Kadin sagligi, kadin ve saglik, Makyaj, Guzellik bakim, eglence, cocuk bebek, aile ev dekorasyon, kadinmag.com

Z dalgaları ile selülitlerinizden kurtulabilirsiniz

16 Şubat 2010 admin  
Kategori: Güzellik

dr-mehmet-akgunZ dalgaları ile dermatoloji ve kozmetoloji dünyasında çığır açan Amerika Birleşik Devletlerinde geliştirilmiş; radial şok dalgalarının medikal alanda en etkin kullanımını sağlamaktadır. Mevcut sistemlere göre en geniş kapsamlı tedavi olanağı sunan tek üründür. Uygulama etkisi selülit, sarkmalar, ödem ve yağ birikmesi üzerinedir. Tedavinin etkinliği ilk uygulamalardan sonra hemen görülebilmektedir. Tedavi sırasında anestezi gerekmemekte ve hastaya herhangi bir girişimsel işlem uygulanmamaktadır. Tedavi seansları ağrısızdır ve uygulanan bölgeye göre 20 dakika kadar kısa sürelidir. Seans adedi uygulama bölgesinin durumuna göre 8 ile 16 seans arasındadır. Seanslar haftada iki veya üç kere olacak şeklinde düzenlenir.

Z dalgaları; vücut dışında oluşturulan radial şok dalgalarının vücut içerisinde 0-35 mm kadar ilerletilerek; yağların alt dermisin içindeki çıkıntılarına ve fibroz septaya müdahale edilmesi sekildedir.

Mevcut şok dalgaları içerisinde en etkin dalga boyutu yaratan z wave sistemi ile vücut içerisine ulaşan şok dalgaları fibroz septanın kollajenden ayrılmasını sağlamaktadır. Bu sayede uygulanan bölgedeki portakal kabuğu görünümünü ortadan kaldırarak daha pürüzsüz bir yüzey oluşturmaktadır.

Uygulama bölgesindeki kan dolaşımının artması ve şok dalgası etkisi ile kollajen oluşumu artmakta; dermis kalınlaşmaktadır. Aynı zaman da şok dalgaları yağ yükseltilerini de azalmaktadır. Yeni lipogenez (yağ oluşumu)’i engellenmektedir. Lipoz artışı sağlamakta ve metobolitlerin açığa çıkması ile ödem sorununu ortadan kaldırmaktadır.

Z wave şok dalgaları ciltte gençleşme ve gerginleşme oluşturmaktadır. Selülit tedavisi yanı sıra uygulama bölgesindeki yağ oranını azaltarak incelme de sağlamaktadır.

Dr Mehmet Akgün
drmehmetakgun@hotmail.com

0505 443 52 52
GOP - ÇANKAYA- ANKARA

Kemik erimesi (Osteoporoz) nedir?

26 Ocak 2010 admin  
Kategori: Ana Haber, Sağlık

Dr. Selmin Çetin DoğanKemik erimesi, kemik kütlesinin ve doku yoğunluğunun azalması, buna bağlı olarak dayanıklılığının azalması ve kalitesinin düşmesidir. Sağlam kemikler yavaş yavaş erir ve zayıflar; kemik erimesi şiddetlendikçe kemiğin kırılganlığı da artar. Hastaların yaklaşık %80′i kadındır çünkü kadınların kemikleri erkeklere kıyasla daha incedir ve özellikle menopoz sonrası hormonal değişiklikler kemikleri olumsuz olarak etkiler. Kadınlarda sıklıkla menopoz sonrası erkeklerde ise genellikle daha nadir ve 70 yaş sonrası görülmekle beraber kemik erimesi her yaşta hatta çocukluk çağında bile görülebilir.

Kemik erimesi sinsi bir hastalıktır. Ancak ilerlediği ve kemiklerde ciddi kayıplar olduğunda belirti vermeye başlar. Belirtiler başta bel ve sırtta olmak üzere ağrılar, kamburlaşma, boyda kısalma ve muhtelif kemik kırıkları olabilir.

Kemikler 30 yaşına kadar kendini sürekli yenileme özelliği gösterirler. 20′li yaşların sonu-30′lu yaşların başında kemik kütlesi maksimum düzeyine erişir. 30-40 yaş arası kayıplar başlar, 45 yaş sonrası kayıp hızlanır. Çünkü kemiklerden kalsiyum kaybı artar ve diyetle alınan toplam kalsiyum miktarı bu kaybı karşılamaya yetmez. Kadınlarda menopoz başlangıcından itibaren ilk 3-7 yıl çok hızlı bir kemik erimesi olabilir. Bunun da nedeni, kadınlarda kalsiyum metabolizmasında önemli rolü olan östrojen hormonunun menopozla birlikte azalmış olmasıdır.

Risk Faktörleri:

* Ailede kemik erimesi öyküsü olması: Kemik erimesi kısmen kalıtsaldır, omurga kırığı öyküsü olan ailelerde kemik erimesi daha genç yaşlarda görülebilmektedir.
* Beslenme: Bu başlık altında birkaç risk faktörü yer almakta, en önemlileri:
* 1)Kalsiyum ve D vitamininden fakir beslenmek (yani sebze ve süt ürünlerinden fakir beslenmek)
* 2)Kafeinli içecekleri ve alkolü bol kullanmak.
* Sigara: Ne kadar uzun süre ve ne kadar çok kullanılırsa risk o derece artar
* Hareketsiz yaşam: Sporun kemik kütlesini arttırdığı, kemik erimesi riskini azalttığı ispatlanmıştır. Bir hastalık ya da ağır bir ameliyat nedeniyle uzun süre hareketsiz kalan kişilerde ve hiç egzersiz yapmayan kişilerde ise kemik erimesi riski yüksektir.
* Yeterince güneş görmemek: Güneşin dik gelmediği saatlerde olmak üzere her gün en az 15 dakika açık havada yürümek riski azaltır.
* Kadın olmak,
* 50 yaş üstü olmak,
* Menopoza girmiş olmak: Erken menopoz daha büyük bir risktir
* Erkekler için herhangi bir nedenle gonad (cinsiyet bezi, erkek için testis) işlevinin bozulması, testesteron hormonunda azalma olması,
* Bazı hastalıklar: D vitamini yapımında bozukluk, Diabetes Mellitus (Şeker Hastalığı), Kronik Böbrek Hastalığı, Cushing Hastalığı(böbrek üstü bezinden kaynaklanan hormonal bir hastalık), Tiroid veya Paratiroid bezinin aşırı çalışması gibi… Bunun yanı sıra bazı mide-barsak ameliyatları da vücutta Kalsiyum emiliminin bozulmasına yol açabilir ve ameliyat sonrası kemik erimesi riski artabilir.
* Bazı ilaçlar: Kortikosteroidler, Lityum, bazı Sara hastalığı ilaçları, bazı Kanser ilaçları gibi ilaçları uzun süreli ve-veya yüksek dozda kullanmak kemik erimesi riskini arttırabilir.
* Bazı yayınlarda ince kemikli, ince yapılı, açık renk tenli, açık renk gözlü, kısa boylu kişilerde kemik erimesinin daha sık görüldüğü söylenmiş.

Osteoporoz geliştikten sonra kemiklerin tedavisi çok zordur. Bu nedenle;
* Anne karnından itibaren sağlıklı ve doğru beslenme,
* Sporun çocukluktan itibaren mutlaka etkili bir şekilde yaşama adapte edilmesi,
* Alkolün az, kullanılması, sigaranın hiç kullanılmaması,
* Gerekli önlemleri alarak açık hava ve güneşten yeterince yararlanmak,
* Hekimleri de uygun görüyorsa herkesin 60 yaş sonrasında; 1 veya daha fazla risk faktörü olanların ise 40 yaş sonrasında her yıl 1 kez kemik taraması testi yaptırması koruyucu yaklaşım olarak önerilir.

Beslenme özellikle 30′lu yaşların başına kadar çok önemli. Çocuklarımıza sütü, tüm peynir çeşitlerini (krem peynir hariç), yoğurt ve ayranı, tüm sebzeleri, taze ve kuru meyveleri, kuruyemişleri, tam tahıllı gıdaları, sağlıklı ve organik gıdaları sevdirmek; yapılan tüm reklamlara rağmen ambalajlı, katkı maddeli gıdalardan, kafeinli içeceklerden, bol beyaz şeker, yağ ve-veya tuz içeren gıdalardan ve fast-food’dan uzak tutmak onların hem bugün sağlıklı büyümelerini hem 40 yaş sonrası ortaya çıkabilecek kemik erimesi ve diğer olası sağlık sorunlarına karşı korunmalarını sağlayacaktır.

30 yaşına kadar haftada 3-4 kez en az yarım saatlik yürüyüş başta olmak üzere herhangi bir spora çocuklarımızı alıştırmak; ders yoğunluğu ve sınavların zorluğu ne olursa olsun sporunu aksatmamasını sağlamak en doğrusu olacaktır. Fakat 30 yaşına kadar hemen hiç spor yapmamış olsanız bile çok geç değil; 30 yaş sonrasında da düzenli ve bilinçli, tercihen hoca gözetiminde spor yapanlarda hareket kapasitesi ve kemik yoğunluğunun arttığı görülmüş.

Vücuttaki yaygın ağrılar, bilinenin tersine kemik erimesi belirtisi değildir. Fakat şiddetli bel ve-veya sırt ağrısı çekiyorsanız hemen bir Ortopedi veya Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı’na danışın. Muayene, hekimin gerek gördüğü kan, idrar testleri, filmler ve kemik yoğunluğu testi ile durumunuz ortaya konsun. Omurga veya kalça kırığı yaşamadan, kamburlaşmadan, boyunuz kısalmadan varsa kemik erimesi teşhisi erken konsun ve hemen gerekli tedaviye başlansın.

DOKTOR TAVSİYESİ: HUZURSUZLUĞUN KİTABI-FERNANDO PESSOA

pessoafernandoBu kez Dünya Edebiyat tarihinde eşi benzeri olmayan, çok özel bir kitaptan söz edeceğim. Huzursuzluğun Kitabı bir roman, felsefi bir metin, bir günlük, bir düzyazı şiir, bir denemeler kitabı… Ve bu türlerin hepsinin toplamından daha fazlası…

1888-1935 yılları arasında yaşayan Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa’nın 1913′ten ölümüne dek üzerinde çalıştığı kitap ancak ölümünden sonra yazarın sandığında bulunarak yayınlanabilmiş. Huzursuzluğun Kitabı’nın ana kahramanı Lizbon’da yaşayan ve bir kumaş mağazasında çalışan sıradan, içe dönük, dışarıdan silik ve yalnız görünen, iç dünyası zengin, derin bir düşünme yetisine ve geniş bir bakış açısına sahip, varoluşun temel sorularının peşine düşmüş bir muhasebeci. Anlatı boyunca kahraman ile yazarın bakış açıları sık sık iç içe geçiyor ve bu yaklaşım metinleri zenginleştiriyor. Metinler günlük tarzında, başına tarih konarak, uzunlu kısalı olarak yazılmış. Anlatıyı, roman gibi sırayla okumak da mümkün; denemeler okur gibi herhangi bir yerinden açıp okumak da… Elinden bırakmadan okuyup bitirmek de mümkün, bir başucu kitabı yapıp her gün birkaç sayfa okuyup düşünerek bitirmek de… Hayatı, var oluşu, dünyayı, insanları, insanın derinliğini, anlam arayışlarını sorgulayan bir felsefi metin olarak da okumak mümkün; pek az kitapla kıyaslanabilecek derecede yoğun edebiyat zevki veren bir anlatı olarak da… Hatta bir aforizmalar kitabı olarak okumak bile mümkün; bazı cümleler o kadar etkileyici ki böyle bir alışkanlığı olmayanlar bile kurşunkalemle altlarını çizmek; o cümleleri, cümlelerin söylediklerini ve düşündürdüklerini içselleştirmek, hayatlarının yeni ve devamlı bir parçası yapmak isteyebiliyorlar. Bu kadar yalın, akıcı bir anlatının bu kadar güzel, derin, düşündürücü ve hatta sarsıcı olması gerçekten az rastlanır bir durum.

Fernando Pessoa, Dünya Edebiyatı’nın en renkli yazarlarından biri. Onun yaşadığı dönemde yazarların takma isimler kullanmasının sık karşılaşılan bir durum olduğunu; çağdaşı olan farklı ülkelerden yazarların da bunu yaptığını görüyoruz. Fakat Pessoa’nın onlardan ayrılan ilginç yönü; her takma ismine bir kişilik ve özgeçmiş yaratması… Yaklaşık 72 takma ismi olduğunu, bunlara çoğunun hiç birbiriyle ilgisi olmayan, orijinal özellikler yazdığını göz önünde bulundurursak ne kadar farklı ve renkli bir kişilik karşısında olduğumuzu anlamak mümkün ( Huzursuzluğun kitabı için seçtiği takma isim de Bernardo Soares ).

Hem Fernando Pessoa hem Huzursuzluğun Kitabı hakkında uzun uzun konuşmak, yorumlar yapmak, değerlendirmelerde bulunmak mümkün. Ama ben sözü çok uzatmadan edebiyatı ve düşünmeyi seven okurlara bu kitabı önereceğim. Ben kendi adıma, karşıma çıkan herşeyi bana sunulduğu gibi ‘öyle’ kabul etmekle gelen yüzeysel huzur yerine; her kavrama eleştirel yaklaşmamı, sorgulamamı sağlayan bir ‘acaba’ sorusunu; beni daha derinini, temelini, doğrusunu aramaya iten iç tedirginliğini ve huzursuzluğu tercih ederim. Her çözümün yeni sorunlar yarattığı, mutluluk vaatlerinin belli belirsiz olduğu, her kavramın yüzlerce soru barındırdığı, hiçbirşeyin güvende olmadığı hayatlarımıza en cesur, en kırılgan, en derin, en vazgeçmiş, en sevdalı, en mantıklı, en ironik ve en hüzünlü bakışlardan biri Huzursuzluğun Kitabı. Hem derin bir okuma ve düşünme keyfi verdiği için hem Dünya Edebiyatı ve kültürünün başyapıtlarından biri olarak selamlanan bir kitap olduğu için hem de ben kendi adıma çok etkilendiğim için tavsiye ediyorum.

İyi okumalar,

Selmin Çetin Doğan

Nasıl kilo verilir?

19 Ocak 2010 Editör: Nurhan Demirel  
Kategori: Ana Haber, Diyet

editor_nurhan_demirelMalumunuz geçen yazımda da bahsettiğim üzere; yılbaşında doktorum Selmin Çetin Doğan ve en yakın kız arkadaşlarımla birlikte zayıflama ve şöyle bir silkelenip, kendimize gelme kararı aldık.
Hayatımda ilk defa yılbaşında “bu yıl şunu yapacağım” diye bir karar almış bulunmaktayım. Umarım kararımın arkasında durabilirim. Geçen hafta kararımı hayata geçirmek için ilk adımı attım ve kendimce hayatımda ufak tefek değişiklikler yapmaya başladım.
Biliyorum hiç kolay olmayacak.
Komşu Fırın’ın önünden geçerken koku alma duyularıma engel olmaya çalışacağım.
Canım Büyükada’daki Taş Fırın’ın bol soğanlı lahmacununu çektiğinde başka şeyler düşünmeye çalışacağım.
Kentucky Fried Chicken’ın hot wings ve biscuit’lerini tamamen hayatımdan çıkarmam lazım.
Burger King’in ateşli whopper’ına sesleniyorum: Lütfen ateş beni çağırmasın!

Artık hayatımda yepyeni bir sayfa açıyorum.
Bundan böyle kendime daha fazla özen göstereceğim.
Bilgisayar karşısında kamburum çıkana kadar çalışmayacağım.
Hafta da en az üç kere dışarı çıkacağım.
Haftada bir gün fotoğraf çekmek için sokakları arşınlayacağım.

Yukarıda saydıklarımı yaparak kilo veremeyeceğimin farkındayım. Piyasada satılan merdiven altı diye tabir edilen abuk subuk ilaçlardan da medet umacak değilim. Bunların dışında tv’lerde ciddi ciddi reklamları yapılan elma krommuş, yok biber hapıymış, lahana kapsülüymüş, x-tra gelmiş… Daha neler? Bu tarz ürünlerden medet umacak kadar vahim mi durum? Nerde kaldı kentli, kariyerli, iyi eğitimli kadın olmak?

Beş çaylarında padişah sofraları gibi sofralar kurup, böreği çöreği mideye indirdikten sonra diyet yapmam lazım diye vicdan yapan kadınlara benzetiyorum kendimi. Yemek yeme faslında herşey iyi güzel de sonrasında insanın içini bir huzursuzluk kaplıyor. Yediklerim boğazıma diziliyor bir bir. Bu duyguyu yaşamaktan bıktım, usandım. O yüzden artık bana vicdan azabı çektirmeyecek yiyecekler yemeyi tercih ediyorum. Sabah uyandığımda bir tane elma yiyorum. Sindirim sistemini hızla harekete geçiriyor ve bütün kadınların sinirlerini bozan şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini gideriyor. Şiddetle tavsiye ederim. Bir de yoğurt yemeye başladım. İştahımı frenlemekte açıkçası çok işe yarıyor. Ne zaman acıksam ya elmalara ya da yoğurda saldırıyorum…

Selmin daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için bana bir yol haritası hazırladı. İşe önce Check-Up yaptırarak başlamam gerekiyormuş. Açıkçası bırakın Check-Up yaptırmayı doktora gitmekten bile ödüm kopuyor. Türk filmlerinin doktor-hasta diyalogları gözümün önüne geldikçe bana bir haller oluyor. Sanki doktora gidince doktor bana 3 aylık ömrümün kaldığını söylecek! Doktora gitmedikçe ömrüm uzayacak gibi geliyor, kendi kendimi avutuyorum… Halbuki benim gibi bir insanın bu konuda böyle anlamsız kaygılar taşımaması gerekiyor. Anlamsız olduğunu biliyorum ama gene de bu duruma mani olamıyorum.

Selmin sadece Check-Up yaptırmakla kalmamamı, kadın hastalıklarına karşı da gerekli önlemleri almamı tavsiye ediyor. Tam anlamıyla sağlıklı bir kadın olmak için eğer varsa ufak tefek sorunların tedavisi ve takibini tam olarak yaptırmak gerekiyormuş. Korkularımı yenebilirsem neden olmasın?

Yoğun iş hayatım nedeniyle malumunuz fiziksel aktivite konusunda sınıfta kalmış durumdayım. Bu durumu değiştirmek için kendimce bir takım kararlar aldım fakat doktorun tavsiyelerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Selmin’in söylediğine göre: “Düzenli yürüyüş yapmanın kilo verdirmesi, vücudu şekillendirmesi, vücut yağ oranını azaltıp kas oranını arttırmasının yanı sıra kalp-damar hastalıkları ve kanser’e karşı koruyucu olması özelliği var… Benim önerin bir pedometre alıp yavaş yavaş süreyi uzatarak 2 günde bir ortalama 10.000 adım olacak şekilde bir yürüyüş düzeni oturtman.

Yürüyüşten döndüğünde yere yatıp (Hayır, uyumayacaksın!! Bildiğin mekik hareketini yapman. Özellikle göbek bölgesinden sorunun olduğunu söylediğin için bu harekte hayat kurtarıcı olacaktır. 25′ten başlayıp haftada-2 haftada bir sayıyı arttırarak 100 mekiğe çıkmanı öneriyorum. Bu düzeni kurmak için harekete geçtiğinde önce belini en ince yerinden ölç, bel çevresi diye kaydet… Sonra kalça kemiklerinin hemen üstünden, göbek deliğinin üzerinde olacak şekilde ölç, göbek çevresi diye yaz. 2 günde bir yürüyüş + mekik’i düzenli olarak yap, 12 hafta sonra tekrar ölç… Mutlaka bir fark olması lazım… “

Gelelim zurnanın zırt dediği yere…
Ne yiyip, ne içeceğim ben? Nasıl besleneceğim?
Şimdilik sadece zararlı diye tabir edilen fast food, her türlü abur-cubur, bakkal ve marketten alabileceğin paketli gıdalar, içinde bol beyaz şeker olduğunu bildiğin tüm yiyecekler, tatlı-tuzlu her türlü pastane ürününden uzak duracağım. Tatlı krizim tutarsa da yarım kase sütlü tatlı yiyeceğim. Kahvaltıda yediğim yarım ekmekten vazgeçip, porsiyonlarımı küçülteceğim.
Ekmek genellikle kahvaltıda 1-2 dilim, diğer 2 öğünde 1′er dilim olarak tavsiye edilirmiş. Dilimler ince olacak ve ekmeklerin üstüne köyden gelen tereyağından sürülmeyecekmiş. Yanlız arada kedimizi şımartıp, ekmeğin içine kekik, nane, kırmızı biber vb. şeyler koyup, zeytinyağına banabilirmişiz. Ne zengin bir menü değil mi? İşim çok zor ama kararlıyım, başaracağım.
Sevgiler,
Nurhan Demirel

Varis neden olur?

17 Ocak 2010 Handan Güner  
Kategori: Sağlık

varis1Yüksek topuklu ayakkabılar varise neden olur mu? İşte varise yol açan nedenler, varisi olanlara öneriler ve varisten korunmanın yolları…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uğur Bengisun, karın içi basıncı artıran sürekli kabızlığın varis oluşumuna zemin oluşturduğunu belirtti.

Bengisun, kanı kalbe geri taşıyan toplar damarların genişlemesi sonucu oluşan varis hastalığının, kadınların yüzde 40, erkeklerin ise yüzde 20’sinde görüldüğünü bildirdi.

İŞTE VARİSE YOL AÇAN NEDENLER:

Sürekli kabızlık:

Kabızlık ıkınmaları, bu da karın içi basıncı artırır. Yüksek basıncın etkisiyle toplar damarlardaki basıncın artması, ileride varis oluşumuna yatkınlık oluşturur.

Yüksek topuklu ayakkabılar:

Bacağın kas pompasının iyi çalışmasını engellediği için kan dolaşımını bozarak varise neden olur. Bu nedenle yumuşak ve ortopedik ayakkabılar giyilmelidir.

Uzun süre hareketsiz masa başında çalışmak:

Ayaklardaki kas pompası iyi çalışmadığı için kanın bacaklarda göllenmesine, bu da bacaklarda şişlik ve ağrıya neden olur. Sonuçta varis kaçınılmazdır.

Obezite (aşırı şişmanlık) ve gebelik:

Her iki durumda da karın içi basıncın artması varis oluşumuna zemin hazırlar. Gebelik aynı zamanda damar duvarını zayıflattığı için varise neden olabilir.

Genetik faktörler:

Birinci derece yakınlarında varis olanlarda bu rahatsızlığın görülme olasılığı yüksektir.

Erken safhada tedavi edilebilir

Varislerin erken safhada tedavi edilmesinin önemine işaret eden Bengisun, başlangıçta küçük kılcal damarlardaki ya da mavi-yeşil renkteki damar genişlemelerinin, ileri safhalarda kahverengi renge dönüşüp varis ülserlerine kadar gidebileceğini söyledi.

Hastada belirgin bir ağrı ortaya çıkmadıkça sorunun önemsenmediğini kaydeden Bengisun, bunun da hastalığın ilerlemesine yol açtığını belirtti.

Sıcak hava artırır

Bengisun, ısınan havalarla damarlar genişleyeceği için varisleri olanların şikayetlerinin artabileceğini bildirdi.

Varisli damarların içi kan dolu kesecikler olduğunu anlatan Bengisun, buradaki kanın pıhtılaşma eğiliminin artmasının, ağrılı damar iltihaplarına yol açtığını belirtti.

Bu nedenle varisleri olanlara havalar ısınmadan önce tedavi olmalarını tavsiye eden Bengisun, hastalığın tedavi edilmemesi halinde ağrı, gerginlik, yorgunluk, şişkinlik ve damar iltihaplarının ortaya çıkabildiği uyarısında bulundu.

Ne yapmalı?

Bengisun, varisleri olanlara şu önerilerde bulundu:

• İş yerinde çalışırken veya uzun yolculuklarda hareketsiz kalınmamalı, bacak hareketleri yapıp, sık sık mola verilmeli,

• Fazla kilosu olanlar zayıflamalı,

• Ağrıları artanlar soğuk suyla duş almalı,

• Sıcağa maruz kalınmamalı,

• Fizik tedavi yaptırılmamalı,

• Ayakta uzun süre çalışanlar topuklu ayakkabı giymemeli.

Uzmanına başvurun

Varis tedavisinin estetik bir operasyon olarak görülmemesi gereğine işaret eden Bengisun, bacaklarda zararsız gibi görünen küçük kılcal damarlarla mavi-yeşil renkteki damar genişlemelerinin büyük damarlardaki varisin habercisi olabildiğini bildirdi.

Büyük damarda bir varis olup olmadığı tespit edildikten sonra tedaviye başlanması gerektiğini anlatan Bengisun, genel anestezi gerektirmeyen lazer yöntemiyle başarılı sonuçlar alınabildiğini kaydetti.

Bengisun, özel bir kataterle (ince plastik boru) içine girilen varisli damarın ultrason altında işaretlenerek yok edildiğini kaydederek, “İşlem 30-45 dakikada tamamlandıktan sonra 1 saat dinlendirilen hasta evine yürüyerek gidebiliyor” diye konuştu.

Dikkat: Plastik biberon ve kaplar ölüm saçıyor!

Dr. Selmin Çetin DoğanPlastikteki tehlike: Bisfenol-A (BPA)
Son aylarda diğer kimyasallarla kombine olarak plastik yapımında kullanılan bir madde olan Bisfenol A veya kısa adıyla BPA hakkında medyada sık sık bazı haberler çıkıyor. Yapılan bazı araştırmalar bu maddenin sağlığımızı ciddi şekilde tehdit ettiğini gösterirken bazı kesimlerden de bu çalışma sonuçlarına itirazlar geliyor. Bu itirazlarda; BPA’nın ancak çok aşırı ısıtıldığında veya olamayacak kadar yüksek miktarlarına maruz kalındığında ya da BPA içeren eşyanın aşırı hasar görmesiyle ortaya çıkabileceğini, dolayısıyla BPA’nın nadir ortaya çıkacak bu durumlar haricinde güvenli bir madde olduğu iddia ediliyor. Ülkemizde bu itirazlar ön plandayken özellikle Amerika ve Kanada’da BPA aleyhine olan bilimsel çalışma sonuçları dikkate alınarak bu maddenin üretimde kullanılmasından vazgeçiliyor ve yeni seçenekler aranıyor. BPA konusu çok önemli çünkü BPA polikarbonat yapımında; polikarbonat da biberonlar, yalancı emzikler, su damacanaları, su ve muhtelif içecek şişelerinin yapımında kullanılmaktadır. BPA ayrıca berrak mutfak kaplarının yapımında hatta bazı diş protezlerinde ve kaplamalarında da kullanılmakta. Yani günlük hayatımızda çok sık kullandığımız maddelerle kendimizin, çocuklarımızın ve çevremizin sağlığını tehlikeye atıyor olabiliriz!

Şimdi BPA hakkında yapılan çalışmaların sonuçlarına birlikte bir göz atalım:

- Fransa’nın Tolouse kentinde bulunan Ulusal Gıda Araştırmaları Enstitüsü (IRNA) araştırmacılarının yaptığı ve Amerikan Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayınlanan çalışmada araştırmacılar BPA’nın, vücutta temas ettiği ilk organ olan bağırsak üzerindeki etkisini incelediler. Araştırmada farelerin ve insanların bağırsak hücrelerinde BPA’nın, vücut için gerekli mineral tuzlar ve suyun dolaşımını sağlayan bir yol olan bağırsak epitelyumunun geçirgenliğini azalttığı böylece vücuttaki su ve minerallerin dolaşımının bozulmasına neden olduğu ortaya çıktı. Haberde, bu şirketlerin adları verilmemekle birlikte, bu araştırmanın yayınlanmasından sonra 6 ABD’li biberon üreticisinin BPA içeren biberonlarının satışını durdurduğu duyuruluyor.

- ABD’de Cincinati Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma; BPA’nın insan yağ dokusunda faydalı bir hormon olan Adinopektin’in salgılanmasını azalttığı, görece zararlı interkeukin-A ve TNF adlı maddelerin salgılanmasını arttırdığı; yani insanda aşırı şişmanlığa yol açan metabolik bozukluklara neden olabileceğini; hatta obezite, yüksek tansiyon, yüksek kan kolesterol düzeyi ve şeker hastalığının bir arada görüldüğü Metabolik Sendrom’a yol açabileceğini gösterdi.

- Yine aynı üniversite araştırmacıları BPA’ya maruz kalmanın meme ve prostat kanseri olan kişilerin tedavisini engelleyen etkileri olduğunu ileri sürdüler.

- California Pasifik Medical Center araştırmacıları, BPA’ya maruz bırakılmış normal insan hücrelerinden 40.000 gen üzerinde yapılan taramada; hücre bölünmesinde dikkati çekecek derecede artışa, hücre metabolizmasında hızlanmaya, kanserli hücrelerin öldürülmesi için kullanılan ilaçlara dirençte artışa neden olduğunu ve hücrelerin kendi olgunluğuna erişmesini engellediğini ortaya çıkardılar.

- Stanford Genome Technology Center’da araştırmacı olan Dr. Wenzhong Xiao, ellerindeki çalışmaların BPA’nın tümöre neden olduğunu kanıtlamadığını ancak insan göğüs hücrelerinin genetik davranışlarını değiştirdiğini ortaya koyduğunu; dolayısıyla BPA ve kanser ilişkisi konusunda daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç olduğunu söyledi.

- Harvard Halk Sağlığı Okulu araştırmacıları polikarbonat şişelerden (yani evlerimizdeki su damacanaları tarzı kaplardan) su içen kişileri 1 hafta boyunca takip ettiler ve sadece 1 hafta damacana suyu kullanımıyla kişilerin idrarında BPA oranının normalin 2-3 katına çıktığını saptadılar. Araştırmacılar ‘polikarbonat şişeden sıvının soğuk olarak tüketilmesi maddenin idrardaki oranını bu derece arttırıyor; bebek biberonlarında olduğu gibi eğer bu şişeleri ısıtırsanız ya da içine yüksek sıcaklıkta sıvı koyarsanız bu değerlerin daha da artmasını bekleriz’ dediler!

- MIT(Massachusets Instute of Technology)’ten Dr. Angela Belcher ve arkadaşları, aynı marka kullanılmış ve yeni satın alınmış su şişelerini 7 gün boyunca test ettiler, eski ve yeni polikarbonat şişelerden salınan BPA’nın oranının aynı olduğunu buldular. Ancak, kaynar suya tabi tutulmuş polikarbonat şişelerin çok daha fazla BPA salınımı gerçekleştirdiğini gözlemlediler ve aradaki farkın 15 ile 55 kat arasında değiştiğini rapor ettiler! Bu çalışma özellikle polikarbonat biberonların kullanımıyla bebeklerin ne derece etkilenebileceğini gösterdiği için önemli…

- Amerika’da bir şişe üreticisi olan Nalgene firması internet sitesinde yaptığı duyuruyla BPA içeren polikarbonat şişelerin üretimini durduracağını açıkladı. Dünyanın en büyük market zincirlerinden Wall-Mart, BPA içeren ürünleri stoklamayacağını ve satmayacağını açıkladı. Ve ardından aynı açıklamayı ünlü oyuncak markası Toys’R'Us da yaptı.

- Kanada plastik biberonların satışını ülke genelinde yasakladı. Kanada Sağlık ve Çevre bakanlıklarının ortak çalışmasıyla plastik biberonların ana maddesi olan BPA’nın zehirli ve tehlikeli maddeler sınıfına dahil edilmesine karar verildi. Karar resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Çevreci Savunma Grubu’ndan Dr. Rick Smith ‘BPA’yı zehirli ve tehlikeli kılan şey onun sıcakla temas ettiğinde kansorejen etki göstermesidir’ dedi. Smith bu nedenle plastik biberonların kullanılmaması ve uygulamanın yaygınlaştırılması gerektiğini söyledi.

- ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde görevli bilim adamları BPA’nın östrojen hormonunu taklit eden etkileri nedeniyle prostat ve beyin üzerinde zararlı etkilere yol açabileceğini; cenin, bebek ve çocuklarda hareket değişikliklerine neden olabileceğini söylediler.

- ABD’de 2003-2004 yıllarında yapılan Ulusal Sağlık ve Gıda Tarama Çalışması’nda yetişkinlerin idrarında saptanan BPA oranıyla kalp-damar hastalıkları, Diabetes Mellitus Tip 2 (yetişkin tip şeker hastalığı) ve karaciğer enzim anormallikleri arasında sıkı bir ilişki bulundu.

Ben kendi adıma bu araştırmaların medyaya yansıyan sonuç özetlerini dahi okuduğumda plastik üreticilerinin ‘BPA masumdur’ demeçlerini hiç mantıklı bulmuyorum. Üstelik BPA içeren plastikteki tehlike sadece bizimle, şu an yaşayan nesille de sınırlı değil… Son yıllarda giderek önem kazanan bilim dallarından Epigenetik, maruz kalıp etkilendiğimiz zararlı maddelerin sağlığımızı bozmakla kalmayıp genlerimizin çalışmasını da etkileyerek bu zararları yeni nesillere aktarabileceğimizi söylüyor. Yani plastik biberon ve diğer polikarbonat mazemelerin kullanımı sadece bebeğinizin değil henüz doğmamış torunlarınızın sağlığını da tehdit ediyor!

Epigenetik kelime anlamı olarak ‘genler üstü genetik’ anlamında olup DNA’mızın yapısında ve diziliminde bir değişiklik olmaksızın DNA’da kodlu olan genetik bilginin açığa çıkmasında meydana gelen değişiklikleri araştıran bir daldır. Bu bağlamda çevresel şartların genetik yapı ve aktarımı üzerinde de çalışan Epigenetik konusunu ayrı bir yazıda ele almak gerekli diye düşünüyorum.

zamana_direnmek_cem_doganDOKTOR TAVSİYESİ: “ZAMANA DİRENMEK” FOTOĞRAF SERGİSİ

İstanbul Anadolu yakasında, Caddebostan Kültür Merkezi’nde bir sergi var şu sıralar. İstanbul’un fotoğraf konusundaki saygın merkezlerinden Fotoğraf Atölyesi’nin desteğiyle 6 fotoğraf sanatçısının açtığı karma serginin teması Zamana Direnmek…

Sergi salonları genelde tenhadır. Sanatçıların yakın çevresi ve bir avuç meraklı gezer sadece. Gerekçemiz de çoğunlukla ‘ben resimden-fotoğraftan-heykelden-seramikten-arkeolojiden anlamam’ olur. Oysa o sergilerde anlatılan tam da bizim hikayemizdir. Gezerken birden aynı dün bizim yaptığımız gibi köprüden Haliç’e hüzünle bakan bir adamla karşılaşıveririz. Yarı aralık kapılardan bizimkine benzeyen ev içlerini; ev içlerine ve işyerlerine hapsolmuş yaşamları izleriz. Bazen o ürünün taşıdığı anlam ta karşıdan bellidir, ilk bakışta yüreğimizden yakalar. Bazen onlarca simgeyle doludur, saklamıştır kendini bizden biraz, yaklaşıp düşünmek gerekir, gizlerini çözmek için. Bazen bizim tarihimizdir sergilenen bazen bugünümüz… İnsana dairdir o resimler, fotoğraflar, heykeller ve diğer ürünler; hayata, hayatımıza dairdir.

Bülent Küçük, Meltem Koşar, Melissa Levi, Şebnem Köken, Cem Doğan ve Hakan Güneş Zamana Direnen fotoğraflar çekmişler. Direnen şehirler, yapılar, anıtlar, insanlar, çalışan eller var bu sergide. Bazıları çok kayıplar vermişler ama umutsuzluğa, yılgınlığa, çaresizliğe inat hala direniyorlar.

Zamana Direnmek sergisi CKM’de 13 Ocak’a kadar devam edecek. Sergi, en üst katta, tiyatro ve konser salonunun bulunduğu koridorda yer alıyor. İstanbul’da veya İstanbul’a yakın yerlerde yaşayanlara bu sergiyi tavsiye ediyorum. Bazen yaşamı daha iyi anlamak için durup bir mola verip sanat eserlerine bakıp düşünmek gerekir. Bu sergi bence iyi bir fırsat…

Sevgiler,

Selmin Çetin Doğan
Ailenizin Doktoru

Amerikalıların aşı tedirginliği sürüyor

04 Ocak 2010 admin  
Kategori: Sağlık, domuz gribi

domuz_gribi_asi1Ülkede domuz gribinden 1000 civarında çocuk ölmesine rağmen, Amerikalıların 3′te 1′i, güvenlik kaygıları nedeniyle çocuklarına H1N1 aşısı yaptırmıyor.

WASHINGTON - ABD’de ailelerin 3′te biri, çocuklarına domuz gribi aşısı yaptırmaktan kaçınırken, ülkede hem gribin etkisi hem de gribe yönelik kamuoyu ilgisi azalıyor.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC), 6 aylık bebekler ile 18 yaşına kadar dönemdeki çocukların domuz gribi aşısında en öncelikli grubu oluşturduğunu belirtiyor. Çünkü özellikle bu grup, gripten ciddi oranda etkileniyor ve ABD’de bu yıl içerisinde 1000 civarında çocuğun domuz gribinden öldüğü tahmin ediliyor. Ancak Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Okulu’nun yaptığı yeni anket, tüm risklere rağmen ailelerin bir kısmının aşıya hala şüpheyle yaklaştığını gösteriyor.

Üniversitenin 18 yaş ve üstü 1637 kişi arasında yaptığı ankete göre, bu ay çocuklarına H1N1 aşısı yaptırmak isteyen ailelerin yüzde 74′ü, aşıyı yaptırabildi. Yine de toplamda ailelerin 37′te biri, çocuklarına aşı yaptırma niyetinde değil. Bunda başı çeken neden ise aşının güvenliğine dair endişeler.

Bunun yanı sıra salgının Kamu Sağlığı Ofisi’nin düşündüğü kadar yaygın olmadığı görüşünde olan bu aileler, çocuklarının ciddi risk altında olduğuna inanmıyor ve eğer çocukları hasta olursa “domuz gribi”yle mücadele etmek için ilaçla tedavinin yeterli olacağını düşünüyor.

KAMUOYU İLGİSİ AZALDI
Araştırma sonuçlarına göre, öncelikli grupta yer alan yetişkinler arasından, bu ay aşı olmak isteyenlerin yüzde 22’si aşı yaptırabildi. Bunların arasında hamileler, kronik hastalar, sağlık ve acil durum personeli, 18-24 yaş arası gençler var. Ancak bu öncelikli gruptan da ankete katılanların yüzde 44′ü, aşı olmak istemediğini belirtiyor. Bu grubun da aşıya yönelik endişeleri ile salgının çok önemli olmadığına yönelik düşünceleri aşı yaptırmamasında etkili. Ankete katılan tüm yetişkinler arasında ise yüzde 41′i aşı olduğunu veya böyle bir niyeti bulunduğunu belirtirken, yüzde 55′i aşı yaptırmaya niyetli olmadığını söylüyor.

DOKTORA DANIŞILMIYOR
Araştırmaya göre, az sayıdaki insan aşı için doktorlara danışıyor. Sağlık uzmanlarına danışanların da yüzde 64′ü doktorların aşı yaptırmalarını tavsiye ettiğini, yüzde 25′i doktorlarının herhangi bir öneride bulunmadığını, yüzde 10′u ise aksini belirttiğini ifade ediyor.
Ancak Ankete göre, tüm endişelere rağmen Kasım ayının başından bu yana domuz gribi aşısı yaptıranların sayısı arttı, buna karşılık domuz gribine yönelik kamuoyu ilgisi azaldı. Ankette, Eylül ayında halkın yüzde 52’si kendilerinin veya yakınlarından birinin 12 ay içerisinde domuz gribine yakalanacağından endişe ederken, bu oran Aralık ayında yüzde 40′a düştü. Üniversitenin diğer bir araştırmasına göre ise seyahat edenlerin birçoğu, seyahat sırasında domuz gribine yakalanmaktan endişe ediyor. Bu nedenle de yolcuların çoğu, geçen yıla oranla mevsimsel grip ve H1N1′e yönelik önlemlerini artırıyor. Bir sonraki yolculuklarında hapşırdıklarında yüzlerini elleriyle değil dirsekleriyle kapatacaklarını, yanlarında el dezenfektanı taşıyacaklarını ve seyahat sırasında grip olmamak için aşı olacaklarını belirten yolcuların bu yorumlarının, kamu sağlığıyla ilgili mesajları dikkate aldıklarını gösteriyor.

6-12 Aralık tarihleri arasında yapılan Ulusal 2009 H1N1 Grip Araştırması’na (NHFS) göre de ABD’de nüfusun yüzde 15,3′ünü oluşturan 46 milyon kişi domuz gribi aşısı yaptırdı. Bunlardan 28 milyonunun yetişkin, 18 milyonunun çocuk olduğu tahmin ediliyor. Anketin yapıldığı sırada tedarikçilere gönderilen aşının nüfusun yüzde 21′ine yetecek kadar olduğu düşünüldüğünde, her 4 aşıdan 3′ünün kullanıldığı belirtiliyor. Bu dönemde aşıların yüzde 74′ünün öncelikle risk gruplarına gönderildiği, bu aşıların yüzde 42’sinin çocuklara uygulandığı ifade ediliyor.

GRİBİN ETKİNLİĞİ AZALIYOR
Öte yandan, CDC’nin 13-19 Aralık dönemini kapsayan raporu, ABD’de gribin etkinliğinin azalmaya devam ettiğini gösteriyor. Söz konusu haftada zatürreye ve gribe dayalı ölüm oranları, “salgın hastalık” eşiğinin altında kaldı.

Bu haftada Dünya Sağlık Örgütü ve Ulusal Solunum ve Enterik Virüs Gözetleme Sistemi’nin işbirliğindeki laboratuvarlarda test edilen ve CDC’ye bildirilen 4 bin 440 numunenin 306’sının sonucu “pozitif (grip)” oldu. Bunlardan da 233′ü “domuz gribi” çıktı.

Söz konusu hafta Iowa, New Jersey, New York, Ohio, Güney Carolina ve Batı Virginia’da griple bağlantılı 9 çocuk ölümü rapor edildi. Bunlardan 8′inin ölümü A/H1N1 virüsüyle ilgili, bir çocuğun ölümü ise alt türü tanımlanmamış A tipi virüsten kaynaklı. CDC, ülke genelinde “domuz gribi”nden toplamda 1100 civarında çocuğun öldüğünü tahmin ediyor. Ancak, laboratuvarlarca doğrulanan rakamlar bu sayının altında kalıyor. 26 Nisan’dan bu yana CDC’ye grip vakalarından 285 çocuk ölümü rapor edildi. Bunların 241′i A/H1N1 (domuz gribi) kaynaklı. Bunun yanında, CDC’ye göre, ABD’de “domuz gribi”nden şu ana kadar 10 bin civarında kişi yaşamını yitirdi. Ancak, 30 Ağustos-19 Aralık tarihleri arasında, griple bağlantılı olduğu laboratuvarda doğrulanan ve CDC’ye bildirilen ölüm sayısı bin 630.

AA

Televizyon nasıl izlenir? Televizyon izlerken dikkat edilmesi gerekenler…

27 Aralık 2009 admin  
Kategori: Sağlık, Teknoloji

kadin_ve_televizyon2Televizyon izlerken ekrana çok yaklaşmayın
Amerikan Hastanesi Oftalmoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Osman Oram televizyon izlerken dikkat edilmesi gereken konular ile ilgili bilgiler veriyor.

Uzun süre televizyon ekranına bakmak gözde birçok rahatsızlığa neden olabiliyor. Peki televizyon izlerken dikkat edilmesi gerekenler nelerdir, televizyon izleme uzaklığı ne olmalıdır? Amerikan Hastanesi Oftalmoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Osman Oram konuyla ilgili bilgiler veriyor.

Evler için büyük ekran televizyon seçilirken öncelikle televizyonun konulacağı yer ve oturulabilecek uzaklık belirlenmelidir. Bugün için ideal olarak büyük ekranların, çapraz olarak ölçülen ekran boyutunun 2 ila 5 katı uzaklığından seyredilmesi önerilmektedir. Görüntünün en uygun açıyla izlenebilmesi ve gözlerin yorulmaması için ideal kabul edilen 2 ila 5 katı uzaklığın alt ya da üst sınırının seçilmesindeki en önemli faktör ise yayın çözünürlüğüdür. Normal televizyon yayınlarının izlendiği standart çözünürlükte ideal izleme uzaklığı ekran boyutunun 3 ila 5 katı iken yüksek çözünürlüklü HD yayınlarda bu uzaklık 2 ila 3 katı olarak düşünülmektedir. Örnek olarak en yaygın olarak kullanılan 42 inch yani yaklaşık 1 metre ekran boyutu için önerilen ideal izleme uzaklığı 2 ila 5 metredir.

Ülkemizde genel olarak büyük ekranda daha uzun süreli olarak standart çözünürlükteki televizyon yayınlarının izlendiği ve daha az olarak da yüksek çözünürlüklü HD yayınların izlendiği düşünülürse bu ekran boyutunun ortalama 3-4 metre uzaklıktan, sadece standart yayınlar için kullanılıyorsa ortalama 4-5 metre uzaklıktan izlenmesi uygun olacaktır.

Çocuklar ve yetişkinler için ideal televizyon izleme uzaklığı farklı değildir, çocukların da yetişkinler ile aynı uzaklıklardan televizyon izlemesi önerilir. Yaygın kanının aksine yakından televizyon seyretmenin çocuklarda gözde kalıcı bir etki yarattığı ispat edilmemiştir. Çocuklarda göz merceğinin esnek yapısı nedeniyle yakından televizyon seyretmek yetişkinden daha az göz yorgunluğuna sebep olur ve çocuklar daha kolaylıkla yakından televizyon seyretmeye alışabilirler. Bununla birlikte çok yakından televizyon seyretmeyi alışkanlık haline getiren çocuklarda bir göz bozukluğunun bulunabileceği de düşünülmeli ve gereken göz kontrolleri yapılmalıdır.

Televizyonu çok uzun süreli izlemek gözlerde yorgunluğa ve buna bağlı ağrı, yanma gibi belirtilere neden olacaktır. Bu nedenle televizyon izlerken ortalama 20 dakikada bir gözlerin en az 20 saniye süreyle dinlendirilmesi önerilir.

Çocuklar ve yetişkinler için televizyon seyretmek için ideal saatler bulunmamasına karşın hem çocuklar hem de yetişkinler için televizyon izlenen odanın ışık şartları göz yorgunluğu açısından önemlidir. Televizyon izlenen odada ortam ışığının ekrana göre çok parlak olmaması gerektiği gibi ortamın karanlık da olmaması önemlidir. Televizyon ekranın parlaklığına yakın bir aydınlatma gözler açısından daha az yorucu olacaktır. Ek olarak televizyon ekranının arkasında pencere veya güçlü bir ışık kaynağı olmamalı aynı zamanda odadaki ışıkların ekrandan izleyenlere yansıma yapmayacak şekilde olmasına dikkat edilmelidir.

Büyük ekranların geniş bir açıdan izlenebilmesine karşın ideal izleme noktası ekranı tam karşıdan gören pozisyondur. İdeal olarak ekranın orta yüksekliğinin göz düzeyinde olacağı şekilde ayarlama yapılmalıdır.

Televizyon ekranlarının kaliteleri ve çözünürlükleri göz sağlığında kalıcı bir etki oluşturmamaktadır. Ek olarak yayın kalitesi ve çözünürlüğünün de ekran kalitesi ve çözünürlüğü kadar önemli olduğu göz önünde tutulmalıdır. Yüksek çözünürlüklü ve kaliteli ekranlar yayın kalitesi ve çözünürlüğünün de yüksek olduğu durumda daha rahat ve kaliteli izleme imkanı sağlayacaktır.

KadınMAG

Sağlıklı iletişimin sırrı: Aktif dinleme

Dr. Selmin Çetin DoğanHepimiz değer verdiğimiz kişilerle sağlıklı bir iletişim kurmak, ortaya çıkan sorunlara herkesi memnun edecek çözümler bulmak isteriz. Başarılı iletişim için ihtiyaç duyduğumuz becerilerden biri de aktif dinlemedir. Etkin dinleme ve açımlı dinleme de denir.

Aktif dinleme; ilgiyi tamamen konuşan kişiye odaklayarak hem söylediklerini hem söylediklerinin altında yatan duygu ve düşünceleri anlamaya çalışmak, anladıklarımızı geri bildirim ile ona iletmek demektir. Aktif dinleme, karşınızdaki kişinin söylemek istediklerini anladığınızı ona ifade etmenin etkin bir yoludur. Onun anlatmak istediklerini anlamaya çalışarak ona adeta bir ayna tutmaktır. Örneğin çocuğunuz eve ‘Bir daha asla Ahmet’le oynamayacağım!’ diyerek geldi. ‘Ne oldu?’ ‘Ahmet sana ne yaptı?’ veya ‘Çok ayıp, arkadaşlarımız hakkında böyle konuşmamalıyız’ demek yerine; yapmakta olduğunuz işi bırakıp ona dönerek ‘demek Ahmet’e kızgınsın’ diye cevap verdiğinizde çocuğunuza ‘seni dinliyorum, sözlerinin altında yatan duyguyu anlıyorum’ mesajı vermiş, onun kendi duygularının daha bilinçle farkına varmasını sağlamış, sakinleşmesi ve çözüm odaklı düşünmesine yardımcı olmuş olursunuz.

Hayatın her anında sıklıkla kullanılması doğru olmamakla beraber özellikle bir çatışmayı veya sorunu çözmek gerektiğinde aktif dinleme becerisi çok gerekli ve yararlı olabilmektedir. Ebeveyn-çocuk ilişkilerinde anne-babanın aktif dinlemesi çocukta; duygularının, düşüncelerinin büyükleri tarafından anlaşıldığı, kabullenildiği, bakış açısı ve seçimleri anne-babadan farklı olsa da onlar tarafından değer göreceği düşüncesi oluşturur; karşılıklı sevgi, saygı ve güven ilişkisinin devamını sağlar.

problemli_iliskilerAktif dinleme becerisini kazanabilmek için öncelikle farkında olarak veya olmayarak edinilmiş yanlış yaklaşımlardan kurtulmak gerekir. Bu yanlış yaklaşımlar şunlar olabilir:

-Yargılama: Dinlerken konuşan kişinin anlattıklarını, olaylar karşısındaki tutumlarını, düşüncelerini hatta duygularını bir şekilde değerlendirmemizdir. Değerlendirme olumlu da olsa (iyi yapmışsın, oh!) olumsuz da olsa (bu kafayla gidersen senden bir şey olmayacak!) konuşan kişiye şöyle bir mesaj vermiş oluruz: Ben senden üstünüm, seni değerlendirebilirim ve benim değerlendirmelerim kesinlikle doğrudur!.. Bu mesaj karşımızdaki kişiyi elinde olmadan ‘savunucu’ davranmaya iter. Kişi gerçek duygu ve düşüncelerini saklar, kendisini bize kapatır. Soruna çözüm bulunamadığı gibi iletişim kalitesi düşer.

-Rahatlatmaya Çalışma: ‘Boşver ya, sıkma canını, unut gitsin, sana güzel bir börek yapayım yanına da çay bak kendini daha iyi hissedeceksin, aman düşünüp durma gel seninle sinemaya gidelim’ gibi yaklaşımlar çoğunlukla ne sorunun çözümü konusunda ne de iletişimin devamında yararlı olacaktır. Genellikle böyle durumlarda konuşan kişi kendisini lafı ağzına tıkılmış, duyguları anlaşılmamış ve yalnız hissedecek, kendisini size kapatacaktır. Rahatlatma çabası genellikle kendimizi, bize anlatılan soruna mutlaka ve hemen bir çözüm bulmak zorunda hissedip bulamadığımızda gösterdiğimiz bir tepkidir. Oysa karşımızdakine can kulağıyla dinlendiğini; düşünce, duygu ve kaygılarının ciddiye alındığını hissettirmek de çözüm bulmak kadar hatta bazen daha da fazla önemlidir. Çoğu durumda tüm düşüncelerini dökebilen, duygu yoğunluğunu üstünden atabilen kişi bizim hiç bir şey önermemize gerek kalmadan kendisi için uygun çözümleri bulabilecektir.

-Çözümleme, Analiz Etme Çabası: ‘Bence senin sorunun…’, ‘Senin derdin ne aslında biliyor musun?’ gibi cümlelerle başladığımız konuşmalarımız da karşımızdakine ‘Ben seni senden iyi tanıyorum. Sen bırak düşünmeyi, irdelemeyi sadece benim söylediğimi dinle’ mesajı verecektir. Bu yaklaşım da karşımızdaki kişinin ‘savunucu’ duruma geçmesi, bizimle konuşmayı kesmesi hatta ‘sen beni nasıl benden iyi bilebilirsin?’ kızgınlığıyla bizimle tartışmaya girmesiyle sonuçlanabilir. Soruna çözüm bulunamadığı gibi karşımızdaki kişinin kendisini değersiz, dışlanmış, anlaşılmamış hissetmesine ve bizimle derin bir iletişim arayışından vazgeçmesine neden olabiliriz.

-Yönlendirici sorularla konuşmaya müdahale etme: Özellikle ‘ben sana dememiş miydim?’ başta olmak üzere karşımızdakini ısrarla kendi düşüncemize sürüklemek amaçlı sorular da iletişimi sakatlayan, kalitesini bozan bir yaklaşımdır.

-Özellikle anne-babaların sık yaptığı hatalı yaklaşımlar arasında yer alan emretme, gözdağı verme, ahlak dersi verme, sürekli öğüt verme, ad takma (sulugöz vb. gibi), alay etme, aşırı övme gibi davranışların ortak özelliği çocuğumuzla aramızdaki iletişimin kalitesini, sağlığını ve sürekliliğini bozması hatta tamamen kopmasına neden olmasıdır. Çocuk aynı evde yaşadığı halde kendisini anne-babasında uzaklaşmış hissedebilir ve çeşitli ruhsal sorunlar yaşayabilir.

Aktif dinleme, empati ve ben dili kullanımıyla birlikte en olumlu sonuçları verecektir. Empati, bildiğimiz gibi, kendisini karşısındakinin yerine koyabilmektir. Kolay bir şey değildir; kişinin kendi egosunu terbiye etmesini gerektiren bir beceridir. Empati becerisi olan veya eğitimle edinmiş kişiler gerek iş hayatlarında gerek arkadaş ve yakın çevre ilişkilerinde gerekse anne-baba olarak fark edilir derecede daha başarılı olan, derin ve doyumlu iletişim kurabilen insanlardır.

Ben dili kullanmak, karşımızdaki kişiyi yargılamadan ve suçlamadan şikayetçi olduğumuz durumları, bu durumların bizde oluşturduğu duyguları anlatmaktır. Örneğin eve geç gelen çocuğunuza ‘Nerede kaldın, haber vermeden geç geldiğin için ne kadar endişelendim biliyor musun? Ne kadar sorumsuz ve duygusuz bir çocuksun’ demek ‘sen dili’ kullanmak ve olumsuz iletişim başlatmaktır. ‘Seni gördüğüme sevindim, haber vermeden geç geldiğinde senin için çok endişeleniyorum’ demek ise ‘ben dili’ kullanarak, habersiz geç gelme davranışının bizde oluşturduğu duyguları ifade ederek birlikte çözüm aramaya yönelik olumlu bir iletişim başlatmak olacaktır. Ben dili kullanmak hem bizim duygularımızı, sakin olmakla beraber tam olarak ifade etmemizi hem de karşımızdakinin savunucu duruma geçmeden, duygusal işbirliği içinde bizi dinlemesini sağlar. Karşımızdakinin seçimlerinin ve kararlarının sorumluluğunu almasına zemin hazırlamış oluruz. En önemlisi yaptığı hareketi eleştirmiş oluruz, kişiliğini değil…

Aktif dinleme, karşımızdakini daha iyi anlamamızı ve tanımamızı sağlar. Ona anlaşıldığı ve kabul edildiği duygusu veririz. Bize iç dünyasını açmaya cesaretlendirmiş oluruz. Altta yatan sorunların ortaya çıkmasına, sorunların doğru tanımlanmasına ve doğru çözümler getirilebilmesine zemin hazırlamış oluruz. Ona düşünce ve duygularının (kızgınlık gibi olumsuz duygular olsa bile) doğal ve insani olduğunu; aynı zamanda örneğin kızgınlığını mutlaka olumsuz şekilde, çatışmalarla, sözel veya fiziki saldırılarla ifade etmesinin gerekmediğini göstermiş oluruz. Karşımızdakinin sorunları hakkında etkin düşünmesine, kendi çözümünü kendisinin bulmasına yardımcı oluruz. İletişimin daha sağlıklı, kaliteli ve sürekli olmasını sağlarız.

Aktif dinleme, empati, sağlıklı iletişim gibi konularda daha fazla bilgi edinmek ve bu konularda gerekli becerileri kazanmak isteyenlere başta Doğan Cüceloğlu ve Üstün Dökmen olmak üzere çeşitli psikologların kitaplarını öneririm. Ayrıca, çeşitli kurumlar konunun uzmanlarıyla birlikte bu konularda seminerler, söyleşiler, eğitim programları ve atölye çalışmaları da düzenlemektedir. Bunlara katılmak da becerilerin pekişmesini, öğrenilenlerin hayata geçirilmesinin kolaylaşmasını sağlayabilir.

Ağustos Işığı/ William Faulkner

Ağustos Işığı/ William Faulkner

DOKTOR TAVSİYESİ: AĞUSTOS IŞIĞI-WİLLİAM FAULKNER

William Faulkner, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri. 1897-1962 yılları arasında yaşayan yazar ‘Modernizmin babası’, ‘Avrupa’nın deneysel geleneğini izleyen ilk Amerikan yazarı’ gibi birçok tanımla anılır. 1949′da Nobel Edebiyat Ödülü’nü, 1955′te Pulitzer ödülünü kazanan Faulkner romanlarında ağırlıklı olarak doğduğu, büyüdüğü ve hayatının büyük kısmını geçirdiği Güney eyaletlerindeki yaşamı, burada yaşayan zenci ve beyaz Güneyliler’i anlatır. Tüm büyük ustalar gibi Faulkner de kendi yerel çevresinden köken alarak evrenselliğe, kendi ülkesinin insanlarından köken alarak evrensel insana varmayı başarmıştır.

Faulkner, çok nadir verdiği söyleşilerden birinde, yazarın gerçeğe ve insan yüreğine odaklanması gerektiğini, gerisinin boş laf olduğunu söylemiş. İşte bu ifade Ağustos Işığı romanıyla birebir örtüşen bir ifade bence. Ağustos Işığı, gerçeklere çok cesur ve derinden bakan, insan yüreğini derinlemesine inceleyen, insanın muğlak ve karanlık yönlerini masaya yatıran, düşündürücü ve yürek burkucu bir roman. Roman, Lena Grove adlı kahramanla başlıyor. Onun bir yolculuğa çıkışıyla yavaş yavaş diğer kahramanlar romana giriyorlar. Okudukça anlıyoruz ki asıl kahramanımız Joe Christmas. Christmas görünürde beyazdır. Fakat babasının yarım kan zenci olduğu söylentisi gittiği her yerde onu izlemekte, Demokles’in kılıcı gibi tepesinde asılı durmaktadır. Olayların geçtiği tarihte Amerika’da Kuzey-Güney iç savaşı sona ermiş, kölelilik kaldırılmış, zenciler vatandaşlık haklarını kazanmışlardır. Fakat Faulkner bize tüm çıplaklığıyla gösterir ki toplumsal kabuller, zihniyet yapıları ve düşmanlıklar yasalarla birlikte değişmez. Bunların evrimi çok daha yavaş, çok daha sancılı ve zor olacaktır. Yasaların verdiği haklara rağmen zenciler ve 1920 nüfus sayımında ‘zenci’ olarak sınıflandırılan melezler toplumda aşağılanmakta ve ayrımcılığa tabi tutulmaktadır. Joe Christmas çocukluğundan itibaren bu ayrımcılığı bazen belli belirsiz bazen çok yoğun ama sürekli yaşamıştır. Kendisini ne beyazlara ne de zencilere ait hissedebilmiştir. Hep kendi yaşamından çıkıp gitmek, başka sokaklar bulmak istemiş, şehirler değiştirmiş ama sanki hep bir çember içinde dönüyormuşçasına aynı noktaya dönmüştür. Christmas’ın öyküsü derinleştikçe kitabın diğer önemli kahramanları öyküye katılırlar. Tüm karakterler belli temaları temsil ederler ve tüm roman kahramanları psikolojik olarak derinlemesine incelenirler. Hatta her kahramanın psikolojik özelliklerine göre yazarın kullandığı dil ve anlatım farklılaşır. Faulkner’i okumanın en zor ve en zevkli yanı (hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak) budur. Bu dil ve anlatım farklılıkları okuru şaşırtır hatta afallatır ve aynı bölümü tekrar tekrar okuma zorunluluğu yaratır. Ama bu anlatım tarzı; kahramana ta içinden doğru bakmamızı, örneğin anlatılan bir çocuksa her şeye o çocuğun gözlerinden bakabilmemizi sağlar.

Ağustos Işığı, adının çağrıştırdığı aydınlığa rağmen gölgede, loş ışıkta geçen bir roman. Adeta yarı karanlık bir ortamda, el yordamıyla ilerler gibisiniz. Christmas’ın gerçekten yarı zenci olup olmadığı belli değildir, cinayeti onun işleyip işlemediği belli değildir, romandaki pek çok ayrıntı muğlak ve şüphe uyandırıcıdır; bütün bunlar okuru daha çok düşündürmekte ve romana daha da sıkı bağlamaktadır. Romanın ve yazarın bir diğer özelliği de öykünün birçok farklı anlatıcı tarafından anlatılmasıdır. Örneğin bir bölümde Christmas’ı kaçarken, yakalanmamak için bir köyde ayakkabılarını bir zencinin ayakkabılarıyla değiştirirken ve olanları kendi ağzından anlatırken okuruz. Bir sonraki bölümde ilk kez karşılaştığımız bir anlatıcı, bir kasabalı, Christmas’ın nasıl kasabaya geldiğini, nasıl sanki yakalanmak istiyormuşçasına davrandığını ve yakalanışını anlatır. Öykünün farklı aşamaları kah olaylarda rolü olan kah sadece dışarıdan izleyen değişik anlatıcılar tarafından iletilir okura. Böylece; sanki yere düşüp sayılamayacak kadar çok parçaya ayrılmış bir vazoyu olabildiğince bir araya getirir gibi; sanki bazı parçaları kaybolmuş bir yap-bozu bütünlemeye çalışır gibi öyküyü ilmek ilmek dokur ve tamamlarız.

Romanı okudukça hayatımızda ne kadar çok ayrımcılık olduğunu görüp şaşmamak elde değil. Irk ve renk ayrımcılığı, din ve mezhep ayrımcılığı, insanın doğduğu ülkeye hatta aynı ülke içinde doğduğu bölge ve şehre bağlı olarak yaşayabileceği ayrımcılık, cinsiyet ayrımcılığı… Oysa bir durup düşünürsek kimse hangi ırktan, hangi renkte, hangi ülke, bölge ve şehirde, hangi cinsiyette, hangi din ve mezhebe mensup bir ailede doğacağını asla belirleyemez. İnsanları yalnızca doğuştan getirdikleri özelliklere göre tanımlamak, gruplamak, üstüne üstlük bu seçmediği ve değiştiremeyeceği özellikleri nedeniyle binlerce insandan toplu olarak nefret etmek en basit mantığa bile aykırı. Sanırım bu, dünya üzerinde, tüm zamanlarda, tüm toplumlarda en yaygın paylaşılan yanlışlık.

Okuması zor, emek isteyen, okuru çok düşündüren bir roman Ağustos Işığı. Belki varlığının bile farkında olmadığımız kalıplarımızı kırmak için bizi zorlayan bir kitap. Tüm gerçek sanat eserleri gibi çok katmanlı ve çok kapsamlı bir anlatı. İnsanın binbir halini; aynı olayı aynı ortamdaki farklı insanların nasıl farklı yaşayabildiğini, değişmez gerçek dediğimiz pek çok şeyin yorumlara göre nasıl değişebildiğini gösteren bir roman. Faulkner, 20. yüzyılın en büyük romancılarından biri kabul edilen bir isim. Ve bence Faulkner’in 21. yüzyıla da söyleyecek çok sözü var. 2010′da okumaya değecek, düşündürecek, dönüştürecek, sanat ve edebiyat değeri olan, boş laf etmeyen bir kitap okumak istiyorsanız Ağustos Işığı başta olmak üzere tüm Faulkner romanlarını tavsiye ediyorum.

İyi okumalar…

Sevgiler,
Selmin Çetin Doğan

Laptop kullanırken dikkat!

18 Aralık 2009 admin  
Kategori: Sağlık

kadin_internet_bilgisayar_woman_internet_computerBüyük kolaylıklar sağlayan teknoloji ürünleri kullanırken olumsuz yönde etkilenmemek için bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. International Hospital Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Demet Parlar, laptop ile çalışırken kişinin ister istemez öne doğru eğildiğini, birçok kişinin de bilgisayarı kucağına alarak çalıştığını, bunun da duruş bozukluğu, omuz, boyun kuşağı ve bel kaslarının zorlanması ve şiddetli ağrılar duyulmasına neden olduğunu belirtiyor. Klavyeyi kullanırken ise bilek ve omuz eklemleri zorlanıyor, buralarda da ağrılar oluşuyor. Yapılan bilimsel araştırmalara göre el bileğini dakikada 2.5 kez hareket ettirmek ve dakikada 10 kez bileği zorlayıcı hareketleri, tekrarlı olarak yapmak, el bileği ve omuzlarda eklem ağrılarına yol açıyor.

Laptop kullanırken sağlığı korumanın yolları

Laptop’u mouse ile kullanmak, fazla sayıda bilek ve omuz hareketine yol açar. Bu nedenle klavyeyi kullanmak daha doğrudur. Ellerin aşağı eğik ya da yukarıda olmaması gerekir. En sağlıklı duruş ise bileklerin masa ve klavyeye paralel olarak durmasıdır.

Oturulan masanın yüksek olmaması, omuzların yüksekte kalmaması gerekir. Düzgün duruş pozisyonunda omuzlar ne aşağı inmemeli ne de yukarı çıkmamalıdır. Yüksek masalar çalışmak için uygun değildir.

Ayakların altına destek konmalı, ayaklar yere tam temas etmelidir.

Mouse kullanırken, ele sağa ve sola doğru yelpaze şeklinde hareket yaptırmak zorlayıcı hareketlere neden olur. Bunun için geliştirilen bilek ve eli destekleyici ürünler kullanmak önemlidir.

Laptop ile çalışırken kişinin başını aşağı ya da yukarı tutmaması, klavyeyi kucağına alarak çalışmaması gerekir. Bu fazla sayıda baş hareketi yapılmasına, boyun ve omuzların tutulmasına yol açar.

Bel boşlukta kalmamalıdır. Sırt desteği önemlidir. Çünkü sırt kaslarının zayıflaması, kamburluğa neden olur. Bel desteklenirse, belin arka eklemlerine binen yük azalır.

Çalışırken küçük molalar verilip esneme egzersizleri yapılmalıdır. Boyun, sırt, omuz kuşağı kasları için yapılan egzersizlerin yanı sıra ayağa kalkıp dolaşmak gerekmektedir.

Çalışma hızı bize vücudumuzu unutturduğu için, ağrılar özellikle akşamları artar; eklem kilitlenmeleri, fibromiyalji gibi sorunlar oluşur. Duruş bozuklukları fıtıklara da zemin hazırlar.

Hem basit hem de başkasına bağımlı olunmayan en güzel egzersizler yürüyüş ve yüzmedir. Haftada en az 3 gün yarım/bir saat süreyle yüzmek ya da her gün bir kaç dakika da olsa egzersiz yapmak çok faydalıdır.

Haftada 2-3 gün yarım saat süreyle yapılabilecek tüm vücut kaslarını çalıştıran pilates, jimnastik egzersizleri, düşük ağırlıklarla egzersizler de çok yararlıdır. Esneme, güçlendirme evde ya da spor salonlarında yapılabilir.

Yoğun iş temposu içinde olanlara yoga, reiki ve meditasyon önerilebilir. Nefes alma ve zihinsel gevşeme teknikleri oldukça yararlıdır.

Egzersizler neyi sağlıyor?
İş yapma kapasitesini artırır.
Kendini iyi hissetmeyi sağlar.
Eklemler daha iyi beslenir.
Kardiyovasküler kalp kapasitesi ve solunum kapasitesi artar.
Düzgün duruşu gelişir. (Kulak, omuz, kalça, ayak bileği aynı eksende olmalıdır.)

Bunların yanı sıra, düzgün ayakkabı seçimi büyük önem taşır. Yürüyüş yapılırken de ayakkabı doğru seçilmelidir. Düz, yere yapışan ve topuksuz ayakkabılar giyilmemelidir. Spor salonunda aletli ya da aletsiz çalışırken boyun çok iyi korunmalıdır.

ivillage

Yiyecekler nasıl saklanmalı?

17 Aralık 2009 admin  
Kategori: Sağlık, Yeme&İçme

home lifeBuzdolabındaki yiyecekler doğru yerleştirilmezse bozulabilir

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Uzman Diyetisyen Binnur Okan, yiyeceklerin buzdolabına doğru yerleştirilmemesi durumunda erken bozulabileceğini ya da bakteri gelişebileceğini belirtiyor.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Uzman Diyetisyen Binnur Okan, yiyeceklerin buzdolabında saklanmasının da kuralları olduğunu belirterek “Yiyecekler buzdolabına doğru yerleştirilmezse erken bozulabilir ya da bakteri gelişebilir” diyor.

Yiyecekleri buzdolabına nasıl yerleştirmeliyiz?
Et, tavuk, balık, süt, yoğurt, yumurta, peynir gibi hayvansal kaynaklı bütün ürünleri biz potansiyel riskli olarak kabul ediyoruz. Bir de normalde potansiyel riskli olmayan pirinç, patates gibi yiyecekler vardır. Bunlar da normalde riskli olmayan piştikten sonra riskli hale gelen besinlerdir.

Buzdolabında raflar arası sıcaklık farkı vardır. Buzluğa en yakın olan raf her zaman en soğuktur ve aşağı raflara doğru soğukluk derecesi azalır. O yüzden potansiyel risk grubundaki yiyecekleri yani bakteri üremesi olabilecek ürünleri her zaman için en üste koymamız gerekiyor ki mümkün olduğu kadar bakteri üremesini azaltalım.

Bakteri ürememesi için nasıl bir yerleştirme yapmak gerekir?
En üst kata et, balık, tavuk, ikinci rafa peynir, süt, yoğurt, daha aşağıya yemekleri, en alta da sebzeleri koymak gerekiyor. Sebzeler genellikle poşetleriyle konur. Oysa poşetten sebzeye sürekli bir plastik geçişi olur. O nedenle sebzeyi aldıktan sonra poşetinden boşaltıp buzdolabına yerleştirmemiz gerekiyor.

İkinci bir nokta buzdolabında pişmiş ve pişmemiş etlerin birbiriyle temas etmemesi gerekiyor. Örneğin çiğ tavuk çok çabuk bakteri üretir. Ancak piştiğinde bakteriler ortadan kalkar. Çiğ tavuğu diğer besinlerle aynı yere koyduğumuz zaman bakterileri diğer besine bulaştırmış oluyoruz.

Yumurtanın da hem kendisi hem de kabuğu çok ciddi bakteri taşır. Yumurtanın piştikten sonra kabuğu ile birlikte riski yoktur. Ama pişmeden risk taşır. O nedenle yumurtayı aldığımızda aldığımız kutunun içerisinde muhafaza etmeliyiz. Genelde buzdolabının içerisindeki yumurta raflarına konulur ama bu doğru değildir. Çünkü yanına konululmuş herhangi bir besin örneğin yarım limon varsa bakterilerin çapraz geçiz ile taşınmasına sebep oluruz. Yumurtaya dokunduktan, kırdıktan sonra da ellerimizi sabunlu su ile dezenfekte etmek gerekiyor.

Buzluktaki yiyeceklerin pişirilmeden önce nasıl çözdürülmesi gerekir?
Çözdürme işlemi çok hassastır. Kesinlikle, kalorifer üstünde, oda sıcaklığında bu işlem yapılmamalıdır. Öncelikle buzdolabında alt raflarda, su sızdırmayacak uygun kaplar içinde ya da acelemiz varsa akan soğuk su altında çözdürebiliriz. Ayrıca mikrodalga fırınlar da pişirme ve çözülme için çok sağlıklı ve uygundur.

Dondurma ve yoğurt kaplarına yemek konmamalı

Buzdolabındaki saklama kapları nasıl olmalı?
Mümkün olduğu kadar cam kavanoz kullanılmasını istiyoruz. Alüminyum kapları hiç önermiyoruz. Sadece süt için cam önermiyoruz. Çünkü süt çok ciddi B 2 vitamini kaynağıdır. Güneş ışığı aldığında bu vitamin kaybolur. O yüzden ışığı geçirmeyecek kaplarda saklanması gerekir. Kendi kutusunda buzdolabında saklanabilir.

Bunun dışında Türk kültüründe dondurma, yoğurt kapları da sıklıkla saklama kabı olarak kullanılıyor. Oysa bu hiç uygun değildir. Dondurmanın üzerinde bir son kullanma tarihi vardır. O kabın da dondurmanın son kullanma tarihine kadar kullanılması gerekiyor. Ondan sonra kullanmaya devam ettiğinizde içerisindeki yiyecek içeceklere plastik geçişi oluyor. Yiyecek saklamak için satılan saklama kapları kullanılabilir. Çünkü onlar bu amaçla hazırlanmıştır.

Hazır satılan meyve suları için neler söylersiniz?
Genellikle onları çok önermiyoruz. Çünkü C vitamini çok hassas bir vitamindir ve sebze ve meyvelerden elde edilir. Kutu meyve suyuyla daha çok şekerli su almış oluyoruz. Yüzde yüz sıkılmış meyve suyu bile olsa süre olarak C vitamini çok dayanmayan hassas bir vitamindir. Isıya ve ışığa hassastır çok çabuk kaybolur. Onun yerine meyvenin kendisini yemek daha faydalı olur.

Öneriler
- Yoğurdun suyunda B2 vitamini bulunur ve çok faydalıdır. Genellikle dökülür ama kesinlikle tüketilmesi gerekir.
- Açık sütten yapılmış yoğurt ve peynirlerin kesinlikle tüketilmemesi gerekir.
- Hazır alınan ürünlerin son kullanma tarihlerine dikkatli bakmak gerekir. Mümkün olduğu kadar son kullanma tarihi geçmemiş bile olsa tarih yakınsa ürünün satın alınmamasına özen gösterilmelidir. Herkese mutlaka etiket okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır.
- Hazır ürünlerin hepsinde Türk Gıda kodeksine uygun olup olmadığı, Tarım ve Köyişleri Bakalığı’nın izni aranmalıdır.

KadınMAG

Sonraki Sayfa »