümü 1982 Yılında kapandı ve Devlet, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü mezunlarını Pedagog olarak atıyor. KPSS sınavına giren her Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü mezununu pedagog olarak atanmaktadır. Fakat yeterli bir pedagog mudur ve gerçekten çocuk psikologu ve eğitimcisi diyebilir miyiz bu tartışılır.

Pedagoji Bölümünün kapanmasıyla onun yerini alan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümün de sadece çocuk psikoloji ve eğitimine yönelik dersler verilmiyor. Genel psikoloji ve rehberlik dersleri de veriliyor. Birkaç tane çocuk psikolojisi ve eğitimi alanında ders almakla pedagog olmak mümkün değildir. Bu nedenle yeterli bir pedagog olabilmek için sadece bu alandan mezun olmakta yeterli değildir.

Nasıl yeterli bir pedagog olunur?

Pedagog: Çocuk Psikolojisi, Gelişimi ve Eğitimi uzmanıdır. Maalesef Türkiye de pedagog yetiştiren Çocuk Psikolojisi ve Gelişimi Bölümü yok ve bu nedenle pedagog olmak isteyenler hem psikoloji, hem de gelişim ve eğitim alanından iki alandan da mezun olmalı veya bu alanlarda yüksek lisans yapmış olmalıdır. Yani hem çocuk psikolojisi alanından mezun olmalı veya yüksek lisansı bu alanda yapmış olmalı, hem de çocuk gelişimi ve eğitimi alanında lisans veya yüksek lisans yapmış olmalıdır. Sadece Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olmuş, birkaç çocuk psikoloji dersi almış biri çocuğunun eğitimi ve gelişiminden anlayamaz. Sadece çocuk eğitimi ve gelişimi alanında mezun olan biri zaten hiçbir şekilde pedagog olamaz.

Yeterli bir pedagog olmak için Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Okulöncesi Eğitimi gibi bölümlerden birinden en azından 4 senelik bir lisans eğitimi almış olmak veya bu alanlardan birinde yüksek lisans yapmış olmak gerekiyor. Bunların yanı sıra yeterli bir pedagog olmak için çocukların bulunduğu ortamda (okul, hastane, klinik) çalışarak çocukları kitaptan değil, gerçek hayatta tanımış ve yeterli tecrübe kazanmış olmak ve alanla ilgili eğitimlere katılarak, bu alanda otorite profesörler den süpervizyon almak gerekiyor. Sadece Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olup, çocuk psikoloji ve eğitimi alanında yüksek lisans yapmadan, süpervizyon almadan pedagog olmak kesinlikle mümkün değil.

Lütfen gideceğiniz pedagogu titizlikle seçin. Bu mesleği suistimal eden birçok uzman internetin gücünü kullanarak kendilerini çocuk psikolojisi ve eğitimi uzmanı olarak gösteriyor. Çocukları, aldığı birkaç dersle tanıyan, bu alanda yüksek lisans yapmayan, yetişkinlerle çalışırken çocuklara da bakabilirim diyen, alanın etik kurallarına uymayan birçok sözde pedagog var. Hatta bazılarının Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü Diploması da yok.

Pedagogun görev ve sorumlulukları nelerdir?

Pedagog çocuk psikolojisi, gelişimi ve eğitimi uzmanıdır. Pedagog çocuk doktoru değildir. Yüksek lisansını bu alanda yapmışsa Uzman Pedagog denir. Doktorasını bu alanda yapmışsa Dr. Unvanı alabilir.

Pedagoga gitmekten korkmayın! Pedagogun görevi; çocuğunuzla yaşadığınız problemlerde size rehberlik etmek, çocuğunuzun gelişimi kontrol etmek ve hayatında her şey yolunda mı bu konularda sizi yönlendirmek. Çocuğunuzun bir problemi olsun olmasın, özellikle 0-6 yaşta 6 ayda bir pedagoga giderek çocuğunuzun gelişimi kontrol ettirmelisiniz. Kulaktan duyma sözlerle “çocuktur bu geçer demek”, erken fark edilerek çözülebilecek bir sorunun gelişim geriliği veya ruhsal bir hastalık halini almasına neden olabilir. Bilinçli anne baba olmak için pedagog rehberliğinde çocuğunuzu büyütmeniz çocuğunuzun hayatını değiştirecektir.

Pedagog, çeşitli terapi teknikleri ve özel ilgi ve eğitimle çocuğun yaşadığı sorunları çözmer ve aileye rehberlik eder ama çocukların ruhsal bozukluklarını tek başına tedavi edemez. Ne bir pedagog, ne de bir psikolog çocukların yaşadığı ciddi ruhsal ve gelişimsel bozuklukları tek başına tedavi edebilir.

Pedagog, çocuk psikiyatristiyle işbirliği içinde çalışmak zorundadır!

Eğer pedagog çocukta bir psikiyatrik bozukluktan veya hastalıktan şüphe ediyorsa hemen işbirliği içinde çalıştığı çocuk psikiyatriste yönlendirir. Hiçbir pedagog, psikolog tanı koyamaz, ilaç yazamaz ve dolayısıyla tek başına çocuğu tedavi de edemez. Pedagog bir bozukluktan şüphe ederse çocuk psikiyatristine yönlendirmek zorunda olduğu için bir çocuk psikiyatristinden eğitim ve süpervizyon almalı ve işbirliği içinde çalışılmalıdır. Bir psikiyatristle işbirliği içinde çalışmayan pedagog aileleri doğru yönlendiremez. Pedagog seçerken bunlara dikkat etmelisiniz.

Pedagoga ve çocuk psikiyatristine gitmekten korkmayın!

Çocuk psikiyatristi çeşitli testlerle ve klinik gözlemleri doğrultusunda bir bozukluk varsa bunun tanısını koyar ve bir tedavi planı düzenler. Tedavi ilaç ve terapiyle birlikte olacaksa çocuk psikiyatristi, çocuğu terapi alması için tekrar pedagoga yönlendirebilir ve bu hastayı takibe alır. Bu çocukla, pedagog çocuk psikiyatrisinin gözetiminde, işbirliğiyle çalışabilir

Ayrıca pedagogtan, çocuk psikiyatristinden korkacak bir durum yoktur. Çocuk ne kadar erken tanı alırsa, o kadar kolay tedavi edilir. Geç kalındığında bir problem farklı bir gelişimsel geriliğe ve bozukluğa, o da yetişkinlikte ortaya çıkacak çeşitli kişilik bozukluklarına neden olabilir. Mesleğin etik kurallarını bilmeyen; bir piskiyatristle işbirliği içinde çalışmayan, çocukların ruh sağlığı ve çocukluk dönemi ruhsal bozukluklar ve hastalıklar hakkında hiçbir şey bilmeden, kendi başına bu hastalığı tedavi edeceğim diye sizi defalarca çağıran, sözde pedagog ve psikologlara dikkat edin.

Dolandırıcı bir pedagogu nasıl anlarsınız?

Anadolu üniversitesi, Okulöncesi Eğitimi Bölümü, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü, Anaokulu Öğretmenliği Bölümünü mezunları, pedagog veya çocuk psikolojisi ve gelişimi uzmanı olamaz!

Anadolu üniversitesi, Okulöncesi Eğitimi Bölümü, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümünü, Anaokulu Öğretmenliği Bölümünü bitirenler ” Anaokulu Öğretmeni” olarak çalışabilirler. Bu bölümlerden mezun olanlara ne pedagog, ne de çocuk gelişimi uzmanı nedir. Bu alanlardan mezun olup günümüzde çok moda olan bir kaç haftalık yaşam koçluğu dersi alıp kendilerini çocuk gelişimi ve psikolojisi uzmanı olarak tanıtıp, hatta merkez açan sözde uzmanlara dikkat edin. Bu sözde uzmanlar bırakın pedagogun, çocuk psikiyatristinin uzmanlık alanına giren hastalıklara, gelişimsel bozukluklara bile bakıyor ve çocukların hayatıyla oynuyor.

Bu alanda eğitim almamış, satın aldığı sertifika ve diplomayla pedagog olduğunu düşünenler var!

Yüksek lisansını ve doktorasını bu alanda dışında yapmış (mesela matematik öğretmenliği veya eğitimi) sonra yurtdışından uzaktan eğitimle bir psikoloji sertifikası veya diplomasını parayla alarak kendini psikiyatrist, pedagog, psikolog olarak tanıtan hatta isminin başına Assoc. Prof. veya Dr. Unvanı bile koyan sözde uzmanlar var. Bütün bunlar internetin gücü ve halkımızın bu konuda bilinçsiz olmasından kaynaklanıyor. Nasıl olurda doktora eğitimini başka alanda yapmış bir insan pedagoji ve psikoloji alanında aldığı bir sertifikayla bu alanda profesör doktor olabilir. Bu kişi internette her yerde ilan vererek, hatta kendine psikolojik danışmanlık merkezi açarak işine yapmaya (çocukların ruh sağlığıyla oynamaya) devam ediyor. Özel pedagog, psikolog, psikiyartist, özel öğretmen diye google araştırınca sözde pedagogları göreceksiniz.

İnternetteki sağlık sitelerine kayıtlı sözde pedagoglara dikkat edin!

İnternette birçok doktor sitesinde, sağlık platformlarında uzman olarak kendilerini kaydedip, buradan ailelerin sorularını sağdan soldan okuduklarıyla, bir uzman gibi yanıtlayıp aileleri yanlış yönlendiren uzmanlar mevcut. Maalesef bu sağlık ve eğitim platformlarını, sitelerini hazırlayanların bu alanla bilgisi olmadığı için herkes bu sitelere kolayca üye olabiliyor. Bu site yetkilileri, bu uzmanların etik çalıp çalışmadığını denetlemiyorlar. Bu site sahiplerini uyarmama rağmen aynı uzmanlar listede kalmaya devam ediyor. Burada görev size düşüyor: cv sini okumadan, cv sinde yazanların gerçek olduğunu anlamadan, bırakın bu uzmanların merkezlerini ziyaret etmeyi, soru bile sormayın. Aksi takdirde çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmış olursunuz.

İnternetin gücünü kullanan, etik çalışmayan uzmanlara dikkat edin!

Maalesef Türkiye’de bu konuda hiçbir kanuni yaptırım yok. Özellikle internettin gücü kulan, işini etik yapmayan birçok pedagog olduğu gibi, pedagog olmadığı halde kendini ailelere pedagog olarak tanıtan dolandırıcılar bile, rahatça kendini pedagog olarak gösteriyor ve aileleri ve çocukları yanlış yönlendirebiliyor. Danışanlarımdan biri internetten bularak böyle bir dolandırıcı, sözde pedagoga gitmiş. Aile, ilk görüşmede diplomalarının olması ve çelişkili cevaplardan bu kişinin pedagog olmadığını anlamış. Hatta bu sözde uzman kendine ben psikiyatristim bile demiş. Maalesef görüşme sırasında çocuğa bir travma yaşatmış. Bu travma sonrası bana geldiler. Şimdi ise bu aile sözde uzman hakkında dava açtı. Hiç kimsenin çocukların ruh sağlığını tehlikeye atma hakkı yoktur.

Lütfen çok dikkatli olun. Her şey internet olmuş ve aileler internetin gücüyle dolandırılmaktadır. Sahte diploma düzenleme, onu internet ortamında yayama, abartı cv düzenleme ve yanlış cv bilgileri bütün bunlara aldanmayın.

Bir uzman yüksek lisans yapmadığı ve eğitim almadığı alanlarda uzman olduğunu söyleyebilir!

En önemli konu bir uzmanın birden fazla uzmanlık alanında kendini uzman ilan etmesidir. Bir pedagog, hem özel eğitim uzmanı, hem dil ve konuşma bozuklukları uzmanı, , hem dikkat eksikliği hiperaktivite uzmanı gibi birçok dalda eğitim almadan uzman olamaz. Pedagog bu sorunlarla gelen danışanlarını bu alanda uzman kişilere yönlendirebilir. Bir kişi farklı alanlarda uzmanım diyorsa, o uzmanlık alanındaki yüksek lisans diplomasını ve eğitimini sorun. Bu tür kişiler internetteki anahtar kelime gücünü kullanmaktadırlar. Her konuda sorun yaşayan aileler önce bana gelsin diye tüm alanlarda uzman olduğunu yazmaktadırlar. Ayrıca uzmanlıkları dışındaki alanlarda, sağdan soldan çalıp, kopyalayıp yapıştırdıkları yazıları internete koyarak, ailelerin kendilerine gelmeleri için çaba harcamakta ve özellikle eğitim seviyesi düşük aileleri tuzağa düşürmektedirler.

Ayrıca telefonla, e-maille, msnle danışmanlık hizmeti veriyorum diyenlerden uzak durun!

Uzmanın böyle bir hizmet sunması, uzman hakkında ilk izlenimi veriyor ve çocuk psikolojisi ve gelişimi hakkında hiçbir şey bilmediğini ortaya çıkıyor. Telefonla, msnle, maille terapi, yetişkin terapisinde son günlerde internetin gelişmesiyle moda olan bir danışmanlık şeklidir. Buna terapi demiyorum sadece terapiye gelmeden önceki ön görüşme, danışma diyorum. Yetişkinlerde de pek işe yaramayan bir teknik. Eğer danışan yurtdışında veya şehir dışındaysa, acil bir durumda danışmak için telefonla, msnle, e-mail ile danışmanlık hizmeti sunulabilinir.

Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu değildir. Asla bir çocuğa telefonla, msnle, maille terapi uygulanamaz. Çünkü çocuk yetişkin gibi duygu ve düşüncelerini dile getiremez. Aile de durumu objektif anlatamaz. Ailenin gördükleri çok farklıdır, uzmanın sağlıklı bir değerlendirme sonucu gördükleri çok farklıdır. Çocuk, klinik ortamda gözlenmeli, çeşitli testler yapılmalı ve aileden ayrıntılı bilgi alınmalıdır. Acil bir durumda sadece anne baba bir konu için danışabilir ama hiçbir şeyin telefonla, msnle, e-maille çözülemeyeceğini bilmelisiniz. Hiçbir sorun klinik gözlem ve değerlendirme yapılmadan tespit edilemez ve doğru yönlendirme ve tavsiyelerde bulunulamaz.

İnternette her okuduğunuz yazıya güvenmeyin!

Sahte doktorların, sözde pedagog ve psikologların sağdan soldan çalarak bir araya getirdiği, kopya yazıları okuyarak çocuğunuza karşı yanlış bir yaklaşım içine girmeyin. En basiti bunlardan ” 2 yaş sendromu”dur. 2 yaş sendromu diye bir şey yoktur. Sendrom bir hastalığın belirtisi veya alt gurubudur. 2 yaşında çocuğun gelişimsel özelliklerinden kaynaklanan davranışlarında değişiklik gözlenebilir. Bunu açıklayamayan, aileyi nasıl yönlendireceğini bilemeyen sözde pedagog ve psikologlar, buna 2 yaş sendromu derler. Çocuk 3 yaşına gelince bu,3 yaş sendromu olur. Sürekli her şey sendromu olarak açıklanır. Ailelerde bunun arkasına sığınır ve çocukta erken teşhis edilecek bir sürü problem ertelenir ve bir bozukluk halini alınca iş işten geçmiş olur.

Çocuğunuz sizin en kıymetli varlığınız ve onu doğru bir uzman götürme sorumluluğunu taşıyorsunuz. Korunmasız çocuklarınızı, çocuk ruh sağlığı hakkında bir bilgisi olmayan sözde uzmanlara götürerek çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmayın.

Pedagogunuzu nasıl seçmelisiniz?

Her alanda kendini uzman gösteren sözde pedagog olup olmadığını anlamak için seçtiğiniz pedagogla ilgili bir araştırma yapın ve randevuya gittiğinizde diploma ve eğitim sertifikalarını sorun. Eğer çelişkili cevaplar veriyorsa çocuğunuzu o ortamdan uzaklaştırın.

Bir pedagog ararken önce internette ön çalışma araştırması yapın!

Bir isme karar verdiniz diyelim. Bu kişinin cv sini dikkatle inceleyin. Hangi üniversite ve bölümlerden mezun olmuş? Cv’de okul ismi ve bölüm ismi vermiş mi, Kendine “uzman pedagogum” diyorsa gerçekten psikoloji alanında yüksek lisans yapmış mı? Cv’de yazdıkları tutarlı mı, abartı mı? Gerçekten söylediği yerlerde çalışmış mı? Gerçekten söylediği sertifika programlarına katılmış mı bunlara dikkat edin.

Bazıları sadece yüksek lisans yaptım yazıyor. Hangi alanda yüksek lisans yapmış araştırın. Arkeoloji alanında yüksek lisans yapmış biri ” pedagog” ismine ” uzman” unvanı koyamaz. Aileler, yüksek lisans yapmış demek ki alakalı bir alanda ki uzman pedagog yazıyor diye bunu araştırma gereği duymuyor.

Mezun olduktan sonra aldığı eğitimlere dikkat edin!

Sadece bir alanda mezun olmuş kafasını psikolojik danışmanlık merkezinden çıkarmayan, hiçbir eğitime katılmayan, yıllar önce öğrendiği bilgilerle aileleri yönlendiren pedagoga dikkat etmelisiniz.

Randevuya gittiğinizde belgelerini sorun!

Randevuya gittiğinizde diplomalarını ve aldığını söylediği sertifikalarını sorun. Eğer bunları gösteremiyor ya da eksik gösteriyor, tutarsız ve telaşlı cevaplar veriyorsa, hemen çocuğunuzu o ortamdan uzaklaştırın, merkezi terk edin ve hakkında gerekli yasal işlemleri başlatın.

Eğer siz bilinçli anne babalar olmazsanız böyle etik çalışmayan, hatta pedagog olmayan dolandırıcıların yanlış yönlendirmesiyle çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atarsınız.

Lütfen pedagogunuzu yalan yanlış internet ilanlarına göre, abartı, gerçek dışı cv’lerle seçmeyin. Unutmayın ona canınızı, çocuğunuzu emanet edeceksiniz.

Çocuğunuz sizin en kıymetli varlığınız ve onu doğru bir uzman götürme sorumluluğunu taşıyorsunuz. Korunmasız çocuklarınızı, çocuk ruh sağlığı hakkında bir bilgisi olmayan sözde uzmanlara götürerek çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmayın. Bu konuda ince eleyin sık dokuyun. Çünkü ruhsal hastalıkların tedavisi kolay değildir. Erken teşhis çocuğun hayatını değiştirir. Bunun içinde mesleğin etik kurallarına uyan, kişisel gelişime açık, çeşitli eğitimlerle bu alanda kendini hep yetiştiren doğru bir pedagogu tercih etmelisiniz.

Doğru bir pedagog seçerek çocuğunuzun ruh sağlığını tehlikeye atmamanız dileğiyle…
Pedagog Psk. Dan. Sevil Gümüş

Kurucu, Çocuk & Ergen Psikolojisi ve Gelişimi Uzmanı
Oyun ve Filial Terapist

Çocukta kardeş kıskançlığı

18 Ocak 2010 KadinMag  
Kategori: Bebek & Çocuk

aglayan_cocukKardeşi doğduğundan beri çocuğunuza bir hal oldu. O uyumlu çocuk gitti, yerine sürekli problem çıkaran biri geldi sanki.

Çocuğunuz son zamanlarda içine mi kapandı? Onu parmağını emerken mi görüyorsunuz? Doğduğunda çok sevdiği kardeşini artık istemediğini mi söylüyor? Bu belirtilerden onun kardeşini kıskandığını anlamak zor değil. Amerikan Hastanesi Pediatri Bölümü’nden Pedagog Güzide Soyak, kardeş kıskançlığının normal bir duygu olduğunu, ancak her çocukta aynı oranda görülmediğini söylüyor.
Kardeş kıskançlığı her çocukta ve aynı oranlarda görülmeyebilir. Çocuklar arasındaki yaş farkı ne kadar yakın olursa, özellikle küçük yaş döneminde daha yoğun yaşanabilir. Anne-babanın tutumları, cinsiyet, yaş faktörü  sıkıntıların boyutunda etmen olur.  Çocuk, kendisinin daha az sevildiğini düşünür. Eğer çocuklar arasındaki yaş farkı 2.5 / 3 yaştan az ise bu daha yoğun yaşanır.

HER ÇOCUĞUN KİŞİLİĞİ FARKLIDIR
- Anne ve babalar ne kadar eşit davranırlarsa çatışmanın o kadar az olacağını sanırlar. 5 yaş ile 10 yaşın ihtiyaçları ve bunların çözümünde kullanılan yöntemler aynı olamaz. Çocukların yaş dönemlerine uygun iletişim kurmak gerekir.
- Tartışmaların olması olağandır. Ebeveynler buna müdahale ederse, çocukların sorunla baş etme becerilerinin gelişmesini engellemiş olurlar. Fiziksel zarar vermedikleri ve birbilerinin haklarını yemedikleri sürece müdahale edilmemeli, haklı ve haksız ayırımı yapılmamalı.
- Kıskançlığı yoğun yaşayan çocukla ilgili, günlük işlerde onun da seçebileceği bir yakından yardım istenmeli. Kardeşin olmadığı baş başa geçirilen saatler de planlanmalı.
- Kardeş bile olsalar her çocuğun kişiliği farklıdır. Farklılıklarına saygı gösterilme-li, kızmak yerine düşünceleri dinlenmeli.
- Ev içi ve kardeşle ilgili günlük sorumluluklar verin ve yerine getirdiğinde övün.
- Yeni bir kardeş gelme aşamasında eşyalarını onun izni olmadan bebeğe vermeyin.
-  Üç yaşındaki bir büyük kardeş, bebeğin canlı olduğunu ve ona zarar verebileceğini bilemez, ilgisine gösterilen tepkiye   öfkelenir. Olumlu ya da olumsuz tutumlar geliştirir.
-Anne ve baba, çocuklarla ilgili iş paylaşımı yapmalı. Anne, bebeği emzirirken baba da büyük çocuğun giysisini değiştirebilir.

PÜRÜZSÜZ İLİŞKİ BEKLEMEYİN
Prof. Dr. Yankı Yazgan
Kardeşler arasındaki çekişmeler son derece doğaldır. Kardeşler arasında pürüzsüz ve mükemmel ilişki beklentisi gerçekçi değildir. Bazı çocukların ihtiyaçları, klasik bir anne-baba yaklaşımıyla karşılanamayacak derecede yoğun olabilir; ihtiyaçlarını ne kadar karşılarsanız karşılayın bunu hissetmekte zorlanan çocuklar vardır. Bu durumlarda da çocuk psikolojisi konusunda uzman olan bir kişiye danışmak yararlı olacaktır.

‘ABİ/ABLA VURGUSU YAPMAYIN’
Uzman Psikolojik Danışman Yael Profeta
Kardeş kıskançlığı olarak adlandırılan durum, her anlamda beslenmek için kullanılan kaynağın paylaşılmasıyla ilgili sıkıntıdan doğar. Kendisine daha az sevgi, ilgi, zaman kalacağını düşünen çocuklar, hırçınlık, öfke patlamaları, ağlama krizleri,  uyku problemleri, içe kapanma, alt ıslatma, dışkı kaçırma, tırnak yeme gibi birçok davranış problemleri gösterebilir. Tepki gösteren çocuğa, ebeveyn, ‘tek ve biricik’ olduğunu hissettirebilmelidir. Bazen küçük kardeşin yorucu olduğu, çok ağladığı vs. gibi ufak şikayetlerde bulunulabilir. Çocuk kardeşin bakımına katılabilir, ama istemiyorsa zorlanmamalı ve ‘abi / abla’ vurgusu da fazla yapılmamalıdır. Baş edilemeyen durumda mutlaka bir uzmana götürülmelidir.

59 yaşında ve doğum yapma izni aldı

18 Ocak 2010 admin  
Kategori: Hamilelik

susan_İngiltere’de 59 yaşındaki Susan Tollefsen tüp bebek tedavisiyle ülkesinde hamile kalmak için gerekli izni alan 50 yaş üstü ilk kadın oldu.

The London Women’s Clinic isimli özel klinik, ilk çocuğunu 2008’de Rusya’da doğuran Susan’ın ikinci kez anne olması için yardım teklif etti.

Ülkede özel kliniklerde dahi 50 yaş üstü kadınlara tüp bebek tedavisi verilmiyor. Ancak Londra’daki The London Women’s Clinic yönetimi geçen perşembe günü Tollefsen’a tüp bebek tedavisi  uygulanabileceğine dair karar aldı. Tollefsen “Benim yaşımdaki diğer kadınlar da tüp bebek tedavisi ile bunu yapabilmeli” dedi.

Onun sesi duyuldu, ya diğerleri…

18 Ocak 2010 Yasemin Saraç  
Kategori: Ana Haber, Yaşam

yasemin_sarac“Annecim, nerdesin? Seni göremiyorum… Beni bırakıp gitme…”

“Yavrum… Yavrum enkazın altında kaldı… Karanlıktan korkar o… Daha önce hiç benden ayrı kalmadı ki! Şimdi ne çaresiz, ne yalnız hissediyordur kendisini… Neden sanki ben de onun yanında kalmadım ki!”

Haiti 5 Ocak Salı günü 7 büyüklüğündeki depremle sarsıldığında, yalnız yer değil, yürekler de sarsıldı… Artık asla depremden önceki gibi olmayacak hayatlar…

Yukarıdaki diyaloglar belki tam olarak böyle yaşanmadı… Ama hislerin aşağı yukarı bu olduğuna eminim…

Depremden 2 gün sonra 2 yaşındaki Redjeson Hausteen Claude’un, enkaz altından çıkarıldığında annesini gördüğü andaki fotoğrafı, tüm o ölümün soğuk nefesini çağrıştıran deprem fotoğraflarının arasından umut ışığı gibi parlıyordu televizyonlarda ve gazete sayfalarında…

KAVUŞMA ANI…
Belli ki çok korkmuştu karanlığın altında… Ne olduğunu bile anlamayacak kadar minikti yüreği… Ama o pek çok yaşıtından daha şanslıydı… 2 gün sonra da olsa annesine kavuştu. Kavuşma anı 2 gün sonra Haiti’de ilk kez mutluluk gözyaşlarının akmasına neden oldu.

Anne, çocuğuna ne olduğunu bilmeden geçen o uzuuuuuuuun 2 günün ardından çocuğuna kavuşmanın mutluluğunu yaşarken, bebeği yeniden güvenli kollara kavuşmuş olmaktan dolayı rahatlamıştı.

Bazı yaralanmalar sıcağı sıcağına hissedilmez… Haiti’de de daha yara sıcak… Birçok insan, o yardım çalışmaları için çeşitli ülkelerden gelenler gittiğinde farkına varacak gerçeğin… Acısıyla baş başa kaldığında…

Her şeye sıfırdan başlanacak. Sevdiklerini enkazın altında bırakanlar belki sıfırdan başlamaya değer bir şey bulamayacak hayatında… Ama sevdikleri yanında olanlar kendilerini daha şanslı sayıp yollarına devam edecekler…

10 YIL ÖNCE… 10 YIL SONRA…
Tıpkı 10 yıl önce bizde yaşanan depremin ardından yaşananlar gibi…

Hayat orada durmadı, devam etti…

Ama depremi bizzat yaşayan, sevdiklerinden bu deprem yüzünden ayrı kalanlar, tamamlayamadı hayatlarını… Hep bir şeyler eksik kaldı…

Kimi, yıkıntıların altında kalan fotoğraf albümleri gibi dağıldı gitti… Kimi zor da olsa tutundu hayata, vücutları ve kalpleri yarım olsa da…

Şimdi hayata tutunma ya da dağılma sırası onlarda…

Dünyanın öbür ucundaki bu minik ada ülkesinde…

Sevgiyle kalın…

Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com

Heidi Klum bebeğiyle alışverişte

11 Ocak 2010 KadinMag  
Kategori: Dünya

Alman model Heidi Klum üç aylık bebeği Lou ile ABD’nin Los Angeles kentinde görüntülendi. İngiliz şarkıcı Seal ile evli olan Klum, bebeği Lou Samuel’i bebek arabası yerine kucağında taşımayı tercih etti. Ünlü mankenin 10 kilo verdiği gözlemlenirken, doğum öncesi kilosuna dönmesine çok az kaldığı yorumu yapıldı.


Bebekler ne kadar uyumalı?

08 Ocak 2010 KadinMag  
Kategori: Bebek & Çocuk

bebek1Sağlıklı bir bebeğin ihtiyaç duyduğu en önemli şey; kaliteli bir uyku…

Bir bebeğin huzurlu şekilde uyuduğunu görmek kadar güzel bir şey yoktur. Fakat bu yeni ebeveynlerin çok fazla görmedikleri bir manzaradır, özellikle de bebeklerinin ilk aylarındaki geceleri.

Bir bebeğin tüm gece uyuması her yeni ebeveynin ulaşmaya çalıştığı bir aşamadır. Kısa süre sonra her gece sıcak banyolar, kabarık pijamalar ve resimli hikâyelerin pek çok kez okunması ailenin rutini ve aynı zamanda sevilen bir aile geleneği haline gelecektir.

Konu uyumaya ve kendi bebeklerine geldiğinde ebeveynlerin pek çok sorusu vardır. İlk ve en önemli olanı şudur: Bebeğimin ne kadar uyumaya ihtiyacı var?

İşte bazı genel öneriler!

Yaşlarına göre ihtiyaç duydukları yaklaşık uyku miktarı

Yeni doğan ›Günde 16 - 18 saat

3 hafta › Günde 15 - 18 saat

6 hafta › Günde 15 - 16 saat

4 ay › 9 - 12 saat artı iki kısa uyku (her biri 2 – 3 saat)

6 ay › 10 - 11 saat artı iki kısa uyku (her biri 2 – 3 saat)

9 ay › 10 - 12 saat artı iki kısa uyku (her biri 1 – 2 saat)

1 yaş › 10 - 11 saat artı bir – iki kısa uyku (her biri 1 – 2 saat)

18 ay › 10 - 12 saat artı genellikle bir kısa uyku (1 - 2 saat)

2 yaş › 11 - 12 saat artı bir kısa uyku (1 - 2 saat)

3 yaş › 10 - 11 saat artı muhtemelen bir kısa uyku (2 saat)

Bebeğin sağlık durumunu hamile kalmadan öğrenin

04 Ocak 2010 admin  
Kategori: Hamilelik

Bebeğin sağlık durumunu hamile kalmadan öğrenin

Bebeğin sağlık durumunu hamile kalmadan öğrenin

Tüp bebek yöntemiyle anne-baba olmayı seçen çiftler, doğacak bebeklerinin, ileride sağlık problemi yaşayıp yaşamayacağını, embriyo daha labaratuvar ortamındayken öğrenme şansına sahip oluyor 
Çalışmalarını

Yale Üniversitesi’nde sürdüren Türk Doktor Emre Seli, bu konudaki son yenilikleri anlattı:

Kadınların hamilelik döneminde yapılan testlerle, doğacak bebeğin sağlıklı olup olmadığı anlaşılıyor. Bu, henüz hamilelik gerçekleşmeden anlaşılabilecek mi?
Evet, bu konuda ciddi çalışmalarımız var. Hatta Japonya ve Avusturalya’da uygulandı ve son derece başarılı oldu. Üç buçuk yıldır bunun üzerinde çalışıyoruz. Tüp bebek uygulamaları sırasında kadının yumurtaları ve erkeğin spermleri laboratuvarda birleştiriliyor. Ortaya çıkan embriyonun kaliteli olup olmadığını, embriyologlar gözleriyle değerlendiriliyorlar. ‘Bu güzel görünüyor, bunun şekli iyi’ diye yorum yapıyorlar. Embriyolar, yani insanın ilk hücreleri daha anne karnına girmeden güzellik yarışmasına çıkıyor. Ama bu değerlendirmenin ne kadar doğru olabileceği tartışılır, çünkü şekli güzel olan bir embriyo sağlıksız da olabilir. İşte bununla ilgili bir çalışma yaptık. Daha embriyo anne karnına verilmeden, o embriyodan hamilelik elde edilip edilmeyeceği ve sağlıklı olup olmayacağı anlaşılabilecek. Uygulamaların çoğu başarılı oldu. Bu yöntemle, Down Sendromu gibi kromozom bozukluklarının embriyo transferi öncesinde saptanabilmesi için çalışıyoruz.

Günümüz kadını 40 yaşındayken 30 yaşında gibi gösterebiliyor ama yumurtaları, yani doğurganlıkları, görünüşleri gibi genç kalamıyor, neden?
40 yaşında bir kadının yumurtalıkları yine 40 yaşındadır. Ama 40 yaşında bir erkeğin spermi üç-dört günlüktür. Çünkü kadınlar, yumurtalarını annelerinin karnındayken yapıyor ve daha sonra yeniden yapamıyor. Yapmış olduğu yumurtalardan yaklaşık bir milyon tane oluyor. Bunları, her ay yirmi beşer olarak harcıyor. Menopoza geldiğinde ise hiç kalmamış oluyor. Kadının yaşı ilerledikçe yumurtalarının sertliği azalıyor. Ayrıca, o yumurtalardan ortaya çıkacak embriyoların anormal olma riski artıyor. Bu ikisinin de moleküler nedeni araştırılıyor ama nedeni bilinmiyor. Üremeyle ilgili iki sınırdan biri bu. Çünkü diğer kısırlık nedenlerinin çözümünü bulduk. Erkek kısırlığında, erkeğin ürettiği spermlerden birini bir testisten alıp yumurtanın içine enjekte ediyor ve çok başarılı bir hamilelik elde ediyoruz. Aynı şekilde kadınların embriyoyu taşımakta kullandığı tüplerinde bir blok olursa, yine yardımcı teknikleri kullanarak başarıyla hamilelik sağlayabiliyoruz. Bir tek kadınların yumurtalarının yaşlanmasını çözemedik.

Tıp hızla gelişiyor, kadının yumurtalarının yaşlanmasını durdurabilecek mi?
Dört yıldır bununla ilgili çalışmalar yapıyoruz ve bir gen bulduk. Fare deneyleri tamamlandı. Öyle bir gen bulduk ki; o geni çıkartınca farenin yumurtalıkları ölüyor. Yani yumurtanın sağ kalabilmesi için bu genin varlığı önemli! Genin olması için yumurtaların sağlıklı olması gerekiyor. Bunu insanlarda uygulamak için önümüzde uzun bir yol var ama bir gün olacak…

Yani o geni verince yumurtalar kadının vücudunda daha uzun süre saklanabilecek mi?  Evet, olabilir.

Başkasının yumurtasıyla hamile kalan kadınlar sonradan sorun yaşıyor mu?

Sezaryen anne-bebek ölüm oranlarında nasıl bir etki yaratır?

Sezaryen anne-bebek ölüm oranlarında nasıl bir etki yaratır?

Biz hamileliği üç bacaklı bir masa olarak görüyoruz: Sperm var, yumurta var, bir de rahim var. Dokuz ay boyunca anneyle bebeğin arasında kan alışverişi oluyor. Büyük bir duygusal bağlanma yaşanıyor. Bizim bu konuyla ilgilenen sosyolog-psikoloğumuz var. Bir hasta beni görmeden önce psikoloğunu görüyor. Bunu kabullenmeyen hastalarımıza tedavi uygulamıyoruz. Çünkü sonradan çocukla ilgili problemler ortaya çıkabilir. Ama şu ana kadar tedavi ettiğimiz hiçbir hastada böyle bir problem olmadı. Bugüne kadar gördüğüme göre; kadınlar bebekleri doğurup kucaklarına aldıklarında hemen ona bağlanıyorlar.

YAŞLANMANIN ÖNÜNE D VİTAMİNİ İLE GEÇİN
Kadın, şu anki imkanlarla yaşlanmayı nasıl durdurabilir?
Şu anda, yumurta yaşlanmasının durdurulmasını garanti edecek bir yol yok. Ama genel sağlık faktörleri önemli. Sigara içmemek, alkolü az miktarda kullanmak, egzersiz yapmak, çok kilolu olmamak, kahveyi çok içmemek gibi şeylerin yararı olabilir. Sigara ve alkol kullanan kadınların, kullanmayanlara göre, doğurganlığı azalıyor. Sigarayla alkol bir arada kullanılınca, sonuç daha da kötü oluyor. Özellikle bugünlerde D vitamini üzerinde çok duruyoruz. Hatta hastayı birtakım testlerden geçirip, gerekirse D vitaminini yüksek dozda veriyoruz. Çünkü D vitaminin hiçbir şekilde zararı yok.

İLK DOĞUMU 35 YAŞINDA YAPAN ÇOK!
 Kadınlar için normal üreme zamanı 40 yaşına kadar geldi. Yumurtanın yaşlanması durdurulamazsa, herkes tüp bebeğe mi yönelecek?
Biraz öyle olacak. Amerika’da, ilk doğumunu 35 yaş ve üzerinda yapan kadınların oranı 1990′dan 2005′e kadar yüzde 50 oranında arttı. Buna karşılık, 30 yaş altı doğum yapan kadınların sayısı azaldı. Artık kadınlar ilk doğumlarını geciktiriyor. Kısırlıkla ilgili problemlerini öğrendiklerinde ise 37 yaşında oluyorlar. Maalesef şu anda onlara sadece yardımcı üreme tekniklerini önerebiliyoruz. Bunlarla yüzde 20′ye yakın başarı sağlanabiliyor. Ancak 42-43 yaşın üzerinde başarı azalıyor.

ESKİDEN KADINLAR REGL OLMUYORMUŞ
Kadınlar erkeklere göre daha dezavantajlı mı?
Evet ama bu doğadan gelen bir şey. Bundan 80- 90 yıl önce kadınlar menopoz denen şeyin varlığından bile habersizmiş, regl de görmezlermiş. Sürekli hamilelermiş. Hamile yaşıyor, doğuruyor, hamile kalıp tekrar doğuruyorlarmış. Aylık kanama yeni çağın olgularından biri.

Başka yeni neler var?
25 yaşında kısırlık problemi olmayan bir çiftin, bir ay korunmasız ilişkide bulunduklarında, hamileliği başarma şansları yüzde 25′tir. 50 yaşındaki bir kadın, eşinin spermi ve bir donörün yumurtasıyla hamile kaldığında, yüzde 65 canlı doğum yapar. Yani bu oran, normalin üç katıdır.

VİAGRA KADINLAR İÇİN ÜRETİLSEYDİ BU KADAR ÇABUK ONAYLANMAZDI
Viagra, erkekler açısından büyük bir devrim yarattı. Peki, kadın yumurtasının yaşlanmasının durdulması, toplum açısından bir şey yaratır mı?
Amerika’da çok eleştirildi ama Viagra, Amerika tarihinde en hızlı onaylanan ilaçlardan biri oldu. Bunun da, erkekler için üretilmiş olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu ilaç, kadınlar için üretilmiş olsaydı, bu kadar hızlı onaylanmazdı. Şöyle bir tartışma başladı: Viagra kadınlar için olsaydı bu kadar çabuk onaylanır mıydı? Büyük ihtimalle onaylanılmazdı dendi. Kadınlar hamileliklerini geciktirmek, kariyer sahibi olmak istiyor. Ama hamile kalmak da istiyorlar. Kariyerinin peşinde koşan bir kadın için 35 yaş erken oluyor. Bu da insanların kariyerlerini kötü etkiliyor. Seçim yapmak zorunda kalıyorlar. Bunun için Amerikan hükümeti, üremeyle ilgili çalışmalara büyük destek veriyor. Bize de destek veriyor. Bizim, kadınlar için yaptığımız araştırmaların her biri de yaklaşık 700 bin doları buluyor.

ESRA TÜZÜN

Aslı gitti, sureti kaldı…

betul_yuzuncuyil_tavli_yazi_ici_kuytu_kose2Deli bir rüzgâr esiyordu… Evlerin camlarına, ağaçların dallarına çarparak çıkardığı sesi öylesine öfkeliydi ki… Kızgın ve bir o kadar da acılıydı… O estikçe sanki alev alacaktı her yeri; gazabı öylesine korkunç olacaktı ki, yeryüzünde nefes alan tek bir insan bırakmayacaktı ve dünya kavrulup tuzla buz olacaktı…

Acı mı, öfke mi, isyan mı?
GENÇ KIZ: “Sessizce oturuyordum; yığılıp kalmıştım aslında olduğum yere… Saçlarım rüzgârda dağılmıştı, darmadağındı benim gibi… Ya ağlamaya mecalim kalmamıştı ya da belki dökmüştüm gözyaşı da, fark etmeden savrulup kaybolmuştu ardımda… Yüreğimde koca bir boşluk vardı çünkü… Bilemedim neyle doldurmam gerektiğini: O korkunç acı mı yoksa öfke mi kaplamalıydı karanlığımı ya da isyan mı? Hangisi ağırdı?”

Karanlığında boğulacaktı
ANNE: “Omuzları çökmüştü. Sanki birden yaşlanmıştı… Uzaktan izledim onu, katlanılmaz bir acının altında yığılıp kalmıştı sanki… Ağlamıyordu ya da gözlerini bu deli rüzgâr kurutmuştu… Hiç kımıldamıyordu… Bakışları öyle uzaktı… Uzaklara dalıp gitmişti… Ne düşünüyordu anlamak imkânsızdı… Biliyordum dayanması çok güçtü. Kendi sessizliğinde, karanlığında boğulacaktı sanki… Bir süre izledim onu, dönüp arkamı gidemeden…”

O korkunç gece…
GENÇ KIZ: “Acı, daha ağır sanırım… Ne öfke duyacak ne de isyan edecek kadar güçlüyüm yığılıp kaldığım yerde şimdi… Dün gece onu yerde, kanlar içinde yatarken gördüğüm an hayatım durdu sanki… O andan başka bir zamana gidemiyorum. Ne geride geçmişim, ne ileride hayallerim var artık. Dün gece yarısı uykumdan uyanıp, banyoya gittiğimde buldum onu… Başı gövdesinden ayrılmak üzereydi… Kanı ayaklarıma aktı… Annemdi benim öylece çaresiz yerde yatan…”

Zaman durmuştu…
ANNE: “Dün gece hayatım sona erdi. Dün gece öldüm ben; ansızın, ne olduğunu anlamadan. Hiç haber vermeden geldi acı sonum… Kanlar içinde yere düştüm. En uzun andı son nefesim; kocamı elinde baltayla gördüm yanı başımda, kanıma bulanmıştı elleri… Geride bıraktıklarımı düşündüm, içerideki odada habersiz uyuyan kızımı, oğlumu… Onlar için korktum, koşup yardım çağırmak istedim, yapamadım. Devrildiğim yerde zaman durmuştu. Boynuma baltayı saplayan adama bakıp gözlerim açık, usulca ayrılıverdim yaşamdan… Şimdi yalnızca bir izleyiciyim, benden sonra yaşananlar için…

Gökyüzü karalarını çıkardığında kızımı evimizin önünde oturur buldum… O beni görmüyor, göremiyor… Son bir kez uzaktan da olsa bakıp vedalaştım ve affetmesini diledim kaderini…”

Rüzgâr inandırdı sonra…
Son nefesini öylesine acıyla vermişti ki, uyandırmıştı kızını derin uykusundan… Işığın süzüldüğü, soğuk banyoda annesinin cansız bedeni çıkmıştı karşısına… Ne yapacağını bilemedi. O an atamadığı çığlık, artık yıllarca yüreğinde hapsolacaktı… O da o çığlık gibi kaybolacaktı… Biraz önce uzakta bir yerde annesini görür gibi olmuştu, belli belirsiz… Sonra rüzgârın sadece ikisi için estiğini anlayıverdi birden… Onlardan ödünç aldığı öfke kim bilir belki biraz daha katlanır kılmıştı kalan yılları… Kimsenin bilmediği uzaklarda bir yerde annesine kavuşacağına da inandırdı rüzgâr sonra onu… Nasıl olsa uzun sürmezdi ayrılık, ki zaten bu acının sarmaladığı hayat ağır yaralar almıştı ne yazık… Ki zaten aslı gitmiş, sureti kalmıştı…

YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: 25 Aralık 2009’da İstanbul’da yaşandı… 17 yaşındaki talihsiz genç kız, gece yarısı uyanıp banyoya gittiğinde annesini kanlar içinde bulmuştu. Şiddetli geçimsizlik yüzünden ayrılmaya karar vermişlerdi ama adam boşanma davalarının görüleceği gün kadını boynundan baltalayarak öldürmüştü. Genç kız annesini bulur bulmaz abisini uyandırdı ve iki kardeş hem yakınlarına hem de polise haber verdi. Cani baba ise ortadan kaybolmuştu. Olay bazı gazetelere ‘Baltalı vahşetin tanığı’ şeklinde yansıdı…

Betül Yüzüncüyıl Tavlı
betultavli@gmail.com

‘Kadın, bebek emzirirken bir daha hamile kalıyor’

29 Aralık 2009 admin  
Kategori: Yaşam

dogu_da_dogumDoğurganlık oranının, diğer yörelere göre yüksek olduğu Güneydoğu’da sağlık ekiplerince aile planlaması çalışmaları sürdürülürken, diğer yandan da anne ve bebek ölümlerinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Bölgede doğurganlık oranının yüksek olmasının nedenlerinin başında erkek çocuk sahibi olma isteği yatarken, özellikle kırsal kesimde ilk çocukları kız olan annelerin art arda hamile kalıyor.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde doğum oranları yüksek olurken, erkek çocuk sahibi olma isteği en büyük nedenler arasında yer alıyor.

Batman Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Nuri Kaya, geçen yıl hastanelerinde sezaryen de dahil olmak üzere 5 bin 492 doğumun gerçekleştirildiğini, bu yılın 11 ayında ise bu rakamın 5 bin 129 olduğunu söyledi.

Hastanelerinde günde ortalama 16 bebeğin dünyaya gözlerini açtığını bildiren Kaya, şöyle dedi:
Diğer bölgelere göre bu bölgede doğum oranı çok yüksek. Bunun birçok nedeni var. Bunlardan biri ataerkil aile yapısıdır. Ayrıca, doğum kontrol yöntemlerinin yeterince uygulanmaması, annelerin eğitim düzeyinin düşük olması doğurganlık oranının yüksek olmasına neden oluyor. Ailelerin erkek çocuk sahibi olma arzusu var. Bu arzu nedeniyle kadınlar peş peşe hamile kalıyor. Hele ikinci, üçüncü kız ise erkek çocuk olması için dört, beş hatta altıncı doğuma kadar gidiliyor. Bizde sevindirici olan sezaryen oranının yüzde 20’inin altına olmasıdır. Biz her zaman normal doğumu tavsiye ediyoruz.”

Günlük ortalama 51 doğum
Diyarbakır Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Çetin Bakır da hastanelerinde geçen yıl 18 bin 64, bu yılın 11 ayında ise 16 bin 926 doğum olayının yaşandığını aktardı.
Türkiye genelinde sezaryen oranının yüzde 40’ları bulduğunu, hastanelerinde ise yüzde 20 olduğunu anlatan Bakır, bunun sevindirici bir gelişme olduğunu kaydetti.
Ağustos ve eylülde doğum sayısının yükseldiğini, hastanelerinde günlük ortalama 51 bebeğin dünyaya geldiğini anlatan Bakır, her geçen yıl doğum sayısının arttığını vurguladı. Bakır, bölge ve çevre ilçelerden de hastalara hizmet verdiklerini dile getirdi.

‘Doğum oranı artmasına rağmen anne ve bebek ölümleri azaldı’

Çetin Bakır, şunları kaydetti:
“Diğer hastanelerle karşılaştırdığımıza örneğin Isparta, Antalya ve Eskişehir ile, Türkiye’de yatak sayısına göre en çok doğumun gerçekleştiği hastaneyiz. Ankara’daki Zekai Tahir Burak Doğum Hastanesinde bile bu kadar doğum olmuyor. 16 kadın doğum uzmanı çalışıyor. Bursa’daki Zübeyde Hanım Doğum Hastanesinde 37 doğum uzmanı ile yılda 12 bin doğum yapılırken, bizim hastanemizde 16 doğum uzmanı ile 18-19 bin doğum yapılıyor. Doğum oranı artmasına
rağmen anne ve bebek ölümleri azaldı. Bu çok sevindiricidir. Geçen yıl ölen anne olmadı, bu yıl sadece 1 anne öldü. Anne ve bebek ölümlerinde düşüş var. Bunun için büyük bir çaba içerisindeyiz.”

Hastanelerinde aile planlaması ünitesinin kadınlara “çok güzel” hizmet verdiğini, hastalarının büyük çoğunluğunun yeşil kartlı olduğunu söyleyen Bakır, bölgede doğurganlık oranının yüksek olduğunu, bunda sosyoekonomik düzeyin etkili olduğunu anlattı.

‘Halen evde doğum yapılıyor’

“Kadın, bebek emzirirken bir daha hamile kalıyor. Bazı kadınlar kürtajı bir doğum kontrol yönetimi olarak kullanıyorlar” diyen Bakır, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bu, gittikçe bir alışkanlık haline geliyor. Ama kürtajın anneye yan etkileri var. 2 yıldan daha sık aralıkla doğurmamalarını istiyoruz. Annelerimiz yeterince beslenmiyor. Sağlıklı aralıkla gebe kalmak ve düzenli kontrolleri yaptırmak çok önemli. Halen doğum evde yapılıyor. Doğumların hastane ortamında yapılması gerekiyor. Yoksa anne ölümlerinin önüne geçilmez. Hipertansiyon ve gebelik zehirlenmesi çok tehlikelidir. Yeter ki talep gelsin, sosyoekonomik gelişmişlikle birlikte daha sağlıklı annelerden daha sağlıklı bebekler doğacaktır.”

Çok doğum kadın için kötü

Mardin Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekim Yardımcısı Kamuran Elçi ise hastanelerinde yılın 11 ayında toplam 4 bin 3 doğumun gerçekleştiğini bildirdi.

Çok sayıda doğumun, kadın sağlığı üzerinde olumsuz etkisinin bulunduğunu, anne sağlığı açısından ailelerin bakabilecekleri kadar çocuk yapmaları gerektiğini dile getiren Elçi, sık değil aralıklarla hamile kalınmasının, kadın sağlığı açısında faydalı olduğunu anlattı.

Geleneksel olarak doğum kontrolünün ikinci planda tutulduğuna işaret eden Elçi, “Bazı kadınlar erkek çocuğu doğurmak için art arda hamile kalıyor. Erkek çocuk beklentisi de doğum sayısını artıran etkenlerdir biridir. Sosyoekonomik düzeyi düşük olan yerlerde doğum oranı yüksektir” dedi.

Günlük ortalama 7-8 bebeğin dünyaya gözlerini açtığı Siirt Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Erkan Taş, geçen yıl 2 bin 881, bu yılın 11 ayında ise 3 bin 20 doğumun yaşandığını belirtti.

Doğum oranının eğitim seviyesi ile bağlantılı olduğunu anlatan Taş, “7-8 çocuk sahibi olan kadınlar tekrar hamile kalıyor. Bunların büyük kısmı ilkokul mezunu kadınlardan oluşuyor. İlimizde doğum oranı yüksek” dedi.

Sonraki Sayfa »