Kadin sagligi, kadin ve saglik, Makyaj, Guzellik bakim, eglence, cocuk bebek, aile ev dekorasyon, kadinmag.com

Nasıl kilo verilir?

19 Ocak 2010 Editör: Nurhan Demirel  
Kategori: Ana Haber, Diyet

editor_nurhan_demirelMalumunuz geçen yazımda da bahsettiğim üzere; yılbaşında doktorum Selmin Çetin Doğan ve en yakın kız arkadaşlarımla birlikte zayıflama ve şöyle bir silkelenip, kendimize gelme kararı aldık.
Hayatımda ilk defa yılbaşında “bu yıl şunu yapacağım” diye bir karar almış bulunmaktayım. Umarım kararımın arkasında durabilirim. Geçen hafta kararımı hayata geçirmek için ilk adımı attım ve kendimce hayatımda ufak tefek değişiklikler yapmaya başladım.
Biliyorum hiç kolay olmayacak.
Komşu Fırın’ın önünden geçerken koku alma duyularıma engel olmaya çalışacağım.
Canım Büyükada’daki Taş Fırın’ın bol soğanlı lahmacununu çektiğinde başka şeyler düşünmeye çalışacağım.
Kentucky Fried Chicken’ın hot wings ve biscuit’lerini tamamen hayatımdan çıkarmam lazım.
Burger King’in ateşli whopper’ına sesleniyorum: Lütfen ateş beni çağırmasın!

Artık hayatımda yepyeni bir sayfa açıyorum.
Bundan böyle kendime daha fazla özen göstereceğim.
Bilgisayar karşısında kamburum çıkana kadar çalışmayacağım.
Hafta da en az üç kere dışarı çıkacağım.
Haftada bir gün fotoğraf çekmek için sokakları arşınlayacağım.

Yukarıda saydıklarımı yaparak kilo veremeyeceğimin farkındayım. Piyasada satılan merdiven altı diye tabir edilen abuk subuk ilaçlardan da medet umacak değilim. Bunların dışında tv’lerde ciddi ciddi reklamları yapılan elma krommuş, yok biber hapıymış, lahana kapsülüymüş, x-tra gelmiş… Daha neler? Bu tarz ürünlerden medet umacak kadar vahim mi durum? Nerde kaldı kentli, kariyerli, iyi eğitimli kadın olmak?

Beş çaylarında padişah sofraları gibi sofralar kurup, böreği çöreği mideye indirdikten sonra diyet yapmam lazım diye vicdan yapan kadınlara benzetiyorum kendimi. Yemek yeme faslında herşey iyi güzel de sonrasında insanın içini bir huzursuzluk kaplıyor. Yediklerim boğazıma diziliyor bir bir. Bu duyguyu yaşamaktan bıktım, usandım. O yüzden artık bana vicdan azabı çektirmeyecek yiyecekler yemeyi tercih ediyorum. Sabah uyandığımda bir tane elma yiyorum. Sindirim sistemini hızla harekete geçiriyor ve bütün kadınların sinirlerini bozan şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini gideriyor. Şiddetle tavsiye ederim. Bir de yoğurt yemeye başladım. İştahımı frenlemekte açıkçası çok işe yarıyor. Ne zaman acıksam ya elmalara ya da yoğurda saldırıyorum…

Selmin daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için bana bir yol haritası hazırladı. İşe önce Check-Up yaptırarak başlamam gerekiyormuş. Açıkçası bırakın Check-Up yaptırmayı doktora gitmekten bile ödüm kopuyor. Türk filmlerinin doktor-hasta diyalogları gözümün önüne geldikçe bana bir haller oluyor. Sanki doktora gidince doktor bana 3 aylık ömrümün kaldığını söylecek! Doktora gitmedikçe ömrüm uzayacak gibi geliyor, kendi kendimi avutuyorum… Halbuki benim gibi bir insanın bu konuda böyle anlamsız kaygılar taşımaması gerekiyor. Anlamsız olduğunu biliyorum ama gene de bu duruma mani olamıyorum.

Selmin sadece Check-Up yaptırmakla kalmamamı, kadın hastalıklarına karşı da gerekli önlemleri almamı tavsiye ediyor. Tam anlamıyla sağlıklı bir kadın olmak için eğer varsa ufak tefek sorunların tedavisi ve takibini tam olarak yaptırmak gerekiyormuş. Korkularımı yenebilirsem neden olmasın?

Yoğun iş hayatım nedeniyle malumunuz fiziksel aktivite konusunda sınıfta kalmış durumdayım. Bu durumu değiştirmek için kendimce bir takım kararlar aldım fakat doktorun tavsiyelerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Selmin’in söylediğine göre: “Düzenli yürüyüş yapmanın kilo verdirmesi, vücudu şekillendirmesi, vücut yağ oranını azaltıp kas oranını arttırmasının yanı sıra kalp-damar hastalıkları ve kanser’e karşı koruyucu olması özelliği var… Benim önerin bir pedometre alıp yavaş yavaş süreyi uzatarak 2 günde bir ortalama 10.000 adım olacak şekilde bir yürüyüş düzeni oturtman.

Yürüyüşten döndüğünde yere yatıp (Hayır, uyumayacaksın!! Bildiğin mekik hareketini yapman. Özellikle göbek bölgesinden sorunun olduğunu söylediğin için bu harekte hayat kurtarıcı olacaktır. 25′ten başlayıp haftada-2 haftada bir sayıyı arttırarak 100 mekiğe çıkmanı öneriyorum. Bu düzeni kurmak için harekete geçtiğinde önce belini en ince yerinden ölç, bel çevresi diye kaydet… Sonra kalça kemiklerinin hemen üstünden, göbek deliğinin üzerinde olacak şekilde ölç, göbek çevresi diye yaz. 2 günde bir yürüyüş + mekik’i düzenli olarak yap, 12 hafta sonra tekrar ölç… Mutlaka bir fark olması lazım… “

Gelelim zurnanın zırt dediği yere…
Ne yiyip, ne içeceğim ben? Nasıl besleneceğim?
Şimdilik sadece zararlı diye tabir edilen fast food, her türlü abur-cubur, bakkal ve marketten alabileceğin paketli gıdalar, içinde bol beyaz şeker olduğunu bildiğin tüm yiyecekler, tatlı-tuzlu her türlü pastane ürününden uzak duracağım. Tatlı krizim tutarsa da yarım kase sütlü tatlı yiyeceğim. Kahvaltıda yediğim yarım ekmekten vazgeçip, porsiyonlarımı küçülteceğim.
Ekmek genellikle kahvaltıda 1-2 dilim, diğer 2 öğünde 1′er dilim olarak tavsiye edilirmiş. Dilimler ince olacak ve ekmeklerin üstüne köyden gelen tereyağından sürülmeyecekmiş. Yanlız arada kedimizi şımartıp, ekmeğin içine kekik, nane, kırmızı biber vb. şeyler koyup, zeytinyağına banabilirmişiz. Ne zengin bir menü değil mi? İşim çok zor ama kararlıyım, başaracağım.
Sevgiler,
Nurhan Demirel

Eklem romatizması nasıl tedavi edilir?

13 Ocak 2010 admin  
Kategori: Sağlık

bel_agrisiEklem romatizmasını engellemek için kilo vermek şart
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Duygu Geler Külcü, eklem romatizmasını engellemek için kilo vermenin şart olduğunu belirtiyor.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Duygu Geler Külcü, toplumda çok sık rastlanan eklem romatizmasında fazla kilonun çok olumsuz etki yaptığını belirterek “Eklemlere binen yük arttığında hasar da fazla oluyor” diyor.

Eklem kireçlenmesi nedir?
Eklem romatizması olarak da adlandırılan eklem kireçlenmesi, eklem kıkırdağının ve altındaki kemiğin genetik ya da diğer sebeplerle incelmesi, yıpranması ve fonksiyonunu kaybetmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Toplumda görülme sıklığı çok fazladır. Kadınlarda da daha sık rastlanan eklem romatizması daha çok diz, kalça ve ellerde görülür.

Belirtileri nelerdir?
Eklemlerde ağrı, özellikle sabahları tutukluk ya da uzun süre oturup kalktığında tutukluk, bazen lokal şişlikler, ileri durumlarda eklemlerde şekil bozuklukları da olabilir.

Eklem romatizması başka hastalıklarla karıştırılır mı?
Evet en çok iltihaplı eklem romatizması ile karıştırılıyor. Gelen hastalar bu nedenle panik halde bize gelebiliyor. Kişilerin bunu ayırt etmesi için en önemli kriter sabah oluşan tutukluğun süresidir. Eklem romatizmasında tutukluk kısadır, iltihaplı eklem romatizmasında ise tutukluk öğlene kadar sürebilir, belirgin şişlikler olur, eklemde ısı artışı belirgin olur ve uykudan uyandıran ağrılar olur.

Eklem romatizmasının tedavisi nasıldır?
Öncelikle hastanın eğitimi büyük önem taşır. Eğitimde yapması ve yapmaması gereken şeyleri anlatıyoruz. Örneğin kişinin kilosu fazlaysa yük taşıyan eklemlere binen yükün fazla olmaması gerektiğinden eğitimde kişinin kilo vermesi gerekir. İkinci olarak uygun egzersizi tespit ediyoruz. Hem aşırı egzersiz hem de hareketsizlik eklem kireçlenmesi için risklidir. O nedenle hasar gören ekleminin durumuna göre kişiye uygun egzersizi öneriyoruz. Kişiye gerekliyse ağrı kesici antienflamatuar ilaçları da kullanabiliyoruz. Genellikle bu hastalık grubu ileri yaş hastalarında görülür. Uzun süreli ilaç kullanımı böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozulmaya yol açabileceğinden çok gerekmedikçe ilaç yerine fizik tedavi yöntemleri ve egzersiz öneriyoruz.

Hastalığın erken yakalanması tedavide etkili oluyor mu?
Eklem romatizmasının erken dönemde yakalanmışsa bazı ilaçlar ve fizik tedavi yöntemleriyle hastalık yavaşlatılabiliyor. Ancak geç gelinmişse başarı oranı düşüyor.

Fizik tedavinin süresi yaklaşık ne kadardır?
Fizik tedavinin seans süresi uygulanan tedavi yöntemlerine göre değişmekle birlikte yaklaşık 1 saattir ve genel olarak 15 seans yani 3 hafta uygulanır. Genellikle yılda bir kez tekrarlanması gerekebilir.

KadınMAG

3 yılda 20 milyon kez hıçkırdı

13 Ocak 2010 KadinMag  
Kategori: Dünya

hickirik2 saniyede bir hıçkıran şarkıcı Sands’in yardımına Japonlar koştu. Beynindeki tümör yüzünden sürekli hıçkıran Sands, geçirdiği ameliyatını ardından hayata döndü

İki saniyede bir!
İngiltere’nin Timberland kasabasında yaşayan şarkıcı Chris Sands, 3 yıldır devam eden hıçkırık probleminden beyin ameliyatı olarak kurtuldu. 26 yaşındaki Chris Sands’in, 2006’nın Eylül ayında bir anda başlayan ve bir süre sonra kendiliğinden kesilen hıçkırığı 2007 yılının Şubat ayında tekrar başladı. 24 saat içinde iki saniyede bir hıçkırmaya başlayan Chris Sands bir süre sonra otomobil kullanamaz, yemek yiyemez, şarkı söyleyemez ve uyuyamaz hale geldi.

Meğer tümör varmış
Hıçkırığı kesecek geleneksel ve tıbbi yöntemlerden sonuç alamayan Sands, bir Japon hıçkırık uzmanıyla görüşmek üzere Tokyo’ya gitti. Japon doktor, hıçkırığın sebebinin Sands’in beyninde gördüğü fındık büyüklüğünde bir tümör olduğunu fark etti. Geçirdiği beyin ameliyatının ardından Sands probleminden kurtuldu. 3 yıl boyunca yaklaşık 20 milyon kez hıçkıran Sands, “Bir daha asla hıçkırmaya tahammül edemem” diyor.
En uzun süre hıçkırma rekoru, Amerikalı çiftçi Charles Osborn’a ait. 1922 yılında hıçkırmaya başlayan Osborne, 68 yıl boyunca düzenli olarak hıçkırmıştı.

Bebeğinizin dişlerini ihmal etmeyin

08 Ocak 2010 KadinMag  
Kategori: Bebek & Çocuk

bebek_disUzmanlar, hayat boyu sürecek ağız ve diş bakımının 6 aylık iken başlaması gerektiğini belirtiyor.

Sağlıklı bir ağız ve dişler, sağlıklı bir yaşamın temel yapıtaşları arasında yer alıyor. Uzmanlar, hayat boyu sürecek ağız ve diş bakımının 6 aylık iken başlaması gerektiğini belirtiyor. Anadolu Sağlık Merkezi Diş Hekimi Ayça Neşve Kayabaşoğlu “İlk diş muayenesi altı ay ile bir yaş arasında yaptırılmalıdır” diyor.

Ağız ve diş sağlığı, vücut sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Bu konuda henüz erken yaşlarda adım atılması, ağız ve diş bakımına özen gösterilmesi gerekiyor. Süt dişleri geçici olduğu için çoğu kez ebeveynler tarafından önemsenmiyor. Oysa süt dişlerinin ihmal edilmesi, ileride daimi dişlerde de çeşitli sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle diş kontrollerine bebeklikten itibaren başlanmasının önemini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Diş Hekimi Ayça Neşve Kayabaşoğlu, bebeklerin ilk diş muayenesinin altı ay ile bir yaş arasında yaptırılması gerektiğini söylüyor. Ayça Neşve Kayabaşoğlu, erken yaşlarda ağız ve diş bakımı ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

Bebeklerin ilk diş muayenesi ne zaman yaptırılmalı?

Bebeklerin ilk diş muayenesinin, dişleri çıkmaya başladıktan sonra, genellikle altı ay ile bir yaş arasında yaptırılması gerekiyor.

Bir yaş, muayene için çok erken değil mi?

İlk diş hekimi ziyaretinin bu kadar erken başlamasının en önemli nedeni, hekimlerin bebeklik döneminde dişlerin nasıl temizlenmesi gerektiğini ebeveynlere göstermesidir. Ayrıca, halk arasında biberon çürüğü olarak da adlandırılan ve yanlış beslenme alışkanlıklarına bağlı olarak oluşabilen erken dönem çocukluk çağı çürüklerinden çocukların korunabilmesi için küçük yaşta ağız diş muayenesinin yapılması büyük önem taşır.

İlk yaş muayenesinde bebekler ağrı hisseder mi?

Bu dönemde ağız diş muayenesi  bebek, ebeveynin kucağında otururken ya da yatarken gerçekleştirilir. Bebeği korkutmamak için tüm hareketler yavaş ve nazikçe, genellikle hiçbir el aleti kullanılmadan yapılır. Bu sayede bebeğin ilk muayenesi ağrısız bir şekilde gerçekleşmiş olur.

İlk yaş muayenesine gelirken nelere dikkat etmek gerekir?

İlk yaş muayenesinin amacı bebeğin diş sağlığı, koruyucu uygulamalar ve beslenme konularında ayrıntılı bilgiler vermektir. Çocuğun ağız içi muayenesinin ardından ebeveynlere muayene ile ilgili ayrıntılı bilgiler verirken çocukla ilgilenecek bir yakının da beraber olması rahat bir ortam sağlar.

Çocukları ilk diş hekimi muayenesine alıştırmak için neler yapılmalı?

İlk muayeneden önce bu konuda yazılmış hikaye kitapları okunarak çocuklar ilk deneyime hazırlanabilirler.

Eğer tedavi gerekirse çocuklar bu duruma nasıl hazırlanmalı?

  • Tedavi öncesinde “korkma, hiç acımayacak” gibi cümleler kurmamak gerekiyor. Bu tür cümleler çocukların bilinçaltında acıyabileceği fikrini doğurabilir.
  • Çocuk diş hekimi randevusundan sonra hediye ile ödüllendirilmemeli. Böylelikle muayeneler için rutin bir uygulama algısı yaratılabilir.
  • Çocuğa geçmiş diş hekimi deneyimlerinden olumlu cümlelerle bahsetmek önem taşıyor. Eğer diş hekimine gitmeyi reddederse dişlerinin daha çok çürüyeceği ve sonrasında iğne yapılıp çekilmek zorunda kalabileceği gibi korkutucu cümleler kurulmamalı. Çünkü tüm bu işlemler, bir gün çocuğunuzun gerek duyabileceği tedaviler olabilir.
  • Diş hekiminin dişlere bakmak dışında bir şey yapmayacağı konusunda çocuğa söz verilmemeli. Bırakın çocuk hekimi dinleyerek kendi izlenimleri ve hissettikleriyle bu durumun üstesinden gelsin. Zor bir tedavi yapılacak olsa bile, ilk ziyarette çocuk ile hekim arasında güçlü bir güven duygusu oluşursa bu deneyim kolaylıkla aşılabilir.

İlk diş hekimi ziyaretinde neler yapılıyor?

İlk muayenede ayna ve ışık yardımıyla çocuğun tüm dişlerine bakılarak var olan sorunlar ve tedavi yöntemleri belirleniyor ve ebeveyne bilgi veriliyor. En önemlisi diş sağlığı açısından beslenmede nelere dikkat edilmesi ve koruyucu uygulamalar hakkında ebeveynler bilgilendiriliyor. Bu işlemler yapılırken kullanılan tüm aletler çocuğa tanıtılıyor ve bazı aletleri onların denemesine izin veriliyor. İlk muayenede canı yanmayan, hatta oynanan oyunlar sayesinde odadan mutlu ayrılan çocuk  bir sonraki randevuya çok daha rahat geliyor.

Çocuk tedavi olurken aileden birinin yanında kalması gerekir mi?

  • Dikkatleri çok kolay dağılabildiği için bazen tedavi başladığında, çok küçük yaştaki çocuklar dışında, ailelerin bekleme salonlarında kalması daha uygun olabiliyor. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarına tüm tedavi süresince yanlarında olacakları konusunda bilgi vermemeleri, tedavinin seyri açısından önem taşıyor.
  • Ebeveynler eğer tedavi süresince mutlaka çocuklarının yanında olmak istiyorlarsa, mümkün olduğunca çocukla sözlü iletişim kurmamaya çalışmalılar. Özellikle “acıyor mu?” gibi sorular çocuğun uyumunu olumsuz yönde etkileyeceği unutulmamalı.

Bel ağrısına dikkat!

07 Ocak 2010 admin  
Kategori: Sağlık

bel_agrisiBel ağrısı ciddiye alınmalıdır
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirtiyor.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirterek “Eğer bel ağrısı 2-3 günden fazla devam ederse, hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir” diyor.
Bel ağrısı bir hastalık mıdır yoksa başka bir hastalığın belirtisi midir?
Bel ağrısı, farklı hastalıkların sonucunda görülebilen bir belirtidir. Bel ağrısı anatomik olarak bu bölgede bulunan her yapıdan kaynaklanabilir. Örneğin kaslar, disk, bağ dokuları eklem ve kemiler ağrı kaynağı olabilir. Bel ağrısı kireçlenme veya fıtıklara, beldeki mekanik zorlanmalara, omurgayı tutan romatizmal hastalıklara, infeksiyöz yani iltihabi bazı hastalıklara, osteoporoz gibi metabolik hastalıklara, kansere, yumuşak dokulara bağlı (fibromiyalji veya miyofasiyel ağrı gibi) veya iç organlardan köken alan bazı hastalıkların belirtisi olarak karşımıza çıkabilir.

Bel ağrısının görülme oranı nasıldır?
Bel ağrısı istatistiklere göre üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra toplumda 2. sırada görülen bir sağlık sorunudur.

Bel ağrısına yol açan etkenler nelerdir?
Bel ağrısında risk faktörleri açısından son yıllarda mesleksel faktörler ve bireyin genetik yapısı ön plana çıkmaktadır. Özellikle ağır bedensel iş gücü gerektiren işler, uzun süreli oturma ve araç kullanma gerektiren işler riskli olarak kabul edilmektedir. Ağır bedensel zorlanma gerektiren işlerde çalışma süreci uzadıkça bel ağrısı sıklığı da artmaktadır. Ayrıca psikososyal faktörler kesinlikle bel ağrısına yol açmakta veya geçmesini önlemektedir.

İstatistikler kadınlarda görülme sıklığının daha çok olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni nedir?
Bel ağrısı pek çok faktörden etkilenebilmektedir ve ağrı değerlendirilmesi, ölçülmesi zor hastalıklardan birisidir. Kadınların ağrı semptomlarını daha çok tanımladıkları ve vücutlarından kaynaklanan problemlere karşı daha duyarlı oldukları öne sürülmüştür. Ayrıca kadınlarda osteoporozun daha sık görülmesi ve kadınlardaki kas kütlesinin erkeklere göre daha zayıf olması sık görülmesini açıklayabilir. Ancak bugüne kadar yapılan birçok başka çalışmada da kadınların aksine erkeklerde bel ağrısının daha sık görüldüğü bildirilmiştir.

Bel ağrılarının seyri nasıldır?
Bel ağrısı altta yatan hastalığa göre değişik seyir gösterebilir. Örneğin yaş ve deformasyona bağlı ağrılarda, hareketle, yüklenmekle ve yol yürümekle ağrı artar ve dinlenmekle geçer. Kemik tümörlerinde geceleri artan ve aktiviteye çok bağımlı olmayan ağrılar olur. Omurilik tümörlerinde ağrının yanında ağır felç ya da idrar, büyük abdest kaçırma durumları olabilir. Ancak bu bulguları ileri derecede sinir basısı olan her durumda da görebiliriz. Bazen hafif duyu kusurları ya da uyuşmalar bazen de yanmalar görülebilir. Her hastalığın seyri farklı olduğundan hızlı ilerleyen hastalıklarda bu saydıklarımız bir kaç gün içinde ortaya çıkabilir ama yavaş seyreden hastalıklarda bu bulguların görülmesi aylar ya da yıllar alabilir.

Bel ağrısı yaşamamak için neler yapmak gerekir?
Gün içindeki aktivitelerimizde bazı noktalara dikkat etmek belimizin zedelenme riskini azaltır. Öne eğilirken dizlerimizi bükmek, kaldırma işlemlerini yavaş yapmak, kaldırılacak nesneleri vücudumuza yakın tutmak, yükleri simetrik taşımaya çalışmak gibi bazı basit önlemler alınabilir. Vücut ağırlığının yüzde 30 undan fazlasını kaldırmak biyomekanik olarak kesinlikle sakıncalıdır. Sigara içenlerde omurlar arasındaki disklerde beslenme bozukluğu oluşmaktadır. Bu nedenle sigara içilmesi bel ağrısına zemin hazırlamaktadır. Bel ağrısına yatkın bireylerin bel ağrısı açısından riskli olan hemşirelik, ağır vasıta sürücülüğü gibi mesleklerden kaçınmaları uygun olacaktır. Egzersizler özellikle yüzme ve yürüme ile sırt ile karın adalelerini güçlendirici egzersizler yapmak bel kaslarını güçlendirdiği için çok faydalıdır.

Bel ağrısının yaşandığı hangi durumda tıbbi bir tedavi yöntemi zorunludur? Ve hangi noktada doktora gidilmelidir?
Her türlü bel ağrısında eğer ağrı 2-3 günden fazla devam ederse hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir.
Ayrıca ateş yükselmesi, kanser, kemik ermesi gibi başka hastalıkları olanların da vakit kaybetmeden tıbbi tedavi görmeleri gerekir.
Bel ağrısı ile hasta bize başvurduğunda ağrısının hangi hastalıktan kaynaklandığının belirlenmesi tedaviye ve tedavinin şekline karar vermemizde temel etkendir.

Halk arasında bilinen çektirme yöntemi tedavi için doğru bir yöntem midir? Değilse ne tür sonuçlara yol açabilir?
Bu tarz uygulamaların kalıcı bazı problemlere yol açabildiğini gözlemliyoruz. Ani gelişen güç kayıpları bu tür uygulamaları takiben izlenebilir ve acil cerrahi girişimi zorunlu kılabilir. Bel çekilmesi sonucunda en sık gördüğümüz sorunlar ani ve şiddetli ağrı, ayaklarda felç, idrar veya büyük abdest kaçırma ve cinsel güç kaybı ya da erkeklerde ereksiyonun kaybedilmesidir.

Bel ağrısı tedavi edilmediğinde nelere yol açabilir?
Bu altta yatan hastalık ile ilişkilidir. Örneğin prostat kanserine bağlı kemik tutulumu olduğunda ve hasta bu belirtiyi dikkate almadığında hastalığın ileri bir aşamada fark edilmesi söz konusu olabilir. Kemik erimesine (osteoporoza) bağlı kırıkları olan hastada kırıkların tedavisiz kalması yeni kırıklara zemin hazırlayarak bel ağrısının ve deformitelerin kalıcı olmasına neden olabilir. Aynı şekilde yukarıda da saydığımız gibi ayakta veya bacakta güç kaybı ve felç, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma, cinsel fonksiyon kaybı gibi durumlar oluşabilir.

Bel ağrısının şişmanlıkla ilişkisi nedir? Tedavisi için tek yol zayıflamak mıdır?
En doğrusu ani ve hızlı kilo alanlarda bel ağrısı ile daha sık karşılaşıldığıdır. Şişmanlığın bel ağrısını arttırdığını gösteren yayınlar vardır ama tam tersine belirgin bir etkisi olmadığını söyleyen yayınlar da vardır.

Hareketsizlik bel ağrısına neden olur mu?
Hareketsizlik tüm kas iskelet sisteminde birkaç hafta gibi kısa sürelerde bile negatif yönde etki etmektedir. Kemiklerin ve kasların zayıflamasına neden olmaktadır. Bu nedenle hastalarımızı mümkün olan en kısa sürede ayağa kaldırmayı ve gündelik işlerine döndürmeyi amaçlıyoruz. Ani bel ağrısı nedeni ile istirahat önerilse bile bu 3-4 gün gibi kısa süreli olmaktadır. Eski yıllardaki gibi aylarca süren yatak istirahatı uygulamaları güncelliğini yitirmiştir.

Egzersiz yapmak bel ağrılar için önemli fayda sağlar. Egzersizler ağrıyı azaltarak, gergin kasların uzamasına neden olarak, zayıf kas gruplarını güçlendirip omurgaya destek sağlayarak, duruşu düzeltir ve omurganın üzerindeki mekanik yüklenmeyi azaltırlar. Yine aerobik egzersizler olarak adlandırılan kondisyonu arttıran egzersizlerin de bel ağrısı açısından olumlu etkileri bulunmaktadır.

Bel ağrısının başka bir hastalıkla, örneğin romatizmayla ilişkisi var mıdır?
Omurgayı tutan bazı romatizmal hastalıklar bulunmaktadır. Bunların arasında ankilozan spondilit hastaları ile sık karşılaşmaktayız. Bel ağrısı ayırıcı tanısında mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bir hastalık grubudur. Özellikle sabahları bir saati aşan tutukluk (yani hareket ettirmede zorluk) yaşayan, bel hareketlerinin kısıtlandığını hisseden kişilerin bu açıdan incelenmesi uygun olacaktır. Yine romatizmal hastalıklara bağlı bel ağrısı varlığında diğer eklemlerde kızarıklık, şişlik, sıcaklık, deri döküntüleri ve ailede romatizmal hastalık öyküsü açısından dikkatli olmak gerekir. Çünkü bu hastalıkların varlığında uzun süreli ilaç tedavisi, belli egzersiz programları gerekebilmektir.

Bel ağrısında ağrıyan bölgeye buz kullanmak acıyı azaltan bir şey midir, yoksa zararlı mıdır?
Soğuk tedavisi ağrı ve kas spazmını azaltmak amacı ile uygulanabilir. Bu tür uygulamalar fizik tedavi yaklaşımlarının içinde yer almaktadır.

KadınMAG

Dikkat: Plastik biberon ve kaplar ölüm saçıyor!

Dr. Selmin Çetin DoğanPlastikteki tehlike: Bisfenol-A (BPA)
Son aylarda diğer kimyasallarla kombine olarak plastik yapımında kullanılan bir madde olan Bisfenol A veya kısa adıyla BPA hakkında medyada sık sık bazı haberler çıkıyor. Yapılan bazı araştırmalar bu maddenin sağlığımızı ciddi şekilde tehdit ettiğini gösterirken bazı kesimlerden de bu çalışma sonuçlarına itirazlar geliyor. Bu itirazlarda; BPA’nın ancak çok aşırı ısıtıldığında veya olamayacak kadar yüksek miktarlarına maruz kalındığında ya da BPA içeren eşyanın aşırı hasar görmesiyle ortaya çıkabileceğini, dolayısıyla BPA’nın nadir ortaya çıkacak bu durumlar haricinde güvenli bir madde olduğu iddia ediliyor. Ülkemizde bu itirazlar ön plandayken özellikle Amerika ve Kanada’da BPA aleyhine olan bilimsel çalışma sonuçları dikkate alınarak bu maddenin üretimde kullanılmasından vazgeçiliyor ve yeni seçenekler aranıyor. BPA konusu çok önemli çünkü BPA polikarbonat yapımında; polikarbonat da biberonlar, yalancı emzikler, su damacanaları, su ve muhtelif içecek şişelerinin yapımında kullanılmaktadır. BPA ayrıca berrak mutfak kaplarının yapımında hatta bazı diş protezlerinde ve kaplamalarında da kullanılmakta. Yani günlük hayatımızda çok sık kullandığımız maddelerle kendimizin, çocuklarımızın ve çevremizin sağlığını tehlikeye atıyor olabiliriz!

Şimdi BPA hakkında yapılan çalışmaların sonuçlarına birlikte bir göz atalım:

- Fransa’nın Tolouse kentinde bulunan Ulusal Gıda Araştırmaları Enstitüsü (IRNA) araştırmacılarının yaptığı ve Amerikan Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayınlanan çalışmada araştırmacılar BPA’nın, vücutta temas ettiği ilk organ olan bağırsak üzerindeki etkisini incelediler. Araştırmada farelerin ve insanların bağırsak hücrelerinde BPA’nın, vücut için gerekli mineral tuzlar ve suyun dolaşımını sağlayan bir yol olan bağırsak epitelyumunun geçirgenliğini azalttığı böylece vücuttaki su ve minerallerin dolaşımının bozulmasına neden olduğu ortaya çıktı. Haberde, bu şirketlerin adları verilmemekle birlikte, bu araştırmanın yayınlanmasından sonra 6 ABD’li biberon üreticisinin BPA içeren biberonlarının satışını durdurduğu duyuruluyor.

- ABD’de Cincinati Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma; BPA’nın insan yağ dokusunda faydalı bir hormon olan Adinopektin’in salgılanmasını azalttığı, görece zararlı interkeukin-A ve TNF adlı maddelerin salgılanmasını arttırdığı; yani insanda aşırı şişmanlığa yol açan metabolik bozukluklara neden olabileceğini; hatta obezite, yüksek tansiyon, yüksek kan kolesterol düzeyi ve şeker hastalığının bir arada görüldüğü Metabolik Sendrom’a yol açabileceğini gösterdi.

- Yine aynı üniversite araştırmacıları BPA’ya maruz kalmanın meme ve prostat kanseri olan kişilerin tedavisini engelleyen etkileri olduğunu ileri sürdüler.

- California Pasifik Medical Center araştırmacıları, BPA’ya maruz bırakılmış normal insan hücrelerinden 40.000 gen üzerinde yapılan taramada; hücre bölünmesinde dikkati çekecek derecede artışa, hücre metabolizmasında hızlanmaya, kanserli hücrelerin öldürülmesi için kullanılan ilaçlara dirençte artışa neden olduğunu ve hücrelerin kendi olgunluğuna erişmesini engellediğini ortaya çıkardılar.

- Stanford Genome Technology Center’da araştırmacı olan Dr. Wenzhong Xiao, ellerindeki çalışmaların BPA’nın tümöre neden olduğunu kanıtlamadığını ancak insan göğüs hücrelerinin genetik davranışlarını değiştirdiğini ortaya koyduğunu; dolayısıyla BPA ve kanser ilişkisi konusunda daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç olduğunu söyledi.

- Harvard Halk Sağlığı Okulu araştırmacıları polikarbonat şişelerden (yani evlerimizdeki su damacanaları tarzı kaplardan) su içen kişileri 1 hafta boyunca takip ettiler ve sadece 1 hafta damacana suyu kullanımıyla kişilerin idrarında BPA oranının normalin 2-3 katına çıktığını saptadılar. Araştırmacılar ‘polikarbonat şişeden sıvının soğuk olarak tüketilmesi maddenin idrardaki oranını bu derece arttırıyor; bebek biberonlarında olduğu gibi eğer bu şişeleri ısıtırsanız ya da içine yüksek sıcaklıkta sıvı koyarsanız bu değerlerin daha da artmasını bekleriz’ dediler!

- MIT(Massachusets Instute of Technology)’ten Dr. Angela Belcher ve arkadaşları, aynı marka kullanılmış ve yeni satın alınmış su şişelerini 7 gün boyunca test ettiler, eski ve yeni polikarbonat şişelerden salınan BPA’nın oranının aynı olduğunu buldular. Ancak, kaynar suya tabi tutulmuş polikarbonat şişelerin çok daha fazla BPA salınımı gerçekleştirdiğini gözlemlediler ve aradaki farkın 15 ile 55 kat arasında değiştiğini rapor ettiler! Bu çalışma özellikle polikarbonat biberonların kullanımıyla bebeklerin ne derece etkilenebileceğini gösterdiği için önemli…

- Amerika’da bir şişe üreticisi olan Nalgene firması internet sitesinde yaptığı duyuruyla BPA içeren polikarbonat şişelerin üretimini durduracağını açıkladı. Dünyanın en büyük market zincirlerinden Wall-Mart, BPA içeren ürünleri stoklamayacağını ve satmayacağını açıkladı. Ve ardından aynı açıklamayı ünlü oyuncak markası Toys’R'Us da yaptı.

- Kanada plastik biberonların satışını ülke genelinde yasakladı. Kanada Sağlık ve Çevre bakanlıklarının ortak çalışmasıyla plastik biberonların ana maddesi olan BPA’nın zehirli ve tehlikeli maddeler sınıfına dahil edilmesine karar verildi. Karar resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Çevreci Savunma Grubu’ndan Dr. Rick Smith ‘BPA’yı zehirli ve tehlikeli kılan şey onun sıcakla temas ettiğinde kansorejen etki göstermesidir’ dedi. Smith bu nedenle plastik biberonların kullanılmaması ve uygulamanın yaygınlaştırılması gerektiğini söyledi.

- ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde görevli bilim adamları BPA’nın östrojen hormonunu taklit eden etkileri nedeniyle prostat ve beyin üzerinde zararlı etkilere yol açabileceğini; cenin, bebek ve çocuklarda hareket değişikliklerine neden olabileceğini söylediler.

- ABD’de 2003-2004 yıllarında yapılan Ulusal Sağlık ve Gıda Tarama Çalışması’nda yetişkinlerin idrarında saptanan BPA oranıyla kalp-damar hastalıkları, Diabetes Mellitus Tip 2 (yetişkin tip şeker hastalığı) ve karaciğer enzim anormallikleri arasında sıkı bir ilişki bulundu.

Ben kendi adıma bu araştırmaların medyaya yansıyan sonuç özetlerini dahi okuduğumda plastik üreticilerinin ‘BPA masumdur’ demeçlerini hiç mantıklı bulmuyorum. Üstelik BPA içeren plastikteki tehlike sadece bizimle, şu an yaşayan nesille de sınırlı değil… Son yıllarda giderek önem kazanan bilim dallarından Epigenetik, maruz kalıp etkilendiğimiz zararlı maddelerin sağlığımızı bozmakla kalmayıp genlerimizin çalışmasını da etkileyerek bu zararları yeni nesillere aktarabileceğimizi söylüyor. Yani plastik biberon ve diğer polikarbonat mazemelerin kullanımı sadece bebeğinizin değil henüz doğmamış torunlarınızın sağlığını da tehdit ediyor!

Epigenetik kelime anlamı olarak ‘genler üstü genetik’ anlamında olup DNA’mızın yapısında ve diziliminde bir değişiklik olmaksızın DNA’da kodlu olan genetik bilginin açığa çıkmasında meydana gelen değişiklikleri araştıran bir daldır. Bu bağlamda çevresel şartların genetik yapı ve aktarımı üzerinde de çalışan Epigenetik konusunu ayrı bir yazıda ele almak gerekli diye düşünüyorum.

zamana_direnmek_cem_doganDOKTOR TAVSİYESİ: “ZAMANA DİRENMEK” FOTOĞRAF SERGİSİ

İstanbul Anadolu yakasında, Caddebostan Kültür Merkezi’nde bir sergi var şu sıralar. İstanbul’un fotoğraf konusundaki saygın merkezlerinden Fotoğraf Atölyesi’nin desteğiyle 6 fotoğraf sanatçısının açtığı karma serginin teması Zamana Direnmek…

Sergi salonları genelde tenhadır. Sanatçıların yakın çevresi ve bir avuç meraklı gezer sadece. Gerekçemiz de çoğunlukla ‘ben resimden-fotoğraftan-heykelden-seramikten-arkeolojiden anlamam’ olur. Oysa o sergilerde anlatılan tam da bizim hikayemizdir. Gezerken birden aynı dün bizim yaptığımız gibi köprüden Haliç’e hüzünle bakan bir adamla karşılaşıveririz. Yarı aralık kapılardan bizimkine benzeyen ev içlerini; ev içlerine ve işyerlerine hapsolmuş yaşamları izleriz. Bazen o ürünün taşıdığı anlam ta karşıdan bellidir, ilk bakışta yüreğimizden yakalar. Bazen onlarca simgeyle doludur, saklamıştır kendini bizden biraz, yaklaşıp düşünmek gerekir, gizlerini çözmek için. Bazen bizim tarihimizdir sergilenen bazen bugünümüz… İnsana dairdir o resimler, fotoğraflar, heykeller ve diğer ürünler; hayata, hayatımıza dairdir.

Bülent Küçük, Meltem Koşar, Melissa Levi, Şebnem Köken, Cem Doğan ve Hakan Güneş Zamana Direnen fotoğraflar çekmişler. Direnen şehirler, yapılar, anıtlar, insanlar, çalışan eller var bu sergide. Bazıları çok kayıplar vermişler ama umutsuzluğa, yılgınlığa, çaresizliğe inat hala direniyorlar.

Zamana Direnmek sergisi CKM’de 13 Ocak’a kadar devam edecek. Sergi, en üst katta, tiyatro ve konser salonunun bulunduğu koridorda yer alıyor. İstanbul’da veya İstanbul’a yakın yerlerde yaşayanlara bu sergiyi tavsiye ediyorum. Bazen yaşamı daha iyi anlamak için durup bir mola verip sanat eserlerine bakıp düşünmek gerekir. Bu sergi bence iyi bir fırsat…

Sevgiler,

Selmin Çetin Doğan
Ailenizin Doktoru

Televizyon nasıl izlenir? Televizyon izlerken dikkat edilmesi gerekenler…

27 Aralık 2009 admin  
Kategori: Sağlık, Teknoloji

kadin_ve_televizyon2Televizyon izlerken ekrana çok yaklaşmayın
Amerikan Hastanesi Oftalmoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Osman Oram televizyon izlerken dikkat edilmesi gereken konular ile ilgili bilgiler veriyor.

Uzun süre televizyon ekranına bakmak gözde birçok rahatsızlığa neden olabiliyor. Peki televizyon izlerken dikkat edilmesi gerekenler nelerdir, televizyon izleme uzaklığı ne olmalıdır? Amerikan Hastanesi Oftalmoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Osman Oram konuyla ilgili bilgiler veriyor.

Evler için büyük ekran televizyon seçilirken öncelikle televizyonun konulacağı yer ve oturulabilecek uzaklık belirlenmelidir. Bugün için ideal olarak büyük ekranların, çapraz olarak ölçülen ekran boyutunun 2 ila 5 katı uzaklığından seyredilmesi önerilmektedir. Görüntünün en uygun açıyla izlenebilmesi ve gözlerin yorulmaması için ideal kabul edilen 2 ila 5 katı uzaklığın alt ya da üst sınırının seçilmesindeki en önemli faktör ise yayın çözünürlüğüdür. Normal televizyon yayınlarının izlendiği standart çözünürlükte ideal izleme uzaklığı ekran boyutunun 3 ila 5 katı iken yüksek çözünürlüklü HD yayınlarda bu uzaklık 2 ila 3 katı olarak düşünülmektedir. Örnek olarak en yaygın olarak kullanılan 42 inch yani yaklaşık 1 metre ekran boyutu için önerilen ideal izleme uzaklığı 2 ila 5 metredir.

Ülkemizde genel olarak büyük ekranda daha uzun süreli olarak standart çözünürlükteki televizyon yayınlarının izlendiği ve daha az olarak da yüksek çözünürlüklü HD yayınların izlendiği düşünülürse bu ekran boyutunun ortalama 3-4 metre uzaklıktan, sadece standart yayınlar için kullanılıyorsa ortalama 4-5 metre uzaklıktan izlenmesi uygun olacaktır.

Çocuklar ve yetişkinler için ideal televizyon izleme uzaklığı farklı değildir, çocukların da yetişkinler ile aynı uzaklıklardan televizyon izlemesi önerilir. Yaygın kanının aksine yakından televizyon seyretmenin çocuklarda gözde kalıcı bir etki yarattığı ispat edilmemiştir. Çocuklarda göz merceğinin esnek yapısı nedeniyle yakından televizyon seyretmek yetişkinden daha az göz yorgunluğuna sebep olur ve çocuklar daha kolaylıkla yakından televizyon seyretmeye alışabilirler. Bununla birlikte çok yakından televizyon seyretmeyi alışkanlık haline getiren çocuklarda bir göz bozukluğunun bulunabileceği de düşünülmeli ve gereken göz kontrolleri yapılmalıdır.

Televizyonu çok uzun süreli izlemek gözlerde yorgunluğa ve buna bağlı ağrı, yanma gibi belirtilere neden olacaktır. Bu nedenle televizyon izlerken ortalama 20 dakikada bir gözlerin en az 20 saniye süreyle dinlendirilmesi önerilir.

Çocuklar ve yetişkinler için televizyon seyretmek için ideal saatler bulunmamasına karşın hem çocuklar hem de yetişkinler için televizyon izlenen odanın ışık şartları göz yorgunluğu açısından önemlidir. Televizyon izlenen odada ortam ışığının ekrana göre çok parlak olmaması gerektiği gibi ortamın karanlık da olmaması önemlidir. Televizyon ekranın parlaklığına yakın bir aydınlatma gözler açısından daha az yorucu olacaktır. Ek olarak televizyon ekranının arkasında pencere veya güçlü bir ışık kaynağı olmamalı aynı zamanda odadaki ışıkların ekrandan izleyenlere yansıma yapmayacak şekilde olmasına dikkat edilmelidir.

Büyük ekranların geniş bir açıdan izlenebilmesine karşın ideal izleme noktası ekranı tam karşıdan gören pozisyondur. İdeal olarak ekranın orta yüksekliğinin göz düzeyinde olacağı şekilde ayarlama yapılmalıdır.

Televizyon ekranlarının kaliteleri ve çözünürlükleri göz sağlığında kalıcı bir etki oluşturmamaktadır. Ek olarak yayın kalitesi ve çözünürlüğünün de ekran kalitesi ve çözünürlüğü kadar önemli olduğu göz önünde tutulmalıdır. Yüksek çözünürlüklü ve kaliteli ekranlar yayın kalitesi ve çözünürlüğünün de yüksek olduğu durumda daha rahat ve kaliteli izleme imkanı sağlayacaktır.

KadınMAG

Yanlış vitamin yarardan çok zarar getiriyor

15 Aralık 2009 admin  
Kategori: Sağlık, domuz gribi

domuz-gribi-ve-c-vitaminiDomuz gribi nedeniyle vitamin tüketiminin arttığını belirten uzmanlar, gelişigüzel kullanılan vitaminlerin yarardan çok zarar getirebileceğini söylüyor.

İSTANBUL - Soğuk havalar ve domuz gribi salgını doğal beslenmeye, vücut dengemizi koruma ihtiyacına ve vitaminlere olan talebi artırdı. Oysa eczanelerden satın alınıp gelişigüzel kullanılan ya da internet sitelerinden sipariş edilen vitaminler yarardan çok zarar getirebiliyor. Vitaminlerin kesinlikle doktor kontrolünde ve dozunda tüketilmesi gerektiğini söyleyen Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, vitamin kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalara değindi.

SAĞLIĞIN ANAHTARI: VİTA-AMİNE
Vitaminler, birçok fizyolojik olayda anahtar rol üstlenen moleküllerdir. Vitaminler insan vücudu tarafından sentezlenemedikleri için besinlerden sağlanması gerekmektedir. Vitaminlerin isimleri latincede hayat anlamına gelen ‘vita’ ve nitrojen içeren anlamına gelen ‘amine’ kelimelerinin kombinasyonundan türetilmiştir. Aslında günümüzde bilinen bütün vitaminler nitrojen içermez fakat ilk bulunan vitaminler içerdiği için isim bu şekilde kalmıştır. Sağlıklı bireylerde gıdalara ek olarak vitamin almaya gerek yoktur. Ancak vitamin ihtiyacını artıracak durumlar veya eksikliğinin saptandığı olgularda vitamin verilmesi gerekir.

BİLİNÇSİZ VİTAMİN KULLANIMININ SAKINCALARI
Bilinçsiz vitamin kullanımı karaciğer bozukluğundan böbrek rahatsızlıklarına kadar pek çok hastalığa neden olabilir. Vitaminin doktor kontrolünde kullanılması gerekir. Kişinin kafasına göre ya da eş dost tavsiyesi ile vitamin alması kesinlikle yalnıştır. Mutlaka doktor önerisiyle alınmalıdır. Bilinçsizce tüketilen A vitamini karaciğer bozukluğuna, fazla C vitamini böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına, D vitamini intoksikasyona sebep olabilir.

ÇOÇUĞA D, SİGARA İÇENE C, VEJETARYENE B12
Büyüme ve gelişme çağında, hamilelikte, ileri yaşlarda, kronik hastalığı olanlarda, alkolizmde eksikliği saptanan vitaminler kullanılmalıdır. Gerekli olan vitamin miktarı genellikle tavsiye edilen günlük miktar RDA olarak tanımlanmaktadır. Bu değerler ürünlerin etiket bilgilerinde yer almaktadır. Ama yine de ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterebilmektedir. Örneğin belirli hastalıklarda kişiye daha yüksek oranda vitamin tavsiye edilir; ayrıca ilaçlar vitaminlerin aktivitelerini engelleyebilmektedir. Belirli grupların özel vitaminlere daha fazla ihtiyacı vardır. Örneğin çocuklar (D vitamini), hamile bayanlar (folik asit), yaşlılar (D vitamini), sigara içenler (C vitamini), çok alkol tüketenler (B1 vitamini) veya vejeteryanlar (B12 vitamini) belirli vitaminlere daha fazla ihtiyaç duyarlar.

ANTİBİYOTİK TEDAVİSİNDE VİTAMİN
Gerekmedikçe vitamin kullanmak vücuda yarar yerine zarar getirecektir. Vitaminlerin bilinçli ve doğru kullanılması şarttır. Örneğin antibiyotik tedavisinde bağırsaktaki yararlı bakteriler de etkilenir. Buna bağlı olarak pamukçuk gibi mantar hastalıkları, ishal, hazımsızlık ve gaz şikayetleri ortaya çıkar. Bu nedenle antibiyotik tedavisinde özellikle B kompleks vitamini almak yararlıdır.

SAĞLIĞIN ABC’SİNİ GELİŞİGÜZEL KULLANMAYIN
A, D, E, K ve C vitaminlerine ait zarar ve yan etkiler iyi bilinmektedir. A vitamini vücutta birikip karaciğer toksisitesine yol açar. A vitamini toksisitesi, onu bağlayan proteinlerin yok olması ve bu yüzden A vitamininin hücrelere hücum etmesiyle belirir. Bu genellikle vitaminlerin diyetten alınması durumunda ortaya çıkmaz; fakat kişinin takviye kullanması durumunda belirebilir. Belirtileri mide bulantısı, kusma, karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Kas ve sinir sistemi de iştahsızlık, sinirlilik, yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik, baş ağrısı ve kaslarda zayıflık belirtileri göstererek etkilenir.

D vitamini uzun etkilidir ve birikir. D vitamininin fazlası kandaki kalsiyumun yüksek konsantrasyonda olmasına neden olur. Kalsiyum böbrek taşı oluşturabilir. Kandaki yüksek kalsiyum seviyesi ayrıca kan damarlarının sertleşmesine neden olur ki; özellikle bu da kalp ve akciğer arterleri için tehlikelidir ve ölümcül olabilir. D vitamini toksisitesinin ek belirtileri ise; iştahsızlık, baş ağrısı, zayıflık, halsizlik, aşırı susuzluk, sinirliliktir.

E vitamini ile zehirlenme çok fazla miktarda alınırsa olur; fakat A ve D vitaminlerinde olduğu gibi kolay olmaz. Belirtileri baş ağrısı, zayıflık, baş dönmesi, halsizlik ve görme bozukluklarıdır.

K vitamini zehirlenmesi sadece K vitamini için suda çözünen kaynakları tüketen insanlarda meydana gelir. Belirtileri ise kırmızı hücrelerin hemolizi, sarılık ve beyinde hasarlanmadır.

Tiaminin (B1)anormal bir şekilde çok alımı sinir sistemini etkiler. Güçsüzlük, baş ağrısı, alınganlık ve uyku bozukluğuna yol açar. Ayrıca taşikardi yapabilir.

Yüksek miktardaki niasin (B3) sinir sisteminde, kandaki glukoz ve yağda uyuşturucu etkisi yaratabilir. Kusma, dilin şişmesi, bayılma gibi belirtiler meydana gelebilir. Ilaveten, karaciğerin fonksiyonunu etkileyebilir ve düşük kan basıncına neden olabilir.

B6 vitamininin uzun süreli yüksek dozda alımı, kimi zaman geri dönüşümü olmayan sinir hasarlarına neden olur. Ayaklarda uyuşmayla başlar, sonra ellerde his kaybolabilir ve ağız uyuşabilir. Daha başka toksik semptomlar ise yürümede zorluk, bitkinlik ve baş ağrısıdır. Alımı azaltıldığı zaman bu semptomlar azalır; fakat her zaman tamamen kaybolmaz.

Folat’ın toksisite belirtileri ishal, uyku bozukluğu ve alınganlıktır. B12 vitaminiyle olan yakın ilişkisinden dolayı, folatın yüksek miktarı B12 vitamini eksikliğini kapatır. C vitamini toksisitesi kusma, karın krampları uyku bozukluklarıdır. Böbrek taşına da yol açabilir.

VİTAMİN KULLANIMI KANSERİ TETİKLER Mİ?
ABD’de yapılan bir bilimsel araştırmada aşırı vitamin kullanımınıyla ilerlemiş prostat kanseri arasında bağlantı olabileceği bildirildi. Araştırma kapsamında 300 bin erkeğin sağlık durumlarına ve beslenme alışkanlıklarına bakıldı. Bunlardan üçte birinin, her gün çeşitli vitaminler aldıkları ve yüzde 5′inin aşırı vitamin tükettiği belirlendi. Araştırmanın başlamasından itibaren geçen 5 yıl içinde, 10 bin 241 erkeğe prostat kanseri teşhisi konuldu. Journal of the National Cancer Institute dergisinde yayınlanan araştırmada, aşırı miktarda vitamin kullananlarda öldürücü prostat kanserine yakalanma riskinin hiç kullanmayanlara oranla iki kat fazla olduğu sonucuna varıldı. Bununla birlikte araştırmacılar, vitamin kullanımıyla prostat kanserinin ilk safhası arasında ilişki bulamadılar. Araştırmacılar, yüksek dozda vitaminin tümör ortaya çıkana kadar etkisinin fazla olmadığı; ancak tümör oluştuktan sonra muhtemelen hızla büyümesine yol açtığı tahmiminde bulundular. Daha az kapsamlı benzer araştırmalarda da aynı sonuca varılmasına karşın, aşırı miktarda vitamin kullanımıyla prostat kanseri arasında kesin bir ilişki bulunduğunu kanıtlamak için başka araştırmalara ihtiyaç olduğu da vurgulandı.

SOĞUK ALGINLIĞANA KARŞI C VİTAMİNİ KULLANIRKEN…
C vitamininin fazlası böbrekler yoluyla dısarı atılır. Ana metabolitlerinden birisi oksalattır. Bu nedenle yüksek dozda uzun süre vitamin C alımında oksalat taşları oluşabildiği bildirilmiştir. Ayrıca C vitamininin mide asidini artırdığı ve midenin saldırgan faktörlerinden biri olduğu da bilinmektedir. Demir emilimini artırır. Anemik hastalarda demirle birlikte C vitamini alınması önerilir; ancak demir birikimi olan hemokromatoz durumlarında ve hemolitik anemilerde C vitamini önerilmez. Vitamin C nitratlardan “nitrosamin” oluşumunu engeller. Bu nedenle nitrit, nitrat katkısı yapılmış besinlerden sindirim sisteminde nitrozamin oluşumunu engellemek için C vitamininden zengin bir besin alınması önerilir.

Böylece mide ve özefagus kanserlerine karşı koruyucu olduğu belirtilmektedir. Uzun yıllardan beri C vitamininin soğuk algınlığından koruyucu etkisi üzerinde durulmaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar sonucunda C vitamininin profilaktik etkisi tesbit edilmemiştir. Ancak soğuk algınlığı geçiren kişilerde hastalık süresini kısaltığı ve semptomların ciddiyetini azaltığı bildirilmektedir. Sigara içiminin C vitamininin kandaki düzeyini düşürücü etkisi olduğundan, sigara içenlerin normallere göre 2 kat daha çok C vitamini almaları gerekmektedir. Vitamin C yetersizliğinde skorbüt ortaya çıkar. Vitamin C’ nin günlük alınması gerekli miktar yetişkinler için günde 50-75 mg’ dır.

NTVMSNBC

Yakını göremeyenler için tedavi yöntemleri

19 Kasım 2009 admin  
Kategori: Sağlık

goz_muayeneleriTıp dilinde Prespiyobi olarak adlandırılan yakını görememe hastalığında 40-45 yaş sonrası kişilerde yakını daha iyi görebilmek, okuyabilmek yeni teknolojiler ile mümkün.

Günümüzde estetik kaygısı, kadın erkek herkesi etkiliyor. Yaşımız ilerledikçe vücudumuz yıpranmaya başlıyor, cildimiz bollaşıyor, kırışıklıklarımız artıyor, yaşa bağlı hastalıklarımız ortaya çıkıyor. Hepimiz farklı yöntemler ile gençleşmeye çalışıyoruz. Botox, yüz gerdirme operasyonları, anti-aging, detoks programları vs. Fiziksel görüntümüz istediğimiz kadar gençleşse de yaşımızı ele veren bir yer var gözlerimiz. 40 yaş sonrasında ortak kaderimiz yakını görememe durumu karşımıza çıkıyor.

40 yaş sonrasında dünyanın en güzel kadını olarak fit bir vücut ve kırışıksız bir yüz ile restoran masasında otururken menü’yü yakın gözlükleriyle okumak yaşımızı ele veriyor. Tıp dilinde Prespiyobi olarak adlandırılan yakını görememe hastalığında 40-45 yaş sonrası kişilerde yakını daha iyi görebilmek, okuyabilmek yeni teknolojiler ile mümkün. Aslında günlük yaşantımızdaki yüksek teknolojide bu problemi tetikliyor. Cep telefonundaki küçük yazılar, sinemadaki alt yazılar, dizüstü bilgisayarların giderek küçülmesi yazıların okunması gittikçe güçleşiyor. Presbiyopi yıllara bağlı her insanda standart bir şekilde artıyor. 60’lı yaşlarda tepe noktasına ulaşan yakın görememe sıkıntısı hayatı daha da zorlaştırıyor.

Presbiyopi’den kurtulun
45 yaş sonrasında hem yakını hem de uzağı göremeyenler artık yakın gözlük kullanmak zorunda olmayacak. Katarakt ameliyatında takılan multifokal lensler, hastaların günlük aktivitelerini rahatça yapmasına olanak sağlıyor. Dünyada uzun yıllardır kullanılan fakat son yıllarda yeni tasarımlar ile birlikte gelişen multikokal lensler hastaların görmesinde önemli başarılara imza atıyor. Dünyagöz Hastaneleri’nde kullanılan yeni jenerasyon multifokal lensler çok kısa sürede gerçekleştirilen bir operasyon ile hastanın göz içine yerleştiriyor.

45 yaş sonrasında hastalara büyük kolaylık sağlayan ve günümüzde yakın ve uzak görmeyi arttırmada en güvenilir yöntemlerden biri olarak kabul edilen Multifokal Lensleri Dünyagöz Hastanesi Refraktif ve Katarakt cerrahisi doktorlarından Op.Dr. Baha Toygar ile görüştük.

Multifokal lens nedir, kimlere uygulanır?
Multifokal lens, yakını ve uzağı bir arada gösterme özelliğine sahip bir göz içi merceğidir. Dünyagöz Hastanelerinde biz bu yöntemi yaklaşık 4 senedir hastalarımıza başarı ile uyguluyoruz.

Katarakt ameliyatı sırasında takılıyor
Multifokal göz içi lens yerleştirme tekniği tamamen bir katarakt cerrahisidir. Standart katarakt ameliyatında ne yapıyorsak multifokal lens cerrahisinde de aynı işlemleri uyguluyoruz. Katarakt cerrahisinde hastanın göz içinde bulunan doğal mercek çıkartılarak yerine gözün iç yapısına uygun ve hastanın görmesini iyileştirecek bir mercek yerleştirilir. Biz bu cerrahide farklı olarak, standart (sadece uzağı gösteren, yakın için gözlük gerektiren) bir mercek yerleştirme yerine multifokal lens (yakını ve uzağı gösteren) mercekleri göz içine yerleştiriyoruz. Katarakt cerrahisi, son yıllarda daha da gelişerek, FAKO olarak adlandırılan dikişsiz yöntemin kullanılmaya başlanması ile birlikte dünyada kullanılan en güvenli en etkin göz operasyonlardan biri haline gelmiştir. Katarakt cerrahisinde günümüzde kornea üzerinde oluşturulan 2.2 mm’lik bir kesiden göz içine girilerek mercek yerleştirilmektedir. Katarakt ameliyatı lokal anestezi (damla anestezi)uygulanarak yapılmaktadır. Oldukça kısa süren ameliyat sonrasında hastanın hastanede kalmasına gerek yoktur. Ameliyat olan göz sadece bir gece kapalı kalır. Hasta ertesi gün kontrolden geçtikten sonra günlük hayatına geri döner.

Göz içine koyulan lensin fonksiyonuna dikkat
Katarakt ameliyatlarında artık kullanılan lensin kalitesi yanında fonksiyonuna da dikkat etmemiz gerekiyor. Lens kalitesinin önemi zaten biliniyor, düşük kaliteli lensler hastalara daha sonra problem olarak geri dönebiliyor. Hastaların isteğine ve tıbbi gereksinimlerine bağlı olarak monofokal (sadece uzak odaklı), astigmatı düzelten göz içi lensler, gece görüşü arttıran akıllı lensler veya uzak ve yakını gözlüksüz görmeye yarayan multifokal lensler tercih edilebilir.

Multifokal lenslerin avantajları
Multifokal, çok odaklı, tasarımına bağlı olarak yakın-uzak ve orta mesafeli diyebileceğimiz odaklama özelliğine sahip merceklerdir. Uzun yıllardır bu teknoloji dünyada kullanılmaktaydı ama bugün kullandığımız yeni jenerasyon yüksek teknolojili, yeni tasarımlı mercekler kadar başarılı değildi. Yeni jenerasyon Multifokal lensler kullandığımız hastalarda çok daha olumlu sonuçlarla karşılaştık.

Ömür boyu kalıyor
Katarakt ameliyatında takılan bu mercek ömür boyu göz içinde kalıyor. Yani hastaların takıp çıkarttıkları kontakt lens gibi bir mercek değil. Tabi ki tıbbi bir sorun olduğunda doktor tarafından değiştirilebilir.

Multifokal lensler kimlere uygulanmalı?
Öncelikle katarakt olan hastalara uygulanabilmektedir. Kataraktı olan hastalar ayrıntılı bir muayeneden geçirildikten sonra gözlerinin yapısı uygunsa bu lensleri kullanabiliyoruz. Her hastanın gözü bu tip bir ameliyata uygun olmayabilir. Kataraktı olan hastaların mesleki konumu, yaşı, sosyal aktivitesi, okuma alışkanlığı, entelektüel düzeyi de hasta seçiminde önem taşımaktadır. Kataraktı olup gözlüğü yaşantılarından tamamen çıkartmak isteyen kişiler multifokal lensler sayesinde günlük rutin işlerinizi gözlüksüz yapabilecek hale gelebiliyorlar. Bu ameliyat öncesinde hastanın detaylı bilgilendirilmesi çok önem taşıyor. Uygun hasta seçimi, uygun teknik, ameliyatın gerçekleştirildiği kurumun ve hekimin tecrübesi ve tabii ki doğru mercek seçimiyle yapılacak bu ameliyattan hasta da hekim de en iyi sonucu alacaktır.

Katarakt Hastalarına Tavsiyeler
Katarakt ameliyatı olmayı planlayan hastaların doktorlarıyla göz içerisine takılacak lensleri ayrıntılı olarak konuşmaları gerekmektedir. Uzağı ve yakını gözlüksüz gösteren multifokal bir göz içi lensi istiyorlarsa bunu doktorlarına muhakkak belirtmeleri gerekiyor. Çünkü birçok doktor eğer hastası özellikle belirtmemişse multifokal lens kullanmıyor ve göz içerisine standart monofokal bir lens yerleştirebiliyor. Bu durumda hastalar yakını gözlüksüz görme avantajını kaybediyorlar. Kullandığımız multifokal lensler, standart katarakt göz içi lenslerine göre daha pahallı. Bu nedenle multifokal göz içi mercekleri kullanılarak yapılan katarakt ameliyatlarının ücreti de standart katarakt ameliyatının ücretinden biraz daha pahalı oluyor.

KadınMAG

Rahim ağzı kanseri pap smear testi ile erken teşhis edilebiliyor

12 Kasım 2009 admin  
Kategori: Güncel, Sağlık

mutlu_kadin_3Rahim ağzı kanseri gelişmeden yıllar önce, kanser öncüsü bazı hücresel değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Smear testi ile bu değişikliklerin fark edilmesi sayesinde hastalığa kanser gelişmeden önce müdahale etme imkanı doğmaktadır.

Amerikan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Kayhan Yakın, smear testinin yaygın olarak uygulandığı ülkelerde rahim ağzı kanserinin görülme sıklığının son derece az olduğunu belirtiyor.

Pap smear testi nedir?
Pap smear testi rahim ağzından basit bir sürüntü ile alınan hücrelerin mikroskop altında incelenmesi ile rahim ağzı kanseri gelişmeden önce gözlenen hücresel değişikliklerin araştırılmasıdır.

Kimler smear testi yaptırmalıdır?
21 yaşının üzerindeki tüm kadınlar smear testi yaptırmalıdır. 21 yaşından genç hanımlarda eğer üç yıldan daha uzun süredir devam eden bir cinsel hayat varsa yine smear testine başlanması gereklidir. Testlere menopozda da devam edilmelidir. 65 yaşından sonra eğer o zamana kadar en az üç tane normal smear sonucuna sahip olundu ise doktorun da onayı alınarak smear testlerine son verilebilir.

Ne sıklıkta yapılmalıdır?
Tüm kadınların yılda bir kez smear testi yaptırması gerekir. Şüpheli veya anormal test sonuçları varlığında doktorunuz daha sık aralıklarla smear tekrarı isteyebilir.

Smear testi için özel bir hazırlık gerekli midir?
Bazı faktörler rahim ağzına dökülen hücrelerin yeterli bir şekilde örneklenmesini engelleyebilirler. Bu nedenle smear testinden iki gün öncesinden itibaren vajinal duş, tampon kullanımı, vajinal ilaç kullanımı ve cinsel ilişkiden kaçınılmaldır.

Adet kanaması sırasında test yapılabilir mi?
Hayır, kanama olduğu dönemde test doğru bir sonuç vermeyecektir. Test için ideal dönem adet bitiminden sonraki 7-10 günlük dönemdir.

Gebelikte smear testi yapılabilir mi?
İdeal olan hamile kalmaya karar verildiğinde genel bir muayeneden geçmek ve bu aşamada smear testini yaptırmaktır ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda ilk hamilelik kontrolünde smear testin yapılabilir, herhangi bir sakıncası yoktur.

Smear testi nasıl yapılır?
Smear testi normal jinekolojik muayene sırasında yapılan çok hızlı ve kolay bir testtir. Vajen içerisine yerleştirilen bir spekulum ile rahim ağzı gözlendikten sonra, boğaz muayenesi için kullanılan dil basacağına benzer bir alet rahim ağzına hafifçe sürtülerek rahim ağzına dökülen hücreler toplanır. Örnek özel bir sıvı ile dolu bir kaba yerleştirilerek sitoloji laboratuarına gönderilir. İşlem tamamen ağrısızdır. Muayene için kullanılan spekulum aleti pek çok kadın için bir miktar rahatsız edici olabilir ancak kibar bir muayene ile bu rahatsızlık çok rahat tolere edilebilecek düzeydedir.

Amerikan Hastanesi

Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü
Doç.Dr. Kayhan Yakın

Sonraki Sayfa »