Kadin sagligi, kadin ve saglik, Makyaj, Guzellik bakim, eglence, cocuk bebek, aile ev dekorasyon, kadinmag.com

Aşk bir hastalık mı?

10 Şubat 2010 admin  
Kategori: Güncel, İlişkiler

ask_opucuguBayramlar, doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra modern pazarlama tekniklerinin yaşamımıza kattığı vazgeçilmez kutlamalardan en sevimlisi “Aşıklar Günü”, diğer adıyla St.Valentine Günü’dür.

Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi Dr. Sabri Derman, romantik aşkın bir hastalık olmadığını; yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öğe olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynadığını belirtiyor.

Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapacaklarımız hakkındaki perspektif ayarlamalarına vesile oluyorlarsa aşıklar günü de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek, çikolata, yemek, tiyatro, mum, hafif müzik, tütsü, kırmızı iç çamaşırı gibi rutinlere ilaveten, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynuyor.

Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1.350 gramlık et parçasının fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

“Aşka dair” konularda sürpriz sayılacak gelişmelerden bazıları, kadın beyninin gerçekten daha küçük olmakla beraber en az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun bunu da gramajdan kaybettiğini “verimli çalışmayla” dengelediğinin gösterilmesi, anatomik yapı olarak, sinir hücresi yoğunlukları, sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları ve nihayet bilgiyi alma, işleme, depolama ve geri-çağırma konularındaki işlevsel farklılıklar gösterilebilir. Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal hem işlevsel olarak farklılıklar gösteriyorlar çünkü bazı farklar onların biyolojik olarak üstlendikleri görevleri daha iyi yerine getirmelerini sağlıyor.

İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler sadece yakınlarında olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb kaynaklarda rastladıkları ve etkilendikleri sanal kişilerle de belirleniyor. Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi beyinde romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde - zorlama bir ayırım yaparsak bir çok farklı duygusal ve bedensel olayı harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve duygusal bir ödüle ulaşma konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve açıklık kazanıyor. Konsantrasyon saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor, aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel, sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi haline getirilirken bütün olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya sebep oluyor. Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu “motorun turunu düşürmek” ikincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akıl hastalığı düzeyine vardırmak. Cinayetler, intaharlar, yakmalar, yıkmalar bu aşama ortaya çıkan çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bütün bu anlattıklarım hem insanlardaki laboratuvar testleriyle, hem de hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle ortaya konmuş bulunuyor.

Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.

Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya ve elde tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan AŞK’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir. Son 8-10 senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarundan birisidir. Üstelik bu haliyle aşk, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır önbeynimizin gelişmesi sayesinde. Üstelik duygu ağırlığı üstün bu tutkular, sevenler arasındaki cinsiyet, yaş, sosyal statü, ırk, din gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”, bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve anısına saygı gösterebilmektir.

KadınMAG

Evlilik öncesi stresi yenin

30 Ocak 2010 admin  
Kategori: evlilik

gelindamat_evlilik-hazirlik-oncesiEvlilik hazırlıklarınızı keyifle yapmak varken stresle dolup taşmamak için uzman önerilerine mutlaka göz atın.Evlilik kararını almak ne kadar keyifli olsa da; kadın veya erkek herkesin gözünü biraz korkutur. Neden mi? Yanıtı apaçık ortada aslında… Evlilik öncesi hazırlıklar, düğün telaşı, ailelerle ilişki seviyesinin artması, vs derken ortaya çıkan yüklü stres… Önerimiz; aslında keyfini çıkararak yaşamanız gereken bugünlerin kabusa dönüşmesini engellemek için bazı konularda dikkatli davranmak ve stresi yönetebilmek!

 

Evlilik kararını aldıktan sonra neler değişiyor?

Evlilik; eğitimleri, öğrenimleri, kültürleri, örf ve adetleri farklı ailelerde yetişmiş, geçmiş hayat deneyimleri, zevk ve hoşlanımları farklı olan iki kişinin hayatlarının geri kalan bölümünü birlikte yaşamaya karar vermesidir. Böylece iki kişi birlikte bir aile kurarken birbirlerinin ailesini de kabul eder ve hatta iki aileyi birleştirir, buluşturur.

Anadolu Sağlık Merkezi’nden Klinik Psikolog Sevil Usanmaz, evlilikte yetişkin iki insanın hem birbirlerinin ruhsal, psikolojik, sosyal ve fiziksel gereksinimlerini karşılamalarının, hem de ekonomik bir denge kurmalarının beklendiğini söylüyor. Hiç şüphesiz sadece bununla kalmayıp arkadaş, iş çevresi ve dostları paylaşmak, çocuk yetiştirmek gibi bir çok konuda uzlaşmak durumunda kalacaklardır.

Evlilik, tarihsel süreç içinde bakıldığında 4000 yıllık bir toplumsal kurumdur. İnsanların toplumsal hayata geçişleri ile başlayan, insanın oluşturduğu bir kültür kurumudur. Evliliğe hazırlık aşamaları soyal ve kültürel nedenlerle farklılıklar gösterir. Ancak bütün farklılıklara rağmen yaşanan stres ve sorunların benzer olduğu görülüyor.

Bir kişi evliliğe hazır olup olmadığını nasıl anlayabilir?

Evlilik için gerçekten hazır mısınız ? Evlilik için yeterli fiziksel, zihinsel, sosyal olgunluğa, yetişkinlik yaşına ulaşmış olmak gerekiyor. Dünya sağlık örgütü WHO yetişkinliğe geçiş yaşını 25 olarak kabul ediyor. Kişiliğin olgunlaşması ve evlilikle ilgili sorumlulukların üstlenilmesi için ergenlik döneminin son bulması, hayata bakışın, beklentilerin neler olduğu ve tercihler konusunda fikirlerimizin netlik kazanması gerekiyor.

Evlilik öncesi strese neden olan konular

Evlilik kararı ve evlenme zamanına kadar geçecek olan süre ve yapılacak hazırlıklar strese sebep olur. Klinik Psikolog Sevil Usanmaz, “Her yeni durum ve karşılaşacağımız sorunlar ve uyaranlar stres nedenidir ve bir tepkiyle yanıtlanır” diyor. Stres karşısında göstereceğimiz tepki aslında değişime uyum sağlamaya yöneliktir. Hazırlıklar esnasında stresle baş etme yöntemlerini kullanabilirsek sorunların üstesinden daha kolay gelebiliriz.

Evlilik öncesi stresle nasıl mücadele edilir?

Klinik Psikolog Sevil Usanmaz evlilik öncesi stresle baş etmenin yöntemlerini üçe ayırarak anlatıyor.

Zihinsel mücadele yöntemleri

•Mükemmeliyetçi düşünce biçiminden -ya hep ya hiç –vazgeçmek
•Genellemelerden - ona olan bana da olur - vazgeçmek
•Olumluya odaklanmak, olumsuzdan vazgeçmek
•Hemen sonuca varmaktan - küçük olaylardan büyük sonuçlara varmaktan vazgeçmek

Davranışsal mücadele yöntemleri

•Yapılacak işle ilgili önceden plan yapmak, işi ve zamanı programlamak
•Sorunu çözmek için bilgimizin yeterli olup olmadığını gözden geçirmek
•İşin bitirilmesi ile ilgili yardım istemek, dost yardımı veya profesyonel yardım almak
•Stresi artıran durumdan kaçınmak ya da stres yaratan kişi ile konuşmak
•Ulaşım için trafiğin yoğun olmadığı saatleri seçmek
•Dinlenmeye özen göstermek
•Gevşeme egzersizleri yapmak
•İletişimi artırmak, önce karşımızdakinin söylediğini iyi dinlemek

Duygusal yöntemler

Kendine ve insanlara güvenmek
•Ne istediğinden emin olmak, sık sık fikir değiştirmemek
•Beklentileri gözden geçirmek, mümkün olamayanlardan vazgeçmek
•Haklı mı? Mutlu mu? olmak istediğimize karar vermek
•Ev hazırlığı, düğün hazırlığı, nikah, davetiye, gelinlik vb konuları son hafta ya da son günlere bırakmamak
•Düğün günü bazen küçük ayrıntılar büyük streslere neden olabilir, bunları önceden gözden geçirmek
•Balayı ya da ilk gece ile ilgili bilgi almak

Unutmayın; aileler ve evlenecek çiftler birbirlerine sevgi, anlayış ve hoşgörü ile yaklaşır ve birbirlerini dikkatli ve iyi dinlerlerse olumsuz yaşantılar ve yükler olmaz…

‘Fantezi olsun’ diye kızlık zarı diktiren çiftler de var!

28 Ocak 2010 admin  
Kategori: Yaşam

bakirelik-kizlik-zari-diktirmeKadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Suat Süphan Erşahin, kızlık zarı kontrollerinin hepsinin film gibi bir hikâyesi olduğunu söylüyor. Dr. Erşahin, Türkiye’de bakireyken hamile kalan pek çok kadının olduğunu da vurguluyor.

Kızlık zarı sadece cinsel ilişki sırasında mı bozulur?
Hayır. Çünkü yaşanan bazı travmalar da kızlık zarının yırtılmasına neden olabiliyor. Bisiklete binmek, bahçe duvarından atlamak, düşmek ve çok faal spor faaliyetlerinde bulunmak da (Dövüş sanatları, bacak açma hareketi yapılan sporlar) yırtılmalara sebep olabiliyor.

Tecavüz Anlaşılır
Zardaki yırtığın travmadan mı yoksa cinsel ilişkiden mi kaynaklandığı nasıl anlaşılır?
Tecavüz nedeniyle yırtılmayı, morluklardan veya kan izlerinden anlayabiliriz. Travma sonucu yırtılmalarda da morluk ya da kan izi olabiliyor. Böyle durumlarda kişinin davranış şeklinden, psikolojik durumundan tecavüz olup olmadığını anlamak çok da zor olmuyor zaten.

Kızlık zarı bozulmadan da gebelik oluşabilir mi?
Evet, kızlık zarı bozulmadan hatta tam ilişkiye girmeden bile gebelik oluşabilir. Sürtünme şeklinde bir ilişkide, erkeğin cinsel organı vajene girmeden de spermlerin bulaşması sonucunda kadın, hamile kalabilir ama kızlık zarı duruyor olabilir. Yani bakire ama gebe olabilir.

Kızlık zarının tamiri mümkün mü?
Evet tamiri mümkün; ama bu hiçbir zaman kızlık zarının yırtılma öncesi haline döneceği anlamına gelmez. Yırtılan kızlık zarı yeniden eski haline gelmez, sadece atılan bir dikişle kanama yapacak şekle getirilir. Kızlık zarının tamirinde amaç kızlık zarını yeniden oluşturmak değil, kızlık zarının kanamasını sağlamaktır. Yani kızlık zarı yeniden oluşturulamaz.

Tamir edilen kızlık zarı yüzde 100 kanar mı?
Uzman bir hekim, doğru metotla kızlık zarını tamir ederse yüzde 100 kanayacak hale gelir.
Yırtılan kızlık zarı kendiliğinden iyileşebilir mi?
Hayır, hiçbir zaman kendiliğinden iyileşmesi mümkün değildir. Kızlık zarının yırtılan kısımlarının kendiliğinden tekrar birleşmesi söz konusu bile olamaz.

Kızlık zarının dikilmesi için kaç kez ilişkiye girildiğinin bir önemi var mı?
İlişki sayısının bir önemi yok! Kadın kaç yaşında, kaç kez ilişkiye girmiş olursa olsun kızlık zarı kanama yapacak şekilde dikilebilir. Sadece kızlık zarının yapısıyla ilgili bir zorluk yaşanabilir. Ama ilişki sayısının bir önemi yoktur. Doğum yapmış kadının da kızlık zarı dikilebilir. Amaç kanama sağlamaktır.

Kızlık zarının dikildiği erkek tarafından anlaşılabilir mi?
Hayır. Ancak bir doktor muayene ederse anlayabilir. Yani kızlık zarının dikildiği erkek tarafından değil, doktor tarafından anlaşılabilir.

Kızlık zarı birkaç kez dikilebilir mi?
Evet; kızlık zarını yeniden oluşturmak değil, sadece kanama yapacak şekle getirmek amacıyla yapılan bir operasyon olduğu için birçok kez dikmek mümkündür.

İlişkiden ne kadar süre önce dikilmesi gerekir?
Bunun birkaç farklı yöntemi var. Evlenmeden ya da ilişkiye girmeden birkaç gün önce yapılan dikişle uzun süre kalan dikişler de var. Bir yıl önce de dikiş yapılabilir ve ilişki sırasında kanayabilir. Lokal ya da genel anestezi altında yapılan, yaklaşık yarım saat süren bir operasyondur. Operasyondan sonra rahatlıkla günlük hayata dönülebilir.

Fantezi için kızlık zarı diktiren çiftler oluyor mu?
Evet. Mesela şöyle çiftler olabiliyor; flört döneminde ilişkiye giriyorlar, birbirlerine de güveniyorlar ama evlendikleri gün her şey ritüele uygun olsun istedikleri için kadın, iki-üç yıllık ilişkinin ardından kızlık zarını diktirebiliyor. Yani erkek, kadının sadece kendisiyle birlikte olduğundan emin ama yine de evlilik günü ‘kanama gerçekleşsin’ diye zarı diktirmeyi talep edebiliyor. Kadın ve erkek birlikte gelerek kızlık zarını diktiriyor. Çünkü nikah gecesi ilişki sırasında kanamanın gerçekleşmesini istiyorlar. Bu amaçla kızlık zarı diktiren çiftler oluyor. Yıllarca evli olup da ‘fantezi olsun’ diye kızlık zarı diktiren çiftler de var. Ben rastlamadım ama hekim arkadaşlarımdan bu tarz hikâyeler duydum. Evlilik yıldönümü hediyesi yapan bile oluyor.

Kızlık zarının ne zaman yırtıldığı öğrenilebilir mi?
Sadece yedi-sekiz gün öncesinde olmuş bir kızlık zarı yırtığı bilinebilir. Ama daha gerisini bilmek mümkün değildir. Bundan önceki yırtıklara biz ‘eski yırtık’ diyoruz.

Doğuştan kızlık zarı olmayanlar oluyor mu?
Öyle bir şey yok! Doğuştan kızlık zarı olmaması söz konusu değildir. Her kadında kızlık zarı vardır. Sadece kızlık zarının yapısı değişiklik gösterir. Kiminde esnek, kiminde incedir ama sonuçta kızlık zarı vardır. Örneğin; kapalı kızlık zarı var. Onda da, adet dönemi başladığında karın ağrısı olmasına rağmen kanama olmadığı için doktora gelirler ve durum ortaya çıkar. Kızlık zarı açılır ve bununla ilgili sonradan bir sorun yaşanmaması için de rapor yazılır.

Doktorun ‘ben dikmem’ deme hakkı var mı?
Doktor istemiyorsa, doğru bulmuyorsa dikmeyebilir. Hayati bir tehlike yoksa, acil bir durum yoksa,dolayısıyla hekim istemezse bu operasyonu yapmayabilir. Ama diyelim ki kişi bir tecavüz sonucu gelmiş, kanaması var. Öyle bir aciliyet varsa doktor dikmek mecburiyetindedir. Ama isteğe bağlı kızlık zarı tamirinde doktorun reddetme hakkı var.

Kızlık zarı tıbbi açıdan önemli mi?
Kızlık zarı, kadının cinsel organından yaklaşık 1 ya da 1.5 santimetre içerde yer alan anatomik bir zar, bir yapıdır. Bakire kızlarda enfeksiyonlardan koruma özelliği olduğu düşünülüyor ama ‘kızlık zarı olmayan enfeksiyon kapacak’ diye bir şey yok!

Zaten kızlık zarının gerçek işlevi; fizyolojik ve anatomik özelliğinden daha çok, sosyolojik özelliğinden kaynaklanıyor. Kızlık zarı tarih öncesi dönemden beri bakireliğin göstergesi olmuştur. Nitekim kızlık zarının Latince adının ‘Hymen’in ‘Evlilik Tanrısı’nın ismi olduğunu görürsünüz. Kızlık zarının henüz bozulmamış olması, kadının bekaretinin sembolü sayılıyor. Kısacası, fiziki ve tıbbi önemi çok küçük, sosyolojik önemi ise çok daha büyük!

Rus gelinler gözde

26 Ocak 2010 admin  
Kategori: Video

rus-gelinlerAntalya’nın Alanya İlçesi’nde geçen yıl kıyılan 999 nikahtan 267’si yabancılarla yapıldı. Türk erkeklerle evlenen yabancı kadınların çoğunluğunu ise Ruslar oluşturdu.
19 yabancı da yine başka bir yabancıyla evlilik yaptı. Alanya’da geçen yıl 237 Türk erkeği yabancı kadınlarla, 11 Türk kadını ise yabancı erkeklerle evlendi. Türk kadınları geçen yıl 5 Alman, 2 Danimarka ve 1′er de Avusturya, İngiltere, İsveç ve Hollanda uyruklu erkeklerle evlendi.
Türk erkeklerle evlenen yabancı kadınların çoğunluğunu Ruslar ve Almanlar oluşturdu. Türk erkekleri geçen yıl 93 Rusya, 40 Almanya, 17 İsveç, 16 Norveç, 13 Finlandiya, 9 Avusturya, 8 Danimarka, 8 Hollanda, 7 Polonya, 4 İngiltere, 3 Bulgaristan, 2 İrlanda ve 1′er Filipinler, Belçika ve Macaristan uyruklu kadınlarla evlendi. Geriye kalan 14 evlilik ise Amerika, Afganistan, Suriye, İsrail ve İran uyruklu kadınlarla gerçekleştirildi.

Evlilikte yaş farkı problem yaratır mı?

26 Ocak 2010 Handan Güner  
Kategori: evlilik

yas-farkiEvlilikte erkek büyük olmalı mı? Kaç yaş büyük olmalı? Kadın büyük olursa evlilikte sorun olur mu? İşte yaş farkı meselesi…

Bir evlilikte eşler arasında ideal yaş farkı ne olmalıdır?

Bu sorunun tek bir yanıtı yok kuşkusuz. İlişkiden ilişkiye, kültürden kültüre değiştiği de bir gerçek. Ancak, evliliklerde yaşça büyük olan genelde erkek oluyor. Ortalama olarak evliliklerde erkek kadından büyüktür ya da bu, evlenilecek erkekte bir koşul olarak aranır.

Yaşça büyük olan üstün mü?

Genelde, evlilikte erkeklerin yaşça büyük olması beklenir. Bunun nedenlerinden biri, yaşadığımız toplumun kadın ve erkeğe bakışı kuşkusuz. Pudra.com’da yer alan habere göre; bir tarafına kadının, diğer tarafına erkeğin oturduğu terazide erkeğin daha ağır geldiği toplum, yaşça büyük olmanın bir üstünlük olduğunu kabul eder. Böylece erkek koruyucu, kollayıcı rol üstlenir.

Geç olgunlaşan erkekler

Konuya başka bir açıdan bakalım. Kız ve erkek çocukların ergenliğe girme yaşları farklıdır. Kızlar erkeklerden önce girerler ergenliğe.

Kızlar daha erken olgunlaştıkları için ilk gençlik çağlarında genelde yaşça büyük erkeklerden hoşlanırlar. Bu durum beynimizde öyle bir yer eder ki, “yaşıtımız olan erkek, çocuk gibidir” diye düşünürüz. Her ne kadar yaşımız ilerleyip artık olgunlukta aynı seviye gelsek de…

Bir de tabii aileler, genel olarak erkek çocuklarına daha geç yaşlarında sorumluluklar verir ve erkekler bedenen olgunlaşmanın dışında zihnen de geç olgunluğa erişirler.

Erkek ne kadar büyük olabilir?

Erkeğin yaşça kadından büyük olması beklentisinin de bir ölçüsü var toplumun gözünde. Bu yaş farkının 3-5 yılla sınırlı kalması ideal olarak görülür.

Ancak 10 yılın üzerine çıktığı durumlarda o ilişkiye farklı bir gözle bakılır. Yaşça epey büyük olan erkeğin kariyeri ya da maddi durumunun genç bir kadın için cezbedici olduğu, belki de kadın açısından bir çıkar ilişkisinin söz konusu olabileceği düşünülür dışarıdan bakınca. Ya da yaşlanmış bir erkeğin kendinden epey genç bir kadınla yaşadığı ilişki, erkeği, hani bir dönem çok konuşulan “azgın teke” noktasına bile getirebilir başkalarının gözünde.

Olgun kadın-genç erkek ilişkisi

Bunun bir de tersi var. Ya kadın erkekten yıllarca büyükse? Kızı yaşında bir kadınla birlikte olan erkek mi yoksa oğlu yaşında bir erkekle birlikte olan kadın mı daha çok tepki görür? Tabii ki ikinci şık… Oysa “aşkın yaşı olmaz” değil midir bizim en sahiplendiğimiz özlü sözlerden biri?

Yaşça küçük olan, büyüğün olgunluğundan, hayat tecrübesinden yararlanmak isterken, büyük olan da diğerinin dinamizmine hayran olamaz mı? Tabii bir de kişilik meselesi var. Her yaş almış kişi, yaşından beklendiği gibi köşesine çekilmiş, ağır adımlarla ilerliyor olamaz. Ya da bir gencin yaşından beklenenin çok ötesinde olgunluk sergilediği durumlar yok mu sizin gözlediğiniz?

Yaşı bırakın, gelişime bakın

Evlilikte yaş farkı meselesine bakarken, bugüne kadar yerleşmiş kalıpların biraz dışına çıkmayı denemeliyiz. Hayatta her şey bizim düşündüğümüzden farklı olabilir. Bir de tabii asla “asla” dememek gerekir. Düşünün, “Asla kendimden küçük biriyle olamam” ya da “Asla benden 20 yaş büyük biriyle evlenemem” dedikten sonra bir gün aşk kapınızı çalarsa?

Yaş ile özdeşleştirilen özellikleri bir kenara bırakıp kişilere odaklanmak, kişilik özelliklerini tanımaya çalışmak en doğrusu. Yaş farkından ziyade uyuma, gelişim seviyesinin aynı olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Birbirine yakın yaşlarda olan insanların hayata bakışlarında derin uçurumlar varsa, sağlıklı bir evlilik yürütmek mümkün olmaz.

Ayrı evlerde, birlikte yaşamak!

23 Ocak 2010 admin  
Kategori: İlişkiler

couple1Helsinki Üniversitesi ’nden Prof. Dr. Pekka Martikainen’in araştırması, her on çiftten birinin ilişkileri sürdüğü halde ayrı evlerde yaşamayı tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Kuzey Avrupa ülkelerinin toplumsal yaşamında giderek güçlenen bir eğilim olduğu belirtiliyor.

Fincede “erillissuhde” deniliyor. İsveçliler kendi dillerinde “sarbo” diyorlar, üzeri bizim “ö” gibi noktalı “a” ile yazılıyor. Norveçliler “saerbo” diye söylüyor, a ve e’nin sırt sırta birbirine yapışık gibi olduğu bir harf var alfabelerinde, onunla yazıyorlar.
Bu üç kelime de aynı anlama geliyor. “Nordik” ülkelerde aynı durumu tarif etmek için her dilde bir kelimenin varlığı, durumun toplumsal olarak yaygın bir şey olduğunu gösteriyor.

Dil dersini bırakıp, anlamını söyleyeyim: “Birlikte ayrı yaşamak” anlamına geliyor.

Prof. Dr. Pekka Martikainen’in araştırması, her on çiftten birinin ilişkileri sürdüğü halde ayrı evlerde yaşamayı tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Kuzey Avrupa ülkelerinin toplumsal yaşamında giderek güçlenen bir eğilim olduğu belirtiliyor.
Bu durum, 8-9 aydan başlayıp, dört-beş seneye kadar da sürebiliyormuş. Ayrı kentlerde ya da birbirine uzak semtlerde çalışmak zorunluluğu gibi ekonomik nedenleri de var elbette bunun.

Ancak bununla ilgili araştırmayı okuduğum gazetede böyle yaşayan çiftlerle de konuşulmuş.
Onlar ise özlemin ilişkiyi güçlendirmesinden, birbirine aşırı bağımlılığın ve birbirine yapışmanın, ilişkiyi zedelemesinden söz ediyorlar.

Bu haberi okurken bitmiş ilişkilerine rağmen aynı evi paylaşmakta ısrarlı olanların varlığını da düşündüm.
Sadece alışkanlıkların sağladığı konforu bozmamak uğruna birbirine katlanan çiftlerin sayısı da az değil.

Çok fazla araştırma yapmaya da gerek yok bunun için. Şöyle bir etrafınıza bakın, sayılarının ne kadar çok olduğunu hemen fark edeceksiniz! 

Mehmet Y. Yılmaz / Hurriyet

Gelinlikte ‘erken sipariş’ fırsatı

08 Ocak 2010 KadinMag  
Kategori: Alışveriş, evlilik

gelinlik_tulinÖzgürlükler şehri New York’ta dünyaca ünlü top model Tülin Şahin ile yaptığı çekimler ile adından söz ettiren Akay’ın 2010 Gelinlik Koleksiyonu, butiklerde yerini aldı.

Üstelik Ocak ayının sonuna kadar sipariş verenler %30 erken sipariş indiriminden yararlanıyor.
Akay’ın 2010 Gelinlik Koleksiyonu; kariyer sahibi, modern, çalışkan ve modaya düşkün kadınlardan ilham alınarak tasarlandı. Yeni koleksiyonda bulunan birbirinden çarpıcı modeller; kadınların özgür ruhunu hissettirecek, rahat ve bunun yanında şıklığın tüm asaletini yansıtacak özgün modellerden oluşuyor.
Farklı ve yalın çizgilerin bir araya geldiği yeni koleksiyon, sade bir gelinlikle de şık olunabileceğini gösteriyor. Dantellerin ve kumaşların farklı kullanımları,  yakalardaki hareketler, yeni formlar, kristal taşlar ile incili işlemelerin sıkça kullanıldığı modeller elbise formları ile de dikkat çekiyor.

Gelinliklerin yanı sıra aksesuarlar da çok iddialı… Bir bütünlük elde edilebilmesi için baş ve duvak seçenekleri ile keseler her gelinliğe özel olarak tasarlanıyor.

Akay kusursuz olmak isteyen gelin adaylarına inanılmaz bir fırsat sunuyor. Bu fırsattan yararlanmak ve ayrıntılı bilgi almak için size en yakın Akay Mağazaları’na uğrayabilirsiniz.

Evlilik öncesi bu testleri yaptırmak gerek!

06 Ocak 2010 admin  
Kategori: evlilik

evlilik_oncesi_yapilan_tesler_kontrollerNikah masasında “Evet” demeden önce, sağlık durumunuzun ve doğurganlık kabiliyetinizin de değerlendirilmesi gerekir. Evlilik öncesi yaptırılması gereken testlerin neler olduğunu biliyor musunuz?

Evlilik hazırlığındaki çiftler oturulacak evin seçilmesinden eşyaların tamamlanmasına, davetiyeden düğünde çalacak şarkılara dek birçok ayrıntıyla uğraşır. Bu koşuşturmalar içinde atlanmaması gereken hatta tüm hazırlıklardan önemli olan bir konu da, evlenecek çiftlerin sağlık ve genetik açıdan değerlendirilmesi olarak öne çıkıyor. Medical Park Göztepe Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Kliniği Uzmanı Dr. Aytuğ Kolankaya, evlenecek bireylerin varsa taşıdıkları hastalıkların ortaya çıkarılması, üreme kabiliyetleri ve olası engeller hakkında bilgi sahibi olmaları, aynı zamanda ileride doğacak bebeklerinin de sağlıklı olması için, evlilik öncesi testler hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bunları yaptırmak zorunlu! 

Yapılması kanuni olarak zorunlu tutulan testlerle, cinsel yolla bulaşan ve hamilelik/ doğum sırasında bebeğe bulaşabilen önemli hastalıklarla birlikte bazı genetik kan hastalıkları taranıyor.  

Hiv, hepatit b, hepatit c ve frengi taraması: evlilik_thmb
Virüsler ve hastalıklar arasındaki ilişkiler gün geçtikçe daha fazla aydınlığa kavuşuyor. Geç kalındığında ölümcül olabilen, bazı vakalarda kansere dek uzanan bir seyir izleyen virüslerle ilgili tarama oldukça önemli. Kanuni olarak yaptırılması zorunlu olan bu taramayla, aids hastalığına yol açan “hiv” adı verilen virüs, karaciğerde çeşitli hastalıklara neden olan hepatit b ve nadir olarak görülse de ölümcül olabilen hepatit c virüs taraması yapılıyor. Ayrıca bakteri kaynaklı frengi hastalığının olup olmadığına bakılıyor. 

Hemogram: Kan analizi anlamına gelen hemogram ile, ciddi bir kansızlık (anemi) ya da kan uyuşmazlığı olup olmadığına bakılıyor. Bu testin faydalarından biri de genetik bir kan hastalığı olan ve ülkemizde de görülen Akdeniz anemisi (Talasemi) konusunda önemli bir tarama yöntemi oluşturması. Hasta çocukların doğumunun önüne geçilmesi için evlilik öncesi bu testin yaptırılması çok önemli. 

Çocuk istiyorsanız… 

Sağlıklı bir yaşamla ilgili önemsememiz gereken konuları devamlı ertelemek, toplumca alışageldiğimiz bir davranış olsa da, istediğimiz sonuçları almak için lehimize çalışan bir yöntem değil. Çocuk sahibi olmak için de geçerli bir düşünce bu. Evlenmeye karar veren bir çift, şimdi ya da gelecekte çocuk sahibi olmak istiyorsa üreme kabiliyetleri hakkında, zamanı gelince değil önceden bilgi sahibi olmak durumunda. Bu sayede çiftler doğurganlıklarıyla ilgili önemli bilgiler elde ederler ve olası sorunları önceden tespit edilerek, daha uzun, zor ve masraflı bir yol yerine doğal yolla çocuk sahibi olabilirler.

Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlere yapılacak testler için Uzman Dr. Aytuğ Kolankaya şu bilgileri verdi: “Gebelik öncesi “rubella” denilen kızamıkçığa bakıyoruz. Kızamıkçık gebeliğin erken döneminde ortaya çıkarsa; düşüklere, bebekte sağırlık ve çeşitli anomalilere neden olabilecek bulaşıcı bir hastalık. Kızamıkçığa bakılmasının önemi şu; toplumumuzda genellikle evlilik öncesinde yüzde 70-80 oranında bu hastalık geçirilmiş ve bağışıklık kazanılmış oluyor ama yine de yapılan tahlillerde bağışıklık kazanmadığı görülenlere, mutlaka aşılama yapıp birkaç ay beklemek gerekiyor. Bunun dışında kadından pap-smear alıyoruz. Rahim ağzından bir sürüntü ile alınan bu testte, rahim ağzı kanseri riski ortaya çıkmaktadır. Normalde de kadınlar yılda bir kez bu testi yaptırmalıdır.  Son olarak da, metabolik sendrom içeren durumları analiz ediyoruz. Örneğin, ailesinde şeker hastalığı olanlarda gebelik öncesi şeker taraması yapıyoruz veya adet düzensizliği, kilo değişimi, metabolizması düşük olanlarda hipotiroidi denilen tiroid bezinin az çalışması durumu olabileceğinden araştırmalarımızı bu yönde yapıyoruz.”

Erkeklerde de üreme kabiliyeti araştırılabilir

Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Sağlığı Bölüm Koordinatörü Prof.Dr. Aydın Arıcı, erkeklerdeki üreme fonksiyonunun normal çalışıp çalışmadığına sperm tahlili ile bakılabildiğini söylüyor.  “Bu testle spermin hacmine, yoğunluğuna yani bir mililitrede ne kadar sperm bulunduğuna ve spermin morfolojisine yani şekline bakılabiliyor. Sperm hücrelerinde, anormal şekilli spermler muhakkak bulunur. Ancak bunların belirli bir oranı vardır. Biz anormal şekillilerin yüzde 40’tan az olmasını isteriz. Bunun yanı sıra ileriye doğru hareketle sperm sayısının da hiç olmazsa yüzde 60 olmasını isteriz. 1 ml’deki sperm sayısının ise en az 20 milyon olması gerekir. Sperm hacminin ise 2-5 ml arasında olması normal sınırlardadır. Ancak sperm sayısı biraz düşük olan birisi baba olamaz diye bir şey söylenemez. Baba olabilir ama bu süreç biraz daha uzun sürebilir. Günümüzde zaten tedaviyle bu tür sperm bozuklukları gerek aşılama yoluyla, gerekse tüp bebek yoluyla çok başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. “ 

Ayla Türksoy

O dut ağacının altında

26 Aralık 2009 Betül Yüzüncüyıl Tavlı  
Kategori: Ana Haber, Yaşam

betul_yuzuncuyil_tavli_yazi_ici_kuytu_kose2En büyük aşklar nefretle başlar… Yok, olmadı!

En büyük nefretler aşkla başlar… Haa, tamam…

Hayırrr mı? Öyle öyle…

Zamanda geri gidelim: 64 yıl önce

Adam bıçkın bir delikanlı… Boyu, posu yerinde… Yürüdü mü, kaldırım taşları zıplıyor etrafta. Genç kızlar hayran kalkık bıyıklara. Adam efe sanki… Mekân da Aydın zaten… Bir de beyaz at tam olurdu ama, devir o değil…

Kadın, güzel. Uzun, kınalı saçları var. Kirpikleri, çekik gözlerinin üzerinde, nazlı nazlı süzülmüş… Yere bakmadan yürüyemiyor. Adamın varlığından ise tam olarak emin. Biliyor; ona bakıyor.

Adam ile kadın gizli sevdanın pençesinde. Gece yarısı, koca bir dut ağacının altında buluşup kaçmaya karar veriyorlar. Kaçıyorlar da…

Adam mutlu, kadın mutlu…

Velhasıl…

Uzun sürmüyor bu mutluluk… Her erkek ve kadın gibi, uzun süre yan yana durup, birbirlerini zehirlemeye başlıyor bir gün…

“Yav, arada sus sen; bırak canım o konuşsun biraz, sen de dinliyormuş gibi yap; Ya onayla işte sık sık, ne çıkar; Ay bırak istediği oldu sansın” gibi kimilerinin kullandığı panzehirleri de alamamışlar ne yazık. Katı, koyu ve gerçeğinden yaşayıvermişler aşkı ortaya karışık…

AŞK YOK!

Ve işte bitivermiş aşk. Bir gün adam kadına öyle kızmış ki ve düşünmeden diyivermişşş:

“Bıktım senden…”

Ağzından çıkmış bir kere… Ama kadın öyle üzülmüş ki, ne yapacağını bilememiş. Kulaklarına inanamıyormuş. Duyduğu gerçek miymiş bunca yıldan sonra… Yüreği ezilivermiş. Bir ses varmış içinden bağıran. Onu dinlemeden edememiş. Adama küsmüş…

Ne olduysa ikna edememişler kadını. Kadın küstükçe adam darılmış. Adam darıldıkça kadın küsmüş… Düğüm büyümüş, kördüğüm oluvermiş…

Biri bir odada, diğeri öbür odada ama aynı evin içinde yaşamışlar, tam 27 yıl. Birbirleriyle hiç mi hiç konuşmamışlar. Arada adam kadının sesini özlemiş, söyleyememiş. Arada kadın, adamın en çok kullandığı kelimeleri hatırlamaya çalışmış, olmamış… Zaman da onlara ihanet etmiş; ki zaten hep hainmiş o…

Kadının çizgileri derinleşmiş, adamın saçları ağarmış… Gözleri iyi görmüyor, elleri titriyormuş artık. O büyük aşkın anıları yavaş yavaş silinmiş hafızalarından…

Ama, bir gün, bir yerde, bir an da olsa birbirlerini deli gibi sevdiklerini hiç unutamamışlar. İkisi de içinde her daim yakıcı bir alevi taşımış son nefeslerini verene kadar…

VE BİR GÜN…

İlk yenik düşen kadın olmuş bu amansız sessizliğe… Bir gün, öyle yalnızken ruhu ayrılıvermiş bedeninden.

Acı haber tez ulaşmış adama. ‘Öldü’ demişler: Başın sağ olsun.

Adam ne yapacağını bilememiş. Yanına koşmak istemiş, olmamış. Bağırmak istemiş, olmamış. Ağlamak istemiş, olmamış. Yumruklarını sıkmış, gözlerini kapamış.

Sessizliği neyse de, yokluğu çok ağır gelmiş…

Adam da oracıkta can vermiş… Kadının ölümünün üzerinden sadece iki saat geçtikten sonra…

Adam ile kadın o dut ağacının altında, yan yana gömülmüşler…

Yakınları demiş ki; “Ne yaptıysak barıştıramadık. Ama bilirdik, birbirlerini severlerdi.”

Belki de en büyük intikamı, kendisini kolayca bir kenara bırakıveren bu kadın ile adamdan aşk almış; son nefeslerinde bile, birbirlerini, bir gün, bir yerde, bir an bile olsa deli gibi sevdiklerini onlara hiç unutturmamış…

….

YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: Haziran 2009′da, Aydın’da yaşandı. Aileleri onay vermediği için kaçıp evlenen kadın ile adam iki saat arayla ölmüşlerdi. Öğrenildi ki, evlendiklerinde kadın 17, adam 19 yaşındaydı. Evlendikten 37 yıl sonra bir gün tartışmış ve küsmüşlerdi. Adam ile kadın 27 yıl hiç konuşmamıştı. Olay bazı gazetelere, ‘ölümüne inat’ diye yansıdı…

Betül Yüzüncüyıl Tavlı
betultavli@gmail.com

Yatakta yapılan 10 hata!

26 Aralık 2009 KadinMag  
Kategori: evlilik, İlişkiler

yatakta_kadinHepimizin yatakta yaptığı hatalar var… Bu hatalarla yüzleşerek seks hayatınızı daha zevkli hale getirmeye ne dersiniz?

Uzun süreli ilişkilerde ve evlilikte cinsel yaşamla ilgili hatalarımız bizi eşimizden uzaklaştırabilir, mutsuzluğa neden olabilir. İşte yatakta yaptığımız ve düzeltilmesi gereken 10 yanlış:

Anneliği hayatın merkezine oturtmak
Kuşkusuz annelik zevkini tadan her kadın için çocuğu ve anneliği ön plandadır. Ama bu, hayatın güzelliklerinden biri olan seksi tamamen hayatın dışına itme noktasına ulaştırmamalı sizi. Eşinizi de ihmal etmeyip, yatak odası sınırlarından içeri girdiğiniz anda kadınlığınızı öne çıkarmalısınız.

Seksi bir görev gibi görmek
Evet, seks yapmak bir görev değil, zevk veren bir ayrıcalıktır. Ama zevk almaya ve zevk vermeye odaklanmazsanız, seks, sizin için bir an önce bitmesini isteyeceğiniz bir ödev haline dönüşür. Bu da uzun vadede eşinizle gerek cinsellik gerekse de genel ilişki anlamında bir uzaklaşmaya, hatta kopuşa kadar gidebilir. Seksi, bir eğlenceli bir oyun gibi algılamaya ne dersiniz?

Bakımsız olmak
Pek çok kadının evlilikte ya da uzun süreli ilişkilerde düştüğü yanlışlardan biridir. Bu, hem kendinize hem de partnerinize saygısızlıktır aslında. Kendinizi sevin ve kendinize ilgi gösterin. Evde bile olsanız özenli giyinmeye; saçlarınıza, cildinize ve vücudunuza ihtiyacı olan bakımı yapmaya; her daim güzel ve alımlı görünmeye özen gösterin. Göreceksiniz, bu hem cinsel isteğinizi hem de çekiciliğinizi artıracak!

Yeniliklere kapalı olmak
Sevişmeyi sadece partnerinizin ellerine bırakmaktan vazgeçin. Aktif olmaya, yeniliklere ve fantezilere açık olmaya çalışın. Hep aynı sevişmeleri yaşamak, hem siz hem de eşiniz için çok sıkıcı değil mi? Öyleyse neden bu sevişmeleri değişik seks oyunlarıyla renklendirmiyorsunuz? İşe, oral seksin kötü, seks oyuncaklarının ise gereksiz olduğu düşüncenizi bir kenara bırakarak başlayabilirsiniz.

Partnerini dinlememek
Siz de partnerinin değişik fantezi tekliflerine daha dinlemeden “hayır” deme alışkanlığına sahip olanlardan mısınız? Bunu daha fazla sürdürmeyip, biraz da kendinizi akışa bırakmaya ne dersiniz? Her şeyi kontrolünüz altında tutmaktan vazgeçip, biraz da sevişmeyi partnerinizin yönlendirmesine müsaade edin.

Kendiyle barışık olmamak

Çevrenize bir bakın, neredeyse bütün kadınların kiloyla ilgili sorunları var. Üstelik çoğu aslında normal kiloda görünse bile… Hayatımızın en büyük takıntılarından biri haline gelen kilo verme alışkanlığını bir kenara bırakıp aynaya baktığınızda kendinizden hoşnut olmaya, güzel yönlerinizi görmeye çalışın. Sürekli kalçalarınızın büyüklüğüne odaklanarak hayat geçmez, öyle değil mi? Üstelik kendiyle barışık olmayan bir kadın, erkekler için çok iticidir. Kendinize güveniniz olduğunu belli edin.

Kadınlığını unutmak
Eşinize herhangi bir kız arkadaşınız gibi davranmayın. Ona karşı çekiciliğinizi kaybetmemek istiyorsanız epilasyon zamanınızın gelmesi, kaşlarınızı almanız gerektiği gibi mahremiyet alanınıza giren konuları ona açmayın. Biraz gizemli olmak her zaman iyidir!

Eşinin erotik film izlemesini sorun haline getirmek
Pek çok kadın, eşinin erotik film izleme isteğini kabullenmek bir yana, bunu duymak bile istemiyor. Oysa eşinizin bu isteğine, birlikte izleme teklifiyle giderseniz, hem onu şaşırtacaksınız hem de seks hayatınızı renklendireceksiniz. Unutmayın, erotik film izlemek, iyi bir ön sevişme taktiğidir.

Erkeğin isteklerini görmezden gelmek
Seks, karşılıklı bir zevk aracı olduğuna göre, sadece eşinizin sizin hoşunuza giden ön sevişme biçimlerini uygulamasını bekleyip onun için bir şey yapmıyorsanız, zamanla bu sevişmeler partneriniz için sıkıcı bir hal alacaktır. Onun da sizden vücudunu tanımanızı istemeye hakkı var. Zevk noktalarını keşfetmek için çaba sarf etmelisiniz!

Odaklanma sorunu yaşamayın
Seks yaparken, gün içinde başınızdan geçen bütün olumsuzlukları, yaşadığınız bütün sorunları yatak odanızın dışında bırakın. Sadece sekse odaklanmaya çalışarak, partnerinizle karşılıklı olarak daha fazla zevk alabileceğinizi unutmayın. Kadınların yaptığı en büyük yanlışlardan biri, eşleri ön sevişmeyi başlatmaya çalışırken, çocukların okul sorunundan ya da gün içinde iş arkadaşıyla yaşadığı bir problemden bahsetmeye çalışmak oluyor. Bu da her iki tarafın dikkatini dağıtmaya yetiyor da artıyor bile…

KadınMAG

Sonraki Sayfa »