Domuz gribine karşı arı balı
23 Aralık 2009 admin
Kategori: Sağlık, domuz gribi
Çanakkale Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Cahit İleri, domuz gribi virüsüyle mücadelede arı ürünleri kullanılarak vücut direncinin artırılabileceğini söyledi.
İnsanların hastalıktan korunmak için ne yapacağını bilemez hale geldiğini savunan İleri, toplumda griple ilgili tedirginliğin sürdüğünü belirtti. İleri, domuz gribiyle mücadelede arı ürünlerinin kullanımına dikkati çekerek, şöyle konuştu:
”Çünkü arı ürünlerinden en başta bal, dengeli beslenmede birçok faydalı madde içermektedir. İnsanın var oluşundan bu yana insanla birlikte yaşamını sürdüren arı ve ürünleri, cazibesini artırmaya başlamıştır. Arı ürünleri tamamen tabiat şartlarına uygun ve arılar tarafından enzim katılarak elde edilmektedir.”
APİTERAPİ YOLUYLA KORUNMA
Arı sütünün hücre yenileme, yaşlanmayı geciktirme özelliği bulunduğuna, vücuda dinçlik vermesiyle tanınan en kuvvetli gıda olduğuna işaret eden İleri, polenin bol vitamin, protein ve enzim içermesiyle ”mucize gıda maddesi” olarak insanlara yarar sağladığını ifade etti. İleri, bu ürünlerin vücudun ağırlığına ve yaşa göre belli dozlarda kullanılması halinde vücuda giren virüs ve mikropları yok ettiğini bildirdi. Domuz gribiyle mücadelede aşı olunsun olunmasın arı ürünleri kullanılarak vücudun direncinin artırabileceğini ifade eden İleri, bunun ”apiterapi” yoluyla korunma yöntemi olduğunu kaydetti.
KONUNUN UZMANI NE DİYOR?
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Şener, bağışıklık sisteminin genetik faktörler ile kişinin beslenme alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtti.
Kişinin genetik özelliklerinin doğuştan gelen ve değiştirilemez faktörler olduğunu, beslenme düzenlenmesiyle kişilerin herhangi bir enfeksiyon hastalığına karşı bağışıklık sistemlerini kuvvetlendirmelerinin mümkün olabileceğine işaret eden Şener, ”Protein ve karbonhidrat içeriği yoğun olan gıdalar kişinin bağışıklık sistemini dengeleyici ve kuvvetlendirici besinler olarak bilinmektedir. Özellikle protein içeriği yoğun olan et, balık, yumurta ve karbonhidrat içeriği belirgin oranda yüksek olan bal, en sık bilinen besinlerdir” dedi.
Şener, balın özellikle çocukluk yaş grubunda immün sisteminin desteklenmesi için en önemli ve en ucuz gıda maddesi olduğunu belirterek, bal gibi karbonhidrat içeriği yoğun olan besinlerin tek başına virütik hastalığı engelleyemeyeceğini ancak bağışıklık sistemini kuvvetlendiren etkisinin de yadırganamayacağını kaydetti.
AA
Toplu taşıma araçlarında domuz gribinden korunmanın yolları
21 Aralık 2009 admin
Kategori: Sağlık, domuz gribi
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Meral Sönmezoğlu; A H1N1′ in (Domuz Gribi ) doğrudan insandan insana bulaşan bir yapısı olması nedeniyle bilhassa toplu taşıma araçlarını kullananların risk altında olduğunu belirtti.
Toplu taşıma araçlarında yapılan dezenfeksiyon çalışmalarını gönülden takdir ediyorum. Ancak bu faaliyetlerin devamının gelmesi önemlidir. Çünkü hijyen çalışmaları büyük maliyetlerle gerçekleştirilen çalışmalardır. Eğer bu hijyen çalışmalarını bir sefere mahsus yapacak olursanız size pek masraf çıkartmaz ancak bu faaliyetlerin düzenli bir biçimde yapılması şarttır. Bunlar da ciddi maliyetleri gündeme getirecektir.
Bu çalışmaların sonunda orada biriken mikroorganizmaların öldüğünden eminim. Araçlar tamamen hijyenik hale gelmiştir. Ancak ertesi gün insanlar bu araçlara bindikçe öksürüp aksırmaya başladıkça temizlenen ve hijyenik hale getirilen kısımlarda yine çeşitli mikroorganizmalar birikmeye başlar. Bundan şunu anlıyoruz ki toplu taşıma araçlarında yapılan dezenfekte çalışmaları kalıcı bir etki yaratmıyor. Çünkü bu çalışmaların düzenli bir şekilde yapılması gerekir.
Ayrıca araçların içinin iyice havalandırılması şarttır. İnsanlar araçların içindeki kokudan şikayetçi. Ancak kokudan ziyade havada biriken mikroorganizma partiküllerinden kurtulmak gerekir. Bunun için de araçların içindeki temiz hava (oksijen) düzeyinin iyi ayarlanması gerekir.
Hijyenin sürekliliği imkansız değil
Hastanelere her gün bu tür enfeksiyon hastalığı olan insanlar geliyor. Ancak her zaman hastanelerde hijyen korunabiliyor. Bunun nedeni gün içinde hiç aksatılmadan yapılan tekrarlanan temizlik faaliyetleridir.
Aynı temizlik çalışmalarını otobüs şirketleri de yapabilir. Yolcu alma veya yolcu boşaltma noktalarında özellikle bu iş için kurulmuş bir ekiple hızlıca temizlik yapılabilir.
Tabii bunun yerine daha pratik yöntemler düşünülebiliyor. Örneğin yolculara maske ve kolonyalı mendil dağıtmak gibi…
Ancak ben bunların yerine toplu taşıma araçlarında ve duraklarda “lütfen öksürürken ya da hapşırırken ağzınızı kapayın” benzeri yazılı ibarelerin bulundurulmasını öneririm.
Çünkü sağlıklı olan kimselerin ağzını kapatması gerekmez. Bugün sokaklarda gezen her insan hasta değil.
Hastalığa sebebiyet veren mikroorganizmalar bir süre sonra yer seviyesine çöker. Yakın mesafede ağız ağza konuşma mesafesinde olmadıklarından dolayı şoförler böyle bir risk taşımazlar.
Ancak özel halk otobüslerindeki bilet satıcıları kesinlikle risk altındadırlar. Bilet satıcılarının bu tür hastalıklardan gün içinde korunmaları için maske takmaları gerektiğine inanıyorum.
Üretici firmalara sorumluluk düşüyor
Toplu taşıma araçlarını üreten firmaların araçların üretimi sırasında bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engelleyici bir dizi önlemleri almaları gerekir.
Bunların en önemlisi aracın iyi bir havalandırmaya sahip olmasıdır; vapurlar bu yönden şanslı araçlar. Çünkü temiz hava (oksijen) miktarı bu araçlarda yeterince mevcut. Otobüslerde de havalandırma bölümleri var. Ancak metro tipi araçlarda kesinlikle önlemler alınmalı. Bu önlemler üretime yönelik olmalı. Örneğin metro araçlarındaki oksijen miktarının aracın yoğunluğuna göre ayarlanabiliyor olması şart.
İşletmeciler profesyonel destek almalı
Halk diliyle domuz gribi olarak nitelendirilen hastalık sadece ülkemizde değil, bütün dünyada bilhassa Avrupa’ nın gelişmiş ülkeleri İngiltere, İspanya ve Almanya’ da oldukça fazla görülmektedir. Ancak bu ülkelerin hiçbirinde toplu taşıma faaliyetleri aksatılmamaktadır.
Bu ülkelerde bu hastalığın ilk çıktığı zamanlarda hemen acil önlemler alındı. Dezenfekte mendiller ve maske yolculara dağıtıldı. Bu tip hızlı önlemler yolcuların güvenini arttırmış oldu. Çünkü insanlara önlem alındığını hissettirmek bile bazen güveni pekiştirmeye yetebiliyor.
Tabii bu önlemler alınırken kesinlikle profesyonel yardım alınmalı; “böyle bir vaka oldu ve biz gerekeni yapıyoruz” kafi bir açıklama değil; “İlgili kurumlara danıştık ve onların önerdikleri ve uygun gördükleri yöntemleri uyguluyoruz” denmeli.
Tüm bunların dışında toplu taşıma araçları işleten kurum yöneticilerinin ve diğer çalışanlarının belirli bir sağlık eğitiminden geçmiş olmaları gerekir.
Bu tip salgınlar yaklaşık 2 yıl sürer
Salgının tamamen bitmesi ümit ediliyor. Ancak yeni başladığından bitmesini düşünmek için maalesef henüz çok erken. Bütün planlarımızı 2 sene üzerine kurmak mecburiyetindeyiz. Çok iyi bir şekilde enfeksiyondan korunma çalışmaları ve kitlesel aşı faaliyetleri yapılırsa bununla birlikte kışı da rahat atlatabilirsek bir yıl içinde de bu hastalık bitebilir.
Yalnız burada bir fark var. O da bu halk diliyle domuz gribi hastalığı virüsü çok çabuk değişim gösterebiliyor. O yüzden şimdiki aşılardan etkilenmez hale gelebilir. Hastalığı geçirip de iyileşmiş kişilerde bile tekrar hastalığı geçirme ihtimali olabilir. Bundan dolayı 2 yıllık bir süre öngörmek ve önerileri aksatmamak zorundayız.
• Salgın 2 yıl sürebilir.
• Aşılanma şarttır.
• Kış aylarında solunum izolasyonu sağlanmalı (maske, el yıkama..)
• Toplu bulunan yerlerde (toplu taşıma araçları, sinema gibi) sıkı önlemler alınmalı
• Önlem almak halkı panik içinde yaşatmak değildir, bu konuya özen göstermek gerekir.
KadınMAG
Vajinal hastalıkları önlemek mümkün
Düşünüldüğünden çok sayıda kadını etkileyen genital bölge rahatsızlıkları tedavi edilmezse ciddi sorunlara neden olabiliyor. Genellikle kaşıntı, yanma, tahriş, mantar, rahatsız edici koku, akıntı ya da kuruluk, ağrı, acı ile tanımlanan genital bölge rahatsızlıklarının en etkili ve doğal çözümünü 2QR formülü sayesinde bio-aktif kozmetik ürünleri “ActiGel” ile “LiquiGel” sunuyor.
Vücudumuzda tehlikeli hastalıklara neden olan bakteriler olduğu gibi, yoklukları durumunda yaşayamayacağımız iyi bakteriler de bulunur. Aralarında bir denge olduğu sürece kötü bakteriler çoğalıp iyileri yok edemez ve sağlık sorunları yaşanmaz. Fakat bu denge bozulursa, kötü bakteriler çoğalarak birçok hastalığa davetiye çıkarır. Büyük hastalıkların çoğunun temelinde vücudumuzdaki bakteri dengesinin kötüler lehine değişmesi yatıyor. Bu dengesizlikten kaynaklanan hastalıklar da, insanları ölüme kadar götürebiliyor. Bakteri sorunlarından ve bakterilerin neden olduğu hastalıklardan korunabilmenin en temel yolu da, vücut mikro florasındaki bakteri dengesini korumaktan geçiyor.
2QR Formülü Nedir? 
2QR formülü bu dengeyi korumak üzere çalışıyor. 2QR’nin en önemli özelliği, bakterileri yok etmek değil, dengeyi yeniden sağlamak…
Konu hakkında bilgi veren Armoni Medikal Ürün Yöneticisi Meral Güven şunları söyledi:
“Şimdiye kadar bakteriyel sorunlarla başa çıkmak için temelde iki yol vardı: Bakteriyel enfeksiyonu önlemek için dezenfektan kullanmak ya da hastalık durumunda antibiyotik kullanmak… Her iki durumda da amaç zararlı bakterileri öldürmekti. Fakat toksik maddeler kötüler ile birlikte iyi bakterileri de öldürüyordu. 2QR formüllü “ActiGel” ve “LiquiGel” ise vajinal sorunlara tamamen doğal maddeler olan bio-aktif bitki özleri ve polisakkarit ile çözüm sunuyor. Nasıl mı? Serbest dolaşan mikrop, sağlıklı hücrenin zarına tutunuyor ve sorunlar başlıyor. Mikrop, sağlıklı hücreleri öldürerek güçlendirdiği yaşam alanında çoğalıyor ve temelini attığı hastalığı vücutta yaymaya başlıyor. 2QR’nin sağladığı negatif polisakkarit molekül zincirleri zararlı mikrobun çevresini sarıyor. Polisakkaritler vücutta bulunan moleküller oldukları için ana hücreye herhangi bir zarar vermeden, mikrobun hücre zarındaki tutunma mekanizmasını bozuyor ve sağlıklı hücreye tutunmasını engelliyorlar. Hücreye tutunamayan mikrop, besin kaynağı bulamadığından yaşayamaz hale geliyor ve yok oluyor. Bu sayede hastalıklar daha başlamadan engellenmiş oluyor. Uygulama sonrasında sadece laktobasillerin kaldığını ve zararlı mikroorganizmaların kaybolduğunu görüyoruz. 2QR zararlı mikroorganizmaların yok olmasını sağlarken, vücutta bulunan iyi huylu bakterilere ise zarar vermiyor. Yani onarım mekanizmalarını harekete geçirerek, vajinal dokuların durumunu optimize ediyor, vajinal enfeksiyonları kontrol etmek ve önlemek için pH dengesini sağlıyor. Ayrıca vajinal dokuları yenileyip floranın bakımını yaparak doğal bağışıklık sistemindeki savunmayı geliştiriyor.
” Hollandalı Multi-Gyn markasının, dünyada 2QR formüllü tek genital bakım serisi olduğunu ve 23 Avrupa ülkesi ile ABD’de satıldığını belirten Armoni Medikal Genel Müdürü Harun Piltan, ürünlerde “Aloe Barbadensis” bitkisinin özü kullanıldığından, tamamen doğal olduklarını vurguluyor ve “genital bölge rahatsızlıkları düşünüldüğünden çok daha yaygın ve birçok kadının ortak sorunu” diyor. “Bu rahatsızlıklar kadınların yaşam kalitesini düşürdüğü gibi ciddi sorunlara da yol açıyor. Türkiye’de de oldukça yaygın olan bu rahatsızlıklara, 20 yıllık geçmişiyle Hollanda’nın en büyük jinekolojik kozmetik üreticisi olan BioClin firmasının Multi-Gyn serisiyle çözüm getiriyoruz. Multi-Gyn ActiGel ve LiquiGel, Avrupa’da neredeyse her kadının kişisel bakım ürünleri arasında yer alıyor. Ülkemizde bir benzeri olmayan bu ürünlerin, sağlığına ve bakımına önem verip yenilikleri takip eden her kadının tercihi olacağına inanıyoruz” dedi.
Multi-Gyn ActiGel
ActiGel, vajinadaki bakteri kaynaklı rahatsızlıkların giderilmesi için %100 doğal maddelerden üretilmiş koruyucu bir jeldir. Bakteriyel rahatsızlıkları tedavisinde etkilidir, kötü koku ve akıntıyı azaltır, mantarı önler, vajina florasını ve dokuların durumunu optimize eder. İçeriğinde kimyasal maddeler, hayvansal katkılar ve koruyucu maddeler bulunmadığı için herhangi bir toksik etkisi yoktur, güvenli ve doğaldır. 5 gün boyunca, günde 2 kez olmak üzere vajinanın içine tatbik edildiğinde istenmeyen akıntı, mantar ve Bacterial Vaginosis’in giderilmesini sağlar.
Multi-Gyn LiquiGel
LiquiGel, vajinal kuruluğun giderilmesine ve vajinanın kendi doğal nem hissini geri kazanmasına yarayan, %100 doğal maddelerden üretilmiş spesifik bir kişisel bakım ürünüdür. Cinsel birleşme, hormonal değişiklikler, menopoza bağlı kuruluk, ilaçlar, stres veya tampon kullanımının neden olduğu vajinal kuruluğun giderilmesi için idealdir. Vajina dokusunun durumunu optimize eder, şişkinliği azaltır, doğal yoldan nemlendirir ve olası enfeksiyonların önlenmesine yardımcı olur. Vajinanın doğal nemini optimum seviyeye ulaştırması sayesinde cinsel ilişkiden alınan zevkin artmasını sağlar, rahatlık verir.
Multi-Gyn ActiGel ve LiquiGel’i tüm seçkin eczanelerden satın alabilirsiniz.
Kulak çınlaması hangi hastalığın belirtisi?
Kulak çınlamasını ciddiye almak gerekir
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Yavuz Selim Pata, kulak çınlamasının önemine değinerek, ihmal edilmemesi konusunda bilgilerini paylaştı.
Pek çok insanın problemi olan kulak çınlamasının çeşitli nedenleri olabileceğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Yavuz Selim Pata, “Kulak çınlamaları çok masum olabileceği gibi bir beyin tümörünün ilk belirtisi bile olabilir, bu yüzden ihmal edilmemelidir” diyor.
Kulak çınlaması ne demektir?
Kişinin kulağında duyduğu rahatsız edici sestir. Kulak çınlaması objektif ve subjektif olarak ikiye ayrılır. Objektif kulak çınlaması dışarıdaki diğer insanların da duyabileceği kulak çınlamasıdır. Kulağınızı hastanın kulağına yaklaştırdığınızda bu çınlamayı siz de duyarsınız. Bu tip kulak çınlamaları çok nadirdir. Sübjektif olanlar ise dışarıdan duyulmayan kişinin kendisinin duyduğu seslerdir.
Kulak çınlaması neden olur?
Kulak anatomik olarak üç bölgeye ayrılır: Dış kulak, orta kulak, iç kulak. Çınlama, iç kulakta salyangoz olarak tarif edilen işitme merkezi dediğimiz kokleadan kaynaklanan bir sestir. Genellikle de kokleanın bir alarmıdır. Koklea, bende bir sıkıntı var demek ister. Örneğin fazla gürültülü ortamlarda ya da yüksek sesle müzik dinlendiğinde kokleadaki hücre ve sinirler tahrip olur. İç kulaktaki kokleada oluşan harabiyet sonucunda da çınlama olur. Ya da kokleanın iyi beslenememesi yani oradaki damarların kan akışında sorun olması da çınlama nedeni olabilir. O bölgenin kanlanması tek bir ince damar ile sağlanır. O damardaki daralmalar veya tıkanmalarda işitme merkezimiz yani kokleanın kanlanması bozulacak ve bu da çınlamaya sebep olabilecektir. Bir diğer neden kokleaya kan getiren damarın işitme sinirine veya işitme merkezine yakın olmasıdır. Bazen stres bazen de enfeksiyonlar çınlamaya neden olabilirler. Yine boyundaki bazı problemlerde özellikle beyne ve kulağa giden kan akımını azaltmak suretiyle çınlamaya neden olabilir. Tansiyondaki değişikliklerde de çınlama olabileceği unutulmamalıdır. Basit bir kulak kiri bile kulak çınlamasına sebep olabilir.
Tek kulakta çınlama tehlikeli olabilir
Kulak çınlamasında teşhis ve tedavi nasıldır?
Kulak çınlaması pek çok nedene bağlı olabildiğinden doğru tanıyı koymak ve nedeni bulabilmek amacı ile birtakım testler yapıyoruz. Yeditepe Üniversite Hastanesi’ nde biz bu tip hastalarımızı genellikle Nöroloji ekibiyle beraber değerlendiriyoruz. Özellikle tek kulakta çınlama varsa bu bizim için önemlidir. Çünkü çift kulaktaki çınlama genellikle daha masumdur. Hastanın ve kulak çınlamasının geçmişi, Kulak Burun Boğaz ve Nöroloji muayenesi ve işitme testi yapılması gereken temel işlemlerdir. Bunlardan elde edilecek bilgilerle tedavi aşamasına geçilir.
Tedavide kulak çınlamasının sebebine bağlı olarak ilaç kullanırız. Enfeksiyondan kaynaklanıyorsa ona göre, damarlarla ilgiliyse ona göre ilaç vererek tedaviye başlarız. Bütün araştırmalara rağmen sebep bulunamamışsa o zaman çınlamayı azaltıcı genel bir tedavi uygularız. Bunlardan da sonuç alamazsak işitme cihazı kullanılabilir. Sık olmamakla birlikte çınlama tedavisinde cerrahi yöntemler de uygulanabilir.
Kulak çınlaması hangi durumlarda dikkate alınmalı ve doktora gidilmelidir?
Eğer kulak çınlaması günde 1–2 defa ve birkaç saniye süre ile oluyorsa eşlik eden işitme kaybı başdönmesi gibi ek problemler yoksa bu çok önemli değildir. Ancak gündüz duylmasa bile en azından gece sessizlikte fark edilen sürekli bir çınlama varsa ve günlerdir devam ediyorsa o zaman bir sorun olma ihtimali fazladır ve doktora başvurulmasında yarar vardır.
Çınlama nedenleri
- İç kulaktaki damarların tıkanıklığı
- İç kulaktaki hastalıklar
- Yaşlılık
- Bazı enfeksiyonlar
- Aşırı gürültülü ortam
- Boyundaki damarların tıkanması
- Kulak kirlenmesi
- Tansiyon, şeker, damar sertliği gibi sistemik bazı hastalıklar
KadınMAG
Kış aylarında öpüşmekten vazgeçin!
10 Ekim 2009 admin
Kategori: Sağlık, domuz gribi
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Balık, domuz gribinden korunmak için bu kış ülkemize özgü kötü bir alışkanlık olan öpüşme ve tokalaşma alışkanlığından vazgeçmeliyiz” diye konuştu.
ANKARA - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Balık, mevsimsel grip aşısının H1N1 virüsüne karşı koruyucu olmamakla birlikte aşının etkinliğini artırarak daha faydalı olmasını sağladığını belirterek, ”Arka arkaya 2 aşı yapılması, bağışıklık sisteminin bu antijenlere karşı daha güçlü cevap vermesini yani daha güçlü bağışıklık oluşmasını sağlayacaktır” dedi.
Balık, havaların soğumaya başlaması ve okulların açılmasıyla birlikte bir grip salgını beklendiğini bildirdi.
Kuzey yarımkürede, dolayısıyla Türkiye’de bir domuz gribi salgını yaşanmasından da endişe edildiğini ifade eden Balık, hem mevsimsel gribe hem de domuz gribine yakalanan kişilerin kalabalığa çıkmamaları ve 3-4 gün evde dinlenmelerinin yerinde olacağını söyledi.
Grip virüsünün öpüşme ve tokalaşma yoluyla çok kolay bulaşabildiğine dikkati çeken Balık, ”Hem mevsimsel gripten hem de domuz gribinden korunmak için bu kış ülkemize özgü kötü bir alışkanlık olan öpüşme ve tokalaşma alışkanlığından vazgeçmeliyiz. Ellerin bol sabunlu suyla yıkanması da önemli bir korunma yoludur” diye konuştu.
Mevsimsel gripten aşıyla korunmanın mümkün olduğunu, bunun eylül ayı başından başlayıp kasım ayı sonuna kadar yaptırılabileceğini kaydeden Balık, bu aşıyı özellikle 60 yaşın üstündekilerle şeker, kalp ve tansiyon gibi kronik hastalığı olanların yaptırmasında fayda olduğunu vurguladı.
H1N1 virüsüne karşı geliştirilen aşının Sağlık Bakanlığınca bu ayın 3. haftasından itibaren Türkiye’ye getirileceğini ve belirlenen risk gruplarının domuz gribine karşı aşılanacağını hatırlatan Balık, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Mevsimsel grip aşısı H1N1 virüsüne karşı koruyucu olmamakla birlikte aşının etkinliğini artırarak daha faydalı olmasını sağlıyor. Çünkü her 2 aşının içinde de birbirine benzerlik gösteren antijenler (virüs parçacıkları, immün uyarıcılar) var. Arka arkaya 2 aşı yapılması, bağışıklık sisteminin bu antijenlere karşı daha güçlü cevap vermesini yani daha güçlü bağışıklık oluşmasını sağlayacaktır.”
Balık, aşı firmalarının H1N1 aşısını kısıtlı sayıda üretmesi ve ülke bazında anlaşmalar yapılması nedeniyle domuz gribi aşısının piyasada satılmayacağını belirtti.
”GEREKSİZ ANTİVİRAL KULLANILMAMALI”
Gripten korunmada aşı etkili bir yol olmakla birlikte, bu hastalığa yakalananların dikkat etmesi gereken hususlar bulunduğuna işaret eden Balık, ”Grip ve soğuk algınlığında kesinlikle antibiyotik kullanılmamalıdır.
Antiviraller de hekime danışılmadan alınmamalıdır. Çünkü antiviraller ilk 24 saat içinde etkilidir. Hele 48 saatten sonra kesinlikle antiviral kullanılmamalıdır” uyarısını dile getirdi.
AA
Karın fıtığı neden oluşur?
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özcan Gökçe, çok sık rastlanan karın fıtıklarıyla ilgili olarak bilgi verdi.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özcan Gökçe, çok sık rastlanan karın fıtıklarıyla ilgili olarak “Fıtık eğer ağrı yapıyorsa ve gözle görülür şekilde dışarı çıkmışsa tedavisi ameliyattır. Hasta açısından çok rahat bir ameliyattır. Hasta ameliyattan 24 saat sonra evine gider ve gündelik yaşamına hemen dönebilir” diyor.
Karın fıtığı neden oluşur?
En temel nedeni iki ayak üzerinde durulmasıdır. Örneğin atlarda fıtık olmaz. İki ayak üzerinde durmak ve yerçekimiyle organların zamanla aşağı doğu inmesi en büyük nedendir.
Belirtileri nelerdir?
En çok rastlanan belirtileri ağrı, gözle görülür şişliktir. Kişiler genellikle gözle görülür şişlik olduğunda hekime başvurur.
Görülme sıklığı nasıldır?
Cinsiyete göre erkeklerde daha fazla rastlanır. Çünkü erkek bebek doğmadan testislerin kanala inmesi gerekir. Bu kanal zayıf bir alan oluşturduğu için erkeklerde kasık fıtıkları kadınlara göre daha fazla oranda görülür. Kadınlarda ise fıtıklar daha çok doğumdan sonra ortaya çıkar. Hiç ameliyat geçirmemiş kişilerde karın fıtığı görülme oranı yüzde 8’dir. Ameliyattan sonra oluşan fıtıklara çok sık rastlanır. Ameliyatlardan sonra enfeksiyona bağlı fıtık görülme oranı da yüzde 10 olur. Karın fıtığı, aktif spor yapanlarda da sık görülür.
Nasıl teşhis edilir?
Teşhis için hekimin gözle görmesi, ultrasonografi ve gerekirse tomografi yeterlidir.
Tedavi konusunda neler yapılıyor?
Tedavisi kesinlikle cerrahidir. Sık sık çıkan ve içeri giren fıtıklar için acil ameliyat gerekmeyebilir. Ancak dışarı çıkan fıtıklar bazen içeri giremez. Buna “boğulmuş fıtık” denir ve acil cerrahi tedavi gerekir.
Tedavide hedefimiz, ideal bir estetik yama kullanılarak dışarıdan anlaşılmamasıdır. Laparoskopik ameliyatlarda ameliyat izi daha küçüktür. Ameliyatta kullandığımız yamalar genellikle teflon bazlı yamalardır ve ameliyata bağlı yapışıklıklara yol açmaz. Bu yamaların bir tarafı kaygandır, yapışmaz, diğer tarafı pürtüklüdür. Ameliyattan sonra bu yamalar, kasların arasına gömülerek vücudun bir parçası haline gelir. Hasta açısından çok rahat bir ameliyattır. Hasta ameliyattan 24 saat sonra evine gider ve gündelik yaşamına hemen dönebilir.
KadınMAG
Dünya’nın en önemli sorunu: Sigara tiryakiliği
Birçok gelişmiş ülke gibi Türkiye’de de kapalı ortamlarda sigara içme yasağı yürürlüğe konuldu. Ülkemize 1.660’lü yıllarda İngiliz ve Venedikli tacirler tarafından getirilen, ilginç bir şekilde ‘Akciğer hastalıklarına iyi geldiği’ söylenerek pazarlanan ve kullanımı hızla yaygınlaşan bu alışkanlık, bugün toplum sağlığını tehdit eden en büyük tehlikelerden birisi haline gelmiştir.
Sigara istatistikleri
Bugün dünyada 15 yaşın üzerindeki 1,3 milyar kişi sigara içmekte ve çoğunluğu erkekler oluşturmaktadır. Yani dünyanın 1/3’ü sigara bağımlısıdır. Dünyada en çok sigara içilen ülke Çin olup, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler ilk sıraları paylaşmaktadır. Her yıl 5.500 milyar adet sigara üretilmektedir.
Sigara Türkiye’de yıllık 100.000 kişinin ölümünden sorumludur. Sigara içenlerin 1/3 ile 2/3’ü tütüne bağlı olarak daha erken ölürler. Sigara içenler içmeyenlere oranla ortalama 20 yıl daha kısa yaşarlar. Sigara içenlerde 40 yaşından sonra ortalama yaşam beklentisi her yıl 3 ay daha kısalmaktadır. Dünya her 10 saniyede bir kişi sigaraya bağlı hastalıklardan ölmektedir.
Türkiyede yaklaşık 17 milyon kişi sigara bağımlısıdır. 1970’li yıllara göre 2000’li yıllarda sıgara içme oranı 3 kat artmıştır. Maalesef kadınlardaki sigara içme oranları daha büyük bir hızla artmaktadır. Sıgara kullanımının % 80’den fazlası 18 yaş öncesinde başlamaktadır. Bu nedenle gençler sigara üreticilerinin en önemli hedefidir. Türkiyedeki orta dereceli okullarda erkeklerde % 30 kızlarda %15 civarında sıgara kullanımı söz konusudur. Üniversitede bu oran erkeklerde %57 kızlarda ise % 41’e çıkmaktadır. 1999 yılında yapılan geniş çaplı bir araştırmada erişkin nüfusumuzda sigara içme oranı erkeklerde % 56,9, kadınlarda % 13,5 tür. Türkiye dünyada çok sigara tüketilen ülkelerden birisidir.
Sigarayı neden içiyor ve bırakamıyoruz?
Tütün bağımlılığının en önemli nedeni içindeki nikotindir. Nikotin sigaradan bir nefes alındıktan sonra hızla akciğere, oradan da hızla beyine gider. Nikotin beyinde ödül ve keyif duygusu yaratan ‘Dopamin’ denilen bir madde salgılatır. Böylece gevşeme, stress azalması ve konsantrasyon artışı görülür. Bu durum bağımlılık yaratır. Nikotinin bu etkisi 15 dakika civarında başlar ve 2 saat kadar sürer. Tiryakiler kandaki nikotin düzeyi azaldığında sinirlilik, huzursuzluk ve konsantrasyon güçlüğü gibi belirtiler gösterirler. Bu nedenle gün boyunca kan nikotin düzeyini yüksek tutacak şekilde sigara kullanırlar. Gün boyunca yeterli sigara içenler sabah hemen sigara isteği duymazlar. Fakat koyu tiryakiler sabahtan itibaren istek duyarlar ve hemen sigara içmeye başlarlar.
Sigara bağımlılığının tek nedeni nikotin değildir. Psikolojik ve sosyal etkenler de bağımlılıkta önemli rol oynarlar. Daha önce, ergenlik döneminde büyümenin ve toplumda sosyalleşmenin bir göstergesi gibi algılanan sigara kullanımı, yürütülen kampanyalar sayesinde bu özelliğini yitirmiştir. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde sigara içme oranları azalırken, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde bu oran artmaya devam etmektedir.
Psikolojik bağımlılıkla mücadele etmede birinci faktör sigara kullanıcısının tutumudur. Arzusu olduğu sürece sigarayı bırakması mümkün değildir. Yoğun sigara içilen çevreler ise sigara bağımlılarını teşvik eden en önemli sosyal faktördür.
Sigaranın zaraları nelerdir ?
Çok biliniyor gibi görünmesine rağmen insanlar halen sigara bağımlılığının ciddi sonuçlarını yeterince algılayamamaktadırlar. Sigara bir çok organ ve sistemi etkiler. Tütünün yanması sonucu 4.000 civarında kimyasal madde oluşur ve bunların 60 ton fazlası kanser yaptığı bilinen bileşiklerdir. Tütünün yanması sonucu, polisiklik aromatik hidrokarbonlar, nitrozaminler, aldehitler gibi birçok kanser yapıcı madde oluşmaktadır. Sigaranın hem katranı hem de dumanı zararlıdır. Bu nedenle sigara içmeyen fakat dumana maruz kalan pasif içiciler de risk altındadır. Dünyada neredeyse her 5 ölümden 1 tanesi sigara ile ilişkilidir. Sigara kullananlar da akciğer kanseri riski erkeklerde 22 kat, kadınlarda 12 kat fazladır. Sigara kullanmayanlara oranla kronik bronşit ve benzeri hastalıklar (KOAH) 10 kat, kalp hastalığı ise 3 kat daha sık görülmektedir.
En çok bilinen bu zararları dışındakiler oldukça geniş bir liste oluşturmaktadır. Ağız içi ve gırtlak kanserleri; yemek borusu, mide, rahim ve pankreas kanserlerinin de sigara ile yakın ilişkisi saptanmıştır. Beyin damar hastalıkları sigara içenlerde çok daha fazla görülmektedir. Bunların dışında göz hastalıkları, ağız ve dişeti hastalıkları, cilt kırışıklıkları, iktidarsızlık, sırt ve boyun ağrıları, şeker hastalığı ve bazı bağırsak rahatsızlıkları gibi öldürücü olmayan, fakat yaşam kalitesini düşüren bir çok problem, sigara içenlerde daha yüksek orandadır.
Sigara kullananların çocuklarına da zarar verdikleri bilinen bir gerçektir. Hamilelikte sigara kullanımı düşük doğum ağırlığına neden olmaktadır. Ayrıca gelişme geriliğinin yanında daha sonraki yıllarda öğrenme güçlüğü, hiperaktivite, davranış bozukluğu gibi durumlarla ilişkisi olduğu düşünülmektedir. Sıgara içilen evlerde büyüyen çocuklarda sık solunum yolu enfeksiyonu, orta kulak iltihapları ve akciğer problemleri olduğu saptanmıştır. Çocukların yanın da içilmemesi tek başına yetmemekte, evlerde hiç bir odada sigara içilmemesi gerekmektedir.
Sigarayı ne zaman bırakalım?
Sigarayı bırakmanın bir yaşı veya zamanı yoktur. Ne zaman bırakılırsa bırakılsın, kişiler hemen yararını görmeye başlarlar. Kalp ya da akciğer hastalığı gelişse bile sigarayı bırakmak, hem hastalığı geriletecek, hem de yeni hastalıklar gelişmesini önleyecektir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda 70 yaş üzerinde sigarayı bırakanlarda dahi sağlık açısından çok olumlu gelişmeler olduğu görülmüştür. Bu nedenle her yaştaki, sağlıklı bireye veya sigaraya bağlı herhangi bir hastalığı gelişen insanlara sıgarayı bırakması öğütlenmelidir.
Sigara bırakıldığı anda olumlu etkiler başlar. İlk gün vücudun oksijeni artar ve dolaşımı düzelir. Akçiğerlerde biriken salgılar temizlenmeye başlar. Üçüncü günde vücuttan karbon monoksit atılmış, solunum yolları gevşemiş, solunum düzene girmiştir. Yaklaşık 1,5-2 ayda dolaşım düzelir ve 1 yıl sonunda kalp krizi riski yarıya iner. Sigara bırakmanın onuncu yılında akciğer kanseri ve diğer kanser riskleri yarıya düşmüştür. Bu değerler uzun süreli sigara içenler için geçerlidir. Daha kısa ve az miktarda sigara içenlerde iyileşme süreci çok daha kısadır.
Sigarayı bırakma yöntemleri nelerdir ?
Sigara içilmesine neden olan dürtüleri alışkanlık, nikotin bağımlılığı, sıkıntı ve öfke gibi duyguların azaltılması, rahatlama isteği, sıgarayı bir ritüel olarak algılama, toplumsal iletişim kurma isteği, sosyal güven oluşturma ve sigaranın uyarıcı etkisi olarak sayabiliriz.
Sigarayı bırakmada ilk adım kişinin bu konuda bir düşünce oluşturmasıdır. Daha sonra bu düşünce olgunlaşıp eyleme geçilecektir. Sigara bırakmada çoğunlukla yardım gerekmektedir. Çünkü çok yönlü, kuvvetli bir bağımlılıktır. Sigarayı bırakma konusunda sigara ile savaşım dernekleri, toplumsal kuruluşlar, devlete ve özel sektöre bağlı sağlık kuruluşlarından yardım alınabilir.
En sık uygulanan tedaviler nikotin yerine koyma tedavileri (Nikotin bant ve sakızları), ilaçlar (Bupropion ve Vareniklin–her ikiside Türkiye’de var), akupunktur, hipnoz, destek grupları, bireysel danışmanlık ve davranış terapileridir. Sağlık kesiminde nikotin yerine koyma tedavileri veya ilaçlarla beraber bireysel destek tedavileri daha çok uygulanmaktadır.
Sigarayı bırakmayı istemek tedavinin en önemli kısmıdır. Gerçek anlamda isteği olmayanlarda tekrar başlama oranı çok yüksektir. Son yıllarda geliştirilen ilaçlar ve destek tedavileri sigara bırakma başarı oranını çok arttırmıştır.
Sigarayı bırakmada başarısız olmak daha sonra da başarısız olunacağı anlamına gelmemektedir. Yapılan her yeni denemede başarı olasılığı daha da artabilir.
Toplu yerlerde sigara içme yasağı yararlı olacakmı?
Bu yasağın birinci amacı sigara içmeyenleri korumaktır. Bu sayede pasif içicilik azalacaktır. Sigara içenler için de büyük yararları olacaktır. Bu yasak nedeniyle sigara içilecek yerler azalacağından günlük kullanılan sigara miktarı azalacaktır. Gençler için sigara içilmeyen sosyal ortamlar sigaraya özenmeyi ve kullanımı azaltacaktır. Her uygulamada olduğu gibi başlangıçta bir süre sıkıntı yaşanacağı muhakkaktır. Fakat zaman içerisinde toplum sağlığı açısından yararlı etkileri görülecektir.
KadınMAG
13 bebeğin ölümünde vahim ihmal
“Hemşire sıvıyı ellerini yıkamadan hazırlamış”
Tepecik’te 9 ay önce ölen bebeklerle ilgili raporu değerlendiren CHP’li Arıtman: Sıvı mikroplu, elini yıkamayan hemşire hazırlamış.
Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu, İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Ünitesi’nde 9 ay önce iki gün içinde 13 bebeğin ölmesiyle ilgili raporunu, CHP’li Canan Arıtman’a da gönderdi. Raporda; ölümlerin bebeklere verilen damar içi beslenme sıvısının (TPN) hazırlanma aşamasında yaşanan kirlilikten kaynaklandığı tespiti ve bebeklerde bağırsak mikrobuna rastlanmış olması, aynı zamanda hekim olan Arıtman’ı tüyler ürperten bir sonuca ulaştırdı: “Bu bir cinayet. Rapordan çıkan sonuç, sıvıyı ellerini yıkamayan bir hemşire hazırlamış. Sıvı mikroplu.” 20-21 Eylül 2008′de İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde iki gün içinde 13 bebeğin ölmesi, Türkiye’nin gündemine oturmuştu. CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Sağlık Bakanlığı’na başvurarak konuyla ilgili soruşturma raporlarının kendisine iletilmesini talep etti. Bilim Kurulunca hazırlanan rapor, 1 Temmuz günü Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Hakkı Yeşilyurt’un ön yazısıyla Arıtman’a iletildi. Raporda Arıtman’ın dikkatini çeken şu tespitlerde bulunuldu:
13 yenidoğanın ölümüne neden olan salgının, damar içi kullanılan sıvılarla ilişkili olduğu saptanmıştır. Aynı gün sıvı verilip ölmeyen çocuklarda herhangi bir enfeksiyon bulgusu saptanamamıştır.
Damar içi beslenme sıvısı solüsyonlarından birinin anlaşılmayan bir şekilde kontamine (kirlilik teması) ve daha sonra sıvılarda ennetobacter cloacae’nin (bağırsak mikrobu) üremesi ve ayrıca endotoksin yapımına bağlı olarak kontamine TPN verilmiş olan yenidoğanlarda bakteriyemi, sepsis (iltihaplanma) endotoksemik şok gelişmiş ve ilgili 13 bebek ölmüştür.
Olasılıkla araya giren anlık bir sorun nedeniyle bulaşma gerçekleşmiştir.” Arıtman, raporu değerlendirirken “Bu bir cinayet. Rapordan çıkan sonuç, sıvıyı ellerini yıkamayan bir hemşire hazırlamış. Sıvı mikroplu” dedi.
MAKİNE VE HEMŞİRE
Arıtman, hemşirenin temizliğine dikkat etmediğini nasıl anladığına ilişkin soru üzerine “Taşeron firmanın damar içi sıvıyı hazırlayan bir makinesi var. Çocuklar için hazırlanacak sıvı burada yapılıyor. Bir de hemşire var. Ama, rapordan da anlaşılıyor ki; ortada bir mikrop var. Bu da bağırsak mikrobu. Bu ellerin yıkanmamasından kaynaklanır. Bana göre; hemşire sıvıyı hazırlarken ’steril eldiven takmadı ve kirli ellerden damar içi sıvıya mikrop girdi” değerlendirmesi yaptı. Hemşirenin sıvıyı hazırlaması sırasında denetleyen bir mekanizmanın olmadığını belirten Arıtman, şunları söyledi: “Bir cihaz ve o hemşire var. Taşeron şirkette çalışıyor. Sağlık Bakanlığı bünyesinde değil. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı tarafından denetlenmiyor. Bebekler umut yerine ölüme gitti. Başka bebekler ölmesin.”
TPN nasıl hazırlandı?
Rapora göre damar içi beslenme sıvısı “Compounder” adı verilen cihazla hazırlandı. 19 Eylül 2008′de saat 10.35 itibariyle sıvı hazırlandı. Saat 2.25′e kadar 19 Eylül Cuma gününe ait sıvılar hazırlandı. Bunu takiben 20 ve 21 Eylül günü için sıvılar hazırlandı. Saat 14.25-16.05 arasında hazırlanan sıvıları alan 12 bebek öldü. Raporda, sorunun bu saat aralığında hazırlanan TPN sıvılarından kaynaklanmış olması dikkat çekici bulundu ve “Olayın TPN hazırlama aşamasından kaynaklanabileceği ihtimali düşülmüştür” denildi.
‘Talimatnameye uydum’ dedi
Rapora göre, cihazı kuran özel firma sorumlu hemşiresi A.S.’nin de ifadesi alındı. A.S., sıvı dağıtma çalışmalarını firma tarafından hazırlanmış talimatnameye göre yaptığını belirtti. Bebeklerden 12’sinin 20 Eylül günü, 1′inin de ertesi gün öldüğü anlatılan raporda “günlük” hazırlanması gereken damar içi beslenme sıvısının, 20 ve 21 Eylül günlerinin hafta sonuna denk gelmesi nedeniyle 19 Eylül cuma gününden hazırlanıp buzdolabına konulduğuna dikkat çekildi.
Gizli müfettiş raporu verilmedi
Raporda, ölümlerin yaşanmasından önce bir aylık süreçte 91 bebekten 22’si (% 24), ağustosta 141 bebekten 16’sı, (% 11) temmuzda 147 bebekten 13′ü (% 9) öldü. Raporu Arıtman’a gönderen Müsteşar Yardımcısı Hakkı Yeşilyurt, idari soruşturmadaki tespitleri içeren gizli müfettiş raporunun Bilgi Edinme Kanunu uyarınca gönderilemeyeceğini belirtti. Böylece, kusurlu personelin olup olmadığı ve varsa ne ceza verildiği ortaya çıkmadı.
Habertürk
Havuzlar mikrop yuvası
Bakımı yapılmayan havuzların dış kulak yolu enfeksiyonlarına yol açabileceği belirtildi.
Yazın gelişiyle beraber havuz ve deniz sezonu açıldı. Eğlence ve spor amaçlı kullandığımız havuzlar bazen vücudumuza zarar da verebilir. Bu zararların başında dış kulak yolu enfeksiyonu yer alıyor. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Bora Başaran havuzlarda bizi bekleyen dış kulak yolu enfeksiyonları hakkında bilgi verdi.

Özellikle bakımı yapılmayan, kirli havuzlarda dış kulak yolu enfeksiyonlarının ortaya çıkma riski çok yüksektir. Dış kulak yolunun rahat havalanamayan dar yapısı, ıslanınca tam kuruyamayıp nemli kalmasına yol açar. İlaveten bakterilerin üreyebilmesi için ideal sıcaklık düzeyinin de sürekliliği kolaylaştırıcı nedenlerdir.
Kulak kanalında kalan su eğer mikrop içeriyorsa, bakteriler kanalda hızla üremeye başlarlar. Erken belirti hafif bir kaşıntı olup, saatler içinde dış kulak yolunda şişme, kulak akıntısı, tıkanma, duymada azalma ve çok şiddetli kulak ağrısı başlar. Bazen hasta bu belirtiler ve ağrıda şiddetlenme nedeniyle çiğneme bile yapamayabilir.
En temiz havuzlarda bile dış kulak enfeksiyonunu görülebilir. Denizde ise, eğer su aşırı kirli değilse, bu olasılık yok denecek kadar azdır. Koruyucu olarak kulak tıpaları, vazelinli veya gliserinle yağlanmış pamuk tıkaçlar faydalı olabilir.
Özellikle havuz sonrası kulağa su kaçınca, kulaktan suyu çıkartmak için dış kulak yolunun fazlaca kurcalanması da enfeksiyonu tetikleyebilir. Böyle durumlarda temiz bir kağıt mendille kanalın kurulanması yeterli olacaktır. Eğer yukarıda geçen enfeksiyon bulguları başlamışsa, vakit geçirmeden bir kulak burun boğaz uzmanına başvurulmalıdır.
Eğer daha önceden geçirilmiş orta kulak iltihabına bağlı kulak zarında delik varsa veya kulağa tüp takılmışsa, mikroplu su doğrudan orta ve iç kulağa gidebilir ve daha ciddi tablolar gelişebilir. Bu durumda diğer şikayetlere ilaveten baş dönmesi, bulantı, kusma, dengesizlik de olabilir.
Havuz suyunun bir diğer olumsuz etkisi de içerdiği klordur. Klor alerjik çocuk ve erişkinlerde burun tıkanıklığı ve sinüs belirtilerinin şiddetlenmesine yol açabilir. Ayrıca tatlı suyun burun etlerinde şişme yapıcı etkisi de söz konusu olabilir.
Habertürk
Kemoterapi hastaları nasıl beslenmeli?
• Her türlü sebze çeşidini içeren bir beslenme şeklini benimseyin. Haftanın bazı günlerinde et ürünleri yerine kurubaklagilleri (nohut, mercimek, kurufasülye gibi) tercih etmeye çalışın. Ancak bazı tedavilerde gaz , şişkinlik görülebilir veya tedavi öncesinde geçirilmiş operasyonlar nedeniyle hassasiyet olabilir. Bu durumda kurubaklagillerden kaçınmak gerekebilir.Doktorunuza ve/veya diyetisyeninize danışın.
• Günde en az 5 porsiyon her renkten olan sebze ve meyvelerden tüketin. Örneğin turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler ve sarı kök sebzeleri karışık olarak gün içinde kullanın. Farklı renklerdeki sebze ve meyveler fitokimyasallar olarak bilinen sağlığı geliştirici öğeler içerir.
• Hergün yüksek posa içeren gıdalar tercih edin; örneğin kurubaklagiller, tam tahıllı ekmekler, bulgur gibi tahıllar
• Özellikle hayvansal kaynaklı yüksek yağlı gıdaları sınırlayın. Az yağlı süt ve süt ürünlerini tercih edin. Düşük yağlı pişirme tekniklerini kullanın. Buğulama, haşlama yöntemlerini deneyin.
• Tuzlanmış, tütsülenmiş ve turşu gibi salamura gıdaları daha az tercih edin.
• İdeal kilonuzu koruyun ve fiziksel olarak aktif olun.
• Alkol alıyorsanız kontrollü miktarlarda tüketin.
• Gıdaları güvenli ve sağlıklı yöntemlerle saklayın.
• Marketten alışveriş yaparken gıdaların çeşitliliğine dikkat edin.
Kemoterapi sonrasında kan değerleri düşerse beslenme etkilenir mi?
Tedaviye bağlı olarak kırmızı kan hücreleri veya beyaz kan hücreleri düşebilir. Bu durumda yorgunluk, halsizlik görülebilir. Ayrıca vücut enfeksiyonlara daha yatkın hale gelebilir. Bu nedenle beslenmede alınacak önlemlerin başında gıdaların ve yemek yenen malzemelerin temizliği gelir. Ayrıca eller yemek hazırlarken ve yemek yemeden önce sabunla ve iyi yıkanmalıdır. Dışarıda yemek yerken çiğ sebze ve meyveler, mayonezli soslar tercih edilmemelidir. Evde çiğ sebze ve meyve yenmeden önce de sirkeli suda bekletilmelidir ve bol suyla yıkanmalıdır.Yemeklerin buhar basınçlı tencerede(düdüklü tencerede) pişirilmesi tercih edilmelidir. Bu sayede beslenme açısından enfeksiyonlardan korunmak kolaylaşır.
Kemoterapi sonrasında bulantı ve kusma varsa neler yapılabilir?
Bulantı ve/veya kusma kemoterapi veya radyoterapi nedeniyle olabilir. Eğer kemoterapi nedeniyle ise tedaviyi aldığınız gün başlayabilir ve sonrasındaki 3 gün veya daha uzun süre devam edebilir. Ancak bazı tedavilerde bulantı ve kusma hiç olmayabilir. Ayrıca her tedavi her hastada bu etkilere sebep olmayabilir. Kemoterapide bulantı ve kusmanın olası diğer nedenleri arasında yoğun ağrı, halsizlik, hastalık, ilaçlar ve stres de olabilir.
Beslenmede bulantı ve kusmaya karşı alınabilecek önlemler;
- Günde 3 büyük öğün yerine daha küçük porsiyonlardan oluşan 6-8 öğün yemeyi tercih edin.
- Ağzınızdaki kötü tadı uzaklaştırmak için ağzınızı yemekten önce 1 tatlı kaşığı karbonat,3/4 tatlı kaşığı tuz ve 1 bardak ılık sudan oluşan karışımla çalkalayın.
- Baharatlı ,acılı ve sıcak yemekler yerine yumuşak, oda ısısında veya ılık yenebilen gıdaları tercih edin.
- Aşırı tatlı, yağlı, baharatlı gıdalar bulantınızı arttırabilir.
- Mümkünse sakin bir ortamda yemek yiyin. Huzurlu bir atmosferde yemek sizi sakinleştirir ve yemenizi kolaylaştırır. Oda havalandırılmış olmalı ve ortamda yemek kokusu olmamalıdır.
- Gün boyu meyve sular, tuzsuz ayran içilebilir.
- Mentollü, limonlu şeker gibi şekerler bulantınızı hafifletebilir ve ağzınızdaki kötü tadı azaltabilir.
- Eğer çok miktarda kusuyorsanız dehidratasyon(vücuttan elektrolit ve sıvı kaybetme) önemli bir sorun olabilir. Bu sürede sıvı almaya çalışın ancak bu biraz zor olabilir. Kustuktan sonra ağzınızı suyla çalkalayın. Bir süre bekledikten sonra elma suyu, ılık tavuk suyu çorba, komposto gibi içecekler tercih edebilirsiniz. Eğer yeterli miktarda sıvı alamıyorsanız mutlaka doktorunuza danışın.
Ağızda acı ve metalik tat oluşuyorsa bunu azaltmak için neler yapılabilir?
• Şekersiz limonlu naneli şekerler yiyebilir veya sakız çiğneyebilirsiniz.
• Yemeklerinizi fesleğen, biber, biberiye gibi baharatlarla veya sarımsak gibi lezzet vericilerle, ketçap veya hardal gibi soslarla tatlandırabilirsiniz.
• Metal çatal, bıçak yerine plastik malzemeler kullanabilirsiz.
• Yemeklerinizi limon, sirke veya turşularla birlikte kullanabilirsiniz. Ancak ağzınızda veya boğazınızda yara varsa bunlar sakıncalı olabilir.
• Eğer kırmızı et yemekte zorlanıyorsanız proteinden zengin diğer yiyecekleri tercih edebilirsiniz. Örneğin kuru baklagiller (kurufasülye, mercimek, nohut gibi), balık, yumurta, tavuk, hindi, süt, yoğurt, ayran, soya sütü
• Taze meyveleri dondurma, yoğurt veya sütle blendır yapıp içecek haline getirebilirsiniz.
Kemoterapi bittikten sonra hastalığın tekrarlamasını önlemede yardımcı olabilecek beslenme önerileri
• İdeal vücut ağırlığınızda olun.
• Hafif tempolu egzersizler yapın ve bunu ömür boyu sürdürün.
• Yeterli ve dengeli beslenin. Besin çeşitliliğine dikkat edin.
• Yağ tüketimini azaltın, yağlı etlerden mümkün oldukça uzak durun. Doymamış yağ asidi içeren yağları (soya, zeytinyağı, mısırözü, ayçiçeği, kanola yağı ) tercih edin.
• Et ürünlerinin yağsız olanlarını tercih edin.
• Aşırı tuzdan sakının. Günlük tuz tüketimi 5-6 gram olmalıdır.
• Turşu ve salamura gibi fazla tuzlu yiyecekleri az miktarda tüketin.
• Kabuklu yenebilen meyveleri, kabuklarıyla birlikte tüketin. Bu sayede daha fazla posa almış olursunuz.
• Günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketin. Koyu yeşil yapraklı ve sarı renkli sebzeleri tüketmeye özen gösterin.
• Sebze yemeklerini az suda veya kendi suyu ile pişirin ve hemen tüketin.
• Haftada 2 porsiyon kurubaklagil yemekleri tüketin.
• Ekmeğin tam tahıllı olanını tercih edin.
• Kalsiyum bakımından zengin olan gıdalardan az yağlı olanları tercih edin. Günde 2-3 bardak yağı azaltılmış süt ve/veya süt ürünleri ile beslenin.
• Kimyasal koruyuculu hazır yiyecekler yerine doğal besinlerle beslenmeyi tercih edin.
• Besinlerin saklama koşullarına dikkat edin.
• Yiyecekleri hazırlarken kızartma, kavurma, tütsüleme yerine ızgara, fırında, buğulama, haşlama gibi pişirme yöntemleri kullanın. Mutlaka kızartma yöntemiyle pişirmeniz gerekiyorsa 150 derecenin altında ve çok az yağ ile pişirin.
• Alkol kullanmamayı tercih edin. Eğer alkol kullanılıyorsa kadınların günde 1 kadeh, erkeklerin ise 2 kadehle sınırlaması gerekir.
*Yazının bazı bölümlerinde American Dietetic Association Management of Nutrition Impact Symptoms in Cancer kitabından yararlanılmıştır.
KadınMAG
Tedaviye bağlı olarak kırmızı kan hücreleri veya beyaz kan hücreleri düşebilir. Bu durumda yorgunluk, halsizlik görülebilir. Ayrıca vücut enfeksiyonlara daha yatkın hale gelebilir. Bu nedenle beslenmede alınacak önlemlerin başında gıdaların ve yemek yenen malzemelerin temizliği gelir. Ayrıca eller yemek hazırlarken ve yemek yemeden önce sabunla ve iyi yıkanmalıdır. Dışarıda yemek yerken çiğ sebze ve meyveler, mayonezli soslar tercih edilmemelidir. Evde çiğ sebze ve meyve yenmeden önce de sirkeli suda bekletilmelidir ve bol suyla yıkanmalıdır.Yemeklerin buhar basınçlı tencerede(düdüklü tencerede) pişirilmesi tercih edilmelidir. Bu sayede beslenme açısından enfeksiyonlardan korunmak kolaylaşır.
Kemoterapi sonrasında bulantı ve kusma varsa neler yapılabilir?
Bulantı ve/veya kusma kemoterapi veya radyoterapi nedeniyle olabilir. Eğer kemoterapi nedeniyle ise tedaviyi aldığınız gün başlayabilir ve sonrasındaki 3 gün veya daha uzun süre devam edebilir. Ancak bazı tedavilerde bulantı ve kusma hiç olmayabilir. Ayrıca her tedavi her hastada bu etkilere sebep olmayabilir. Kemoterapide bulantı ve kusmanın olası diğer nedenleri arasında yoğun ağrı, halsizlik, hastalık, ilaçlar ve stres de olabilir.
- Günde 3 büyük öğün yerine daha küçük porsiyonlardan oluşan 6-8 öğün yemeyi tercih edin.
• Şekersiz limonlu naneli şekerler yiyebilir veya sakız çiğneyebilirsiniz.
• İdeal vücut ağırlığınızda olun.
• Yiyecekleri hazırlarken kızartma, kavurma, tütsüleme yerine ızgara, fırında, buğulama, haşlama gibi pişirme yöntemleri kullanın. Mutlaka kızartma yöntemiyle pişirmeniz gerekiyorsa 150 derecenin altında ve çok az yağ ile pişirin.

