Kıyamet kehanetleri
17 Mart 2010 Betül Yüzüncüyıl Tavlı
Kategori: Ana Haber, Yaşam
İnsanlık var olalı beri başı kıyamet kehanetlerinden kurtulmamış… Devir ne vakit olursa olsun hep geleceğe dair bir yok oluş senaryosu gizliden gizliye insanları sarmalamış. Yaşım itibarıyla benim favorim de, pek tabii, 2012 kıyameti… Nınını… Nı..nı..nı…
Fısıltı gazetesinden kulağıma çalınan bu senaryoyu ilk kez, birkaç yıl önce duydum. Beni derinden sarstı mı? Sarstı… Sadece sanal âlemde okuduklarımla yetinmeyip, Zecharia Sitchin’in “12. Gezegen” adlı kitabına, en ince ayrıntısına kadar süzüldüm ve işte Nefilim’ler ve Marduk’la tehlikeli yakınlaşmam böyle başladı.
DEV GEZEGEN MARDUK
Söylentinin dayanağı Mayalar; her ne kadar onlar kabul etmese de, Maya takviminin 2012’de sona ermesi, birçok insanı o yıl dünyanın sonunun geleceğini düşünmeye itti. 2012’de tüm gezegenlerin aynı hizaya gelecek olması da soru işaretlerini güçlendiriyordu. Nı..nı..nı…
Ama asıl kaynak Sümerler… Sümer kaynaklarından ilham alan kimi araştırmacılar -ki Sitchin onlardan biri- astronomide çok gelişen, Uranüs, Neptün ve Plüton’u taa o zamanlarda keşfeden bu uygarlığın kaynaklarına dayanarak, varlığı henüz kanıtlanamayan bir gezegene, Marduk’a doğru yol alıyor.
KORKUTAN YIL: 2012
Özetle kehanet şöyle: Marduk, her 3 bin 600 yılda bir güneşin yörüngesine girerek dünyanın yakınından geçiyor. Ama öylesine büyük ve çekim kuvveti öylesine güçlü ki, dünyayı teğet geçip gitmiyor, yeryüzünde şiddetli sarsıntılara neden oluyor. O yaklaşmaya başladığında dünyada depremler kaydediliyor. Yaklaştıkça sarsıntıların şiddeti artıyor. Ve en yakın mesafede dünya beşik gibi sallanıyor. Nı..nı..nı…
Araştırmacılar, 2012’den -yani Maya takviminin sonu- 3 bin 600 yıl geri giderek yeryüzünde neler olduğuna bakıyor ve Nuh Tufanı gibi yeryüzünde uygarlıkları bitiren, nesilleri tüketen facialarla karşılaştıklarını iddia ediyor. Veeee 2012’de de benzer bir felaketle dünyanın yerle bir olacağını…
HEPİMİZ ÖLECEK MİYİZ?
Kehanet bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayır, hayır ölmeyeceğiz… Ama büyük bir kısmımız yok olacak! Kalanlar için de yeni bir hayat başlayacak. Çünkü bu efsanenin izini süren avcılara göre, dünyada her 3 bin 600 yılda bir başlayan dönem -yaşanan felaketlerin ardından yani- aslında aydınlanma devrini tetikliyor. İnsanoğlu kafasına saksı düşmüş misali bir anda hızla yol alıyor, buluşlar peş peşe birbirini kovalıyor, çok gelişmiş bir uygarlık doğuyor… Çünkü…
Çünkü Marduk’un gelişmiş ırkı Nefilimler dünyaya geliyor ve insanoğlunun elinden tutuyor… 2012’deki olası büyük felaketin ardından hâlâ yaşıyorsanız eğer, kimi kâhinlere göre, bambaşka bir boyuta geçeceksiniz: Mesela bilinçaltı iletişim başlayacak, mesela vücudunuz kendi kendini onaracak… mış…
CİVCİVLERİN KARNI TOK!
“Ufak at da civcivler yesin” diyorsanız ben de sizdenim ama, daha diyeceklerim de bitmedi… Daha fenası şu ki; aslında dünyada 3 bin 600 yıl geçtiğinde, güneş sisteminde daha geniş bir daire çizen Marduk, sadece 1 yılı geride bırakmış oluyor. Yani bizden zeki olmalarının yanı sıra, daha uzun yaşayan bir ırk var karşımızda ve aslında onlar her yıl dünyaya bir kez uğruyor! “Uy, çok korkutucu” diyenlere son bir not: Sitchin’in kitabı 1976’da yazdığını söylemiş miydim?!
AĞRI DAĞI’NIN SIRRI
Sitchin 12. Gezegen’de Ağrı Dağı’nı da yazmış: Nefilimlerin dünyaya inişte kullandıkları ana üs olarak… Ona göre dünyaya ilk kez buz çağında, yeryüzündeki madenleri almak için inen bu üstün ırk, ikiz zirveli Ağrı’yı hizalayarak yeryüzüne inmeyi tercih ediyordu. Civarda yaşayanları korkutmak istemem ama durum bu… “Bir Türk dünyaya bedel sözünü” elbirliğiyle değiştirmeyi öneriyorum: “Ey Türk, durma az öteye süzül”!
NUH TUFANI KİMİN ESERİ, TANRI’NIN MI?
Ve tabii Nuh Tufanı… Sabredip de buraya kadar geldiyseniz anlatayım: 12. Gezegen’e göre Nefilimler, yeryüzünde madenlerde çalışsınlar diye yarattıkları insanoğluna bir süre sonra âşık olmaya başlıyor. Bu durum ve dünyayı paylaşma sıkıntısı Nefilimleri ikiye ayırıyor: insanları sevenler, sevmeyenler. İki grup arasında şiddetli çatışmalar çıkıyor. Ve büyük Tanrı, Marduk’un yaklaşıp, dünyayı tekrar yerle bir edebileceğini bile bile tüm Nefilimleri yeryüzünden uzay mekiklerine çekiyor ve kıyameti izlemeye koyuluyor. Ancak Tanrı’lardan biri insanların tamamen yok olacağı fikrine dayanamıyor ve bir insan seçiyor, ona da tüm türlerden birer eş seçmesini emrediyor. Sonra da onları yaptığı denizaltına koyarak dünya yerle bir olurken, denizin altında yaşamalarını sağlıyor. Sitchin’in savı bu… Uçuk mu?

12. Gezegen’de görebileceğiniz resimlerden biri bu… Sümer ve Akkad metinleri tanrıların göklere çıkabildiğini, hatta bunun için bazı araçlar kullanıldığını anlatan bölümlerle dolu. Sitchin hem bu verilere işaret ediyor hem de resimde gördüğünüz heykelin 1934’te bir kazı sırasında bulunduğunu belirterek, bu tanrıçanın aslında bir astronot olduğunu anlatıyor.
Fotoğraflar: Mustafa Alkaç
Herkese sizinki gibi bir isim nerden bulalım sayın Kavaf?
15 Mart 2010 Yasemin Saraç
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Geçen hafta “eşcinselliğin tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğu” yönündeki sözleriyle yurtdışında bile deprem etkisi yarattı Kadın ve aileden sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf…
Psikologlar, uzmanlar yanıt verdiği gibi ABD Kongresi de bir yorum yaptı konuyla ilgili…
Ama bence Kavaf asıl, Meclis’te şiddet gören kadın ve kız çocuklarının korunmasına ilişkin sorulara verdiği yanıtlarla “Bu kadarı da olmaz” dedirtti. En azından bana…
Sorular, boşandıkları eşleri hakkında şiddet gördükleri gerekçesiyle şikâyetçi olan ve yine onlar tarafından öldürülen kadınlarla ilgiliydi.
Birkaç da örnek isim vardı.
E.Y. adlı kadın, boşandığı kocası tarafından ölümle tehdit edildiği gerekçesiyle Usluca Jandarma Karakolu’na başvurmuş. Karakoldan “Evine git, sana bir şey yaptığında polis ve jandarmayı ara” denilerek geri çevrilen E.Y. “Beni öldürecek” dediği eski eşi tarafından öldürülmüştü.
E.’nin neden korunamadığı sorulmuş Kavaf’a…
Kavaf’ın verdiği yanıt “E.Y. ile ilgili yeterli kimlik bilgilerinin olmaması nedeniyle gerekli inceleme yapılamamıştır.”
Yani kadın şikâyete gitmiş ama gittiği merci onun kimlik bilgilerini bile almamış. Düşünüyor insan, acaba ne yapmışlar, kadının sırtını sıvazlayıp göndermekten başka…
Ve bence Kavaf’ın özrü, kabahatinden büyük!
Ama ben en çok Özlem Şahin adlı kadınla ilgili soruya verilen yanıta takıldım.
Polise başvurmasına rağmen yine önlem alınmamış ve Özlem Şahin adlı kadın öldürülmüş.
Peki Özlem Şahin neden korunamamış?
Kavaf’ın yanıtı dehşete düşürüyor:
“Kurumumuz kayıtlarının tetkiki sonucunda Özlem Şahin isminde çok fazla kaydın olması nedeniyle gerekli araştırma yapılamamıştır…”
Mesela şöyle bir konuşma yaşanmış mıdır bu tetkiki yapanlar arasında…
- Yahu Özlem Şahin de ne çok varmış memlekette…
- Hakikatten ya! Şimdi nereden bulacağız şikâyetçi olan hangisi…
- Yaz kızım, “Özlem Şahin adı çok olduğundan araştırılmamasına…”
Ben bütün bunları duyduktan sonra kendi kendime şöyle düşündüm:
Anneler ve babalar. Sakın ola kızınıza, Zeynep, Özlem, Ayşe gibi çok bilinen isimler koymayın.
Yok dayanamadınız, koydunuz. O zaman, onların büyüdüklerinde, Yılmaz, Aydın, Şahin, Kaya vs. gibi çok bulunabilecek soyadı olan kocalarla evlenmelerine zinhar izin vermeyin.
Bu haberleri okuduktan sonra Sema Aliye Kavaf isminden başka biri var mı diye internette küçük bir arama yaptım; çıkmadı.
Yani bu duruma göre, Sema Aliye Kavaf şikâyetçi olsaydı, bu adı taşıyan çok kişi olmadığı için yalnızca “bakılmakla” kalmayacak, araştırma yapılacaktı.
(Hoş kendisi bakan olduğu için zaten öyle bir şikâyet yapacağını düşünmüyoruz. Bu sadece farazi bir örnek.)
Ama adınız Özlem Şahin’se, ‘öldürüleceğim’ diye bas bas bağırsanız bile, Türkiye’de yüzlerce aynı ismi (belki aynı kaderi) taşıyan kadın olduğu için araştırma yapmaya gerek görülmeyecekti!
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun…
08 Mart 2010 Yasemin Saraç
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Kadını kurtaracak gizli bir formül mü var?
Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü… Farklı farklı kadın kuruluşları dünden beri çeşitli etkinlikler düzenliyorlar dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanında. Dün mesela Konya’da bir grup kadın, ‘şiddet’ araç gereçlerini -ütü, çaydanlık, vs-, önüne dizmiş, şiddeti protesto ediyordu. Bir de temsili tabut vardı; üstüne gelinlik örtülmüş. O da töre cinayetlerine kurban giden isimsiz ve de fotoğrafsız kızları temsilen ortalarında duruyordu.
Çanakkale’de başka bir gösteri vardı. Eğitim- Sen Çanakkale Şubesi Kadın Sekreteri Sevim Kırcı, “Bozulan aile ekonomisi ya da işten atılmalar nedeniyle işsiz kalan erkek, öfkesini kadına yöneltmektedir. İşsizlik ve yoksulluk, kadınları fuhuş sektörünün hedef kitlesi haline getirmektedir” diye haykırıyordu.
Dün İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası da bir rapor açıkladı; “Kadınım, İşsizim, Mutsuzum” adını taşıyan. Rapora göre ülkedeki işsizlerin üçte biri kadın… Kadın ve erkekler arasındaki ücret farklılıkları ise yüzde 27′lere ulaşmış. Yani eşit işi yapan bir erkek ve bir kadın varsa; erkek, sadece ‘cinsiyeti’ nedeniyle kadından yüzde 27 daha fazla ücret alıyor.
Devletteki hesap çarşıya uyacak mı?
Dünkü Akşam’ın manşetini okuyup bütün bunları bir araya getirince bu yazıyı yazmaya karar verdim. “Asiye’yi devlet kurtaracak” başlıklı habere göre Başbakanlık bir genelev projesi hazırlamış. Özel bir heyet, 3 bin hayat kadınıyla yüz yüze görüşecek, “Beni kurtarın” diyene de iş bulup topluma kazandıracakmış. Çok güzel bir girişim… Kimse ‘kötü’ diyemez…. Ancak acaba ‘devletteki’ hesap, çarşıya uyacak mı? Neden mi bu soruyu soruyorum?
Hangi iş kollarında çalıştıracak?
Çünkü zaten işsizler ordusunun üçte biri kadın… Üstelik onların içinde üniversite, hatta iki üniversite mezunları da var. Ve “Kadınlar Günü” konuşmasında bir kadın; “İşsizlik ve yoksulluk, kadınları fuhuş sektörünün hedef kitlesi haline getirmektedir” diyor. Ezcümle, kadınlar işsizlik yüzünden fuhuş sektörünün tehdidi altında… Devlet ise genelevden kurtulmak isteyen kadınlara iş bulmayı taahhüt ediyor. Peki bu kadınlara ne iş bulacak? Hepsinin eline bir örgü şişi verip kazak mı ördürecek? Ya da tekstil atölyesine mi verecek bu kadınları? Hoş onu yaptırsa bile, talep olmadıktan sonra, yapılanlar satılmadıktan sonra neye yarar bu iyi girişim…
Bundan sonraki aşama olarak, genelevden kurtarılan bu kadınların hangi iş kollarında çalıştırılacaklarının açıklanması gerekiyor. İnsanlara boşuna bir umut vermeden önce, altyapıyı hazırlamak gerekiyor.
Bu yazıyla amacım kadınların moralini bozmak değil, sadece bir gerçeğin altını çizmekti. Her şeye rağmen “gününüz” kutlu ve aydın olsun:)
Kadınlar Günü için alternatif yazı:)
Bugün sabaha karşı 82. Oscar ödüllerinin sahipleri açıklandı. Ben bu yazıyı yazarken ödül alanları bilmiyordum. Ama önceki gün Oscarlarla ilgili bir haber gelmişti yazı işlerine. Haber ve haberin ardından gelen tartışmalar çok hoşuma gitti. Onu paylaşmak istedim.
Haber şuydu. “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü alanların yaş ortalaması 44. “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nde ise bu ortalama 36.
Bir iyimser bir kötümser yorum geldi kadınlardan.
Önce kötümser yorum: Her yerde olduğu gibi burada da genç ve güzel kadınlar ‘ödül alıyor’ Yaşlılar ise ödüle layık görülmüyor.’
İyimser yorum: Kadınlar daha genç yaşlarda iyi performans sergileyip ödülü alabiliyor. Erkeklerin o performansa ulaşması içinse çoook zaman gerekiyor:)
Tabii erkekler de yorum yapmadan edemedi: “Erkekler şarap gibi” diye.
Ama şu da bir gerçek ki, erkekler ‘yaşlandığında’ bile genç sevgili yapabiliyor. Şarap misali ya… Olgunu makbul sayılıyor. Arkasından ise “Helal olsun adama” deniliyor. Kadınlarda ise durum tam tersi. Yaşlı bir kadın genç sevgili yaptığında arkasından dalga geçiliyor.
Ve bu kural Hollywood’da da, Oscar’da da aynen böyle işliyor…
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Aşkın lisanı da engeli de yok!
25 Şubat 2010 Yeliz Aras
Kategori: Ana Haber, Yaşam
”Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?” Bir film, bu kilit cümleyle vuruyor önce sakin sakin. Düşündürüyor zaman ilerledikçe… Cevaplar içinizde öyle bir geziniyor ki… Bu ilk darbeymiş oysa, film devam ettikçe ne darbeler inecek sol yana doğru… İlk dakikalar klasik bir aşk filminin içinde sanıyorsun, ama gizliden gizliye sızılar başlıyor. Filmin adı “Başka Dilde Aşk” Kütüphanede çalışan işitme engelli biriyle, çağrı merkezinde sürekli konuşan engelsiz bir kızın hislerine ‘engel’ olamayınca yaşadıkları hikâyeyi anlatıyor. Nasıl farklı değil mi? İşte bu takılıp düşündüğümüz ‘fark’ın aslında fark olmadığını farkettiriyor! Naif ve sadece kendi hikâyesini anlatan bir film…
Beyazperde içinizdeki perdeleri de her sahnede aralıyor, gün ışığından habersiz duyguları kabartıyor, coşturuyor… Duygu sömürüsü yapmadan, farkındalık yaratan başka dilde bir film. ‘Aşk’a hakkı teslim ediliyor. Mantığın, kuralların boğduğu ‘engellere’ saplantılı kalan aşklara da bir darbe iniyor. Öyle güzel işleniyor ki aşk, ilmek ilmek… Görünenlere ya da ‘duyulmayan’ engellere galip gelişi ’sessiz’ alkışlarla kutlanıyor.
Aşkı, şartlardan ya da bedensel özelliklerden dolayı ‘çıkmaz sokak’ görenlere, üzerinde rengarenk balonların uçuştuğu, karanlığın uğramadığı koca bir cadde olduğu anlatılıyor. Engellerin görünen özelliklerde değil de, görünmeyen düşüncelerde olduğu hissettiriliyor. Kimi zaman hafif hafif dokunarak, kimi zaman da sakinliğin ortasında birden yüzünüze çarparak etkisini gösteriyor.
‘Aşk’ kendi dilini öğretiyor. Asıl engellerin kalıplaşmış, ağırlaşmış, ön yargıların yüklerinden kurtulmayan düşüncelerde olduğunu ve onlar ağır basınca mazeretlerle birlikte en güzel duygu ‘aşka’ da set çekildiğini, ama filmdeki gibi o setlerin yürekli bir kürek darbesiyle bertaraf edildiğini anlatıyor.
Neresinden bakılırsa bakılsın, konu itibariyle özenerek işlenmiş bir film… İzlemek, hissetmek, sindirmek gerek. Hele öyle bir sahnesi var ki gözler nemiyle buluşuyor. Ayrılık sonrası eşyalarını toplamaya giden kızın, kapının arkasına gizlenip, o anda evde olan işitme engelli sevgilisinin masanın başında kendisinden kalan hatıralara bakarak, sevdiği kızın geldiğini bilmeden, onun hıçkırıklarını duymadan, kendince ağlaması… Bir metre arayla ağlayışları ve gözyaşlarının erkek için sessiz, ama kız için çığlık çığlığa akış sahnesi… Aşkın acı halinin ekrana yansıması ve içimize öylece sus pus oturması… Sevdiği kızın ağladığını duymadan, aynı anda, aynı şeyi hissetmesi… Bir nevi aşkın telepatisi… Türk film tarihine geçecek kült bir sahne.
“Peki hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz?” Sadece bakışlarla, gönül gözüyle, vücut sözüyle. Evet anlaşabiliriz. İçindeki sesler, alfabeye dönüşebilir, hiç ses çıkarmadan. Ya da bazen cümleler bakışlara uğrayabilir ses vere vere gümbür gümbür. Bakışlardır ya hayatı anlatan, ne cümleler vardır sadece gözlerle kurulan. Bazı filmler de vardır “Başka Dilde Aşk” gibi yazdıran, engellere boğduğumuz sisleri aralayan…
CIMBIZ: Film şu anda vizyonda olmayabilir, ama bu filmi ıskalamayın,DVD’sini bekleyin de hayatınıza duygu ekleyin… Aslolan vazgeçmemektir, duysan da duymasan da, görsen de görmesen de… İçinizdeki duygular pusula olur hayata da aşka da…
Sevgiler,
Yeliz Aras
arasyeliz@gmail.com
Sevgilinizden ‘zoraki romantik’ yaratmayın, yoksa….
14 Şubat 2010 Yasemin Saraç
Kategori: Yaşam
Yoksa 15 Şubat’a yalnız girersiniz:)
Eski Roma İmparatorluğu günlerinden beri kutlanıyor “Sevgililer Günü”… Tarihçesini her yıl bu konuda yapılan yayınlardan az çok herkes bildiği için burada tekrar anlatmaya gerek yok… Ama bugün yine büyük ihtimalle sevgililer sevdiklerine gazetelerde yalnız karşı tarafın anlayabileceği “komik” mesajlar iletecekler… Elinde kalp taşıyan peluş ayıcıklar alacak fazla parası olmayanlar… Belki tek bir kırmızı gül… Ya da kalp şeklinde çikolata… Parası olan ise sevgisini daha ağır şeylerle, mesela “tektaşlarla” gösterecek aşkına…
Ama şu bir gerçek ki, “Seni Seviyorum” cümlesini söylemeyi basitlik sayanlar daha çok yüklenecek maddi göstergelere… Ve bu güzel sözcükleri duymamayı kanıksamış kulakların sahipleri de, hiç değilse sevdiğini bir gün de olsa göstersin diyerek daha çok şey bekleyecek ’sevdiğinden’….
Mesajlarım var, anlayana…
Ben özel günlere -biraz fazla- önem veren bir insanım. Hatta bu özelliğimle bazılarını çileden çıkardığım da olmuştur. Doğum günleri ve evlilik yıldönümleri özellikle… Arkadaşlarımın evlilik yıldönümlerini bile hatırlayıp kutlamayı severim. Ama “Sevgililer Günü” nedense bende aynı etkiyi yapmıyor. 14 Şubat’larda sevgiden anlayan, sevgiye değer veren arkadaşlarıma günlerini kutlayan küçük mesajlar atıyorum… Ya da minicik simgesel hediyeler vermeyi seviyorum. Anlayan anlıyor… Anlamayan bir daha benden mesaj almıyor… Ama sevgililerin bu güne bazen ederinden fazla değer verdiğini düşünüyorum… Yani Sevgililer Günü için çok özel şeyler bekleyip hayal kırıklığına uğrayan insanları gördükçe üzülüyorum…
Sınav gününe psikolog uyarısı
Sevgililer Günü nedeniyle birçok basın bülteni geliyor gün içinde… Genelde hediye seçenekleri üzerine… Ama geçen gün bir psikologdan değişik bir basın bülteni geldi. Klinik Psikolog Sinem Demir’in yorumları vardı bu günle ilgili… En ilgimi çeken “Sevgililer Günü’nde sevgilinizi zoraki romantik yapmayın! Evlilik kararının en çok alındığı gün olan Sevgililer Günü, ayrılık kararlarının da en çok alındığı gün” uyarısı oldu… Ben de çevremde bu özel gün için çok romantik beklentiler içine giren arkadaşlarımı düşündüm. Sonrasında anlattıkları hayal kırıklıklarını… Psikolog Demir’in söyledikleri de neden oldu aslında bunları düşünmeme…
Elektrik kesikti, çalışamadım!
Çünkü bu günlerde -daha çok kadınlar- kişiler, karşısındaki kişinin doğru insan olup olmadığını daha fazla düşünüyormuş. Daha bir teste tabii tutuyormuş sevdiceğini… “Acaba bu kişi, hayatımdaki doğru kişi mi? Bakalım bana beklediğim sürprizleri hazırlayacak mı?”
Sınavdan habersiz garipler sorulara hazırlanmamış olunca… Romantik sürprizi bırakın kutlamıyor bile Sevgililer Günü’nü ve sınavdan çakıyor.
“Bak, hayatımdaki doğru kişi olsaydı, ne bekleyeceğimi bilir, ona göre hazırlanırdı” diyor baş kahraman… Ve ayrılık çanları çalıveriyor. Ha, sınavı geçen çıkmıyor mu? Çıkıyor herhalde ki, Sevgililer Günü evlilik kararlarının da en çok alındığı günlerin başında geliyor… Sınavı geçemeyenlerin durumunda ayrılık için çalan çanlar, bazıları için evlilik müjdesi verebiliyor.
Sevgililer Günü’ne de….
Bir de bu günleri tamamen anlamsız bulanlar, umursamayanlar, hatta böyle günleri icat edenlere küfredenler var ki, bu da bir seçenek… Ve bu durumdaki kişilere de saygı duyuyorum. Onların kendileri gibi âşıklar bulup kimseyi üzmemesini diliyorum:)
Sevgiyle kalın
Yasemin Saraç
ysarach@gmail.com
Tuluyha Uğurlu’dan sevgililer günü konseri
06 Şubat 2010 admin
Kategori: Kültür Sanat
Piyanist Tuluyhan Uğurlu’nun 14 Şubat Pazar günü Notre Dame de Sion Kültür Merkezi’nde vereceği Sevgililer Günü konserleri bugüne özel etkinliklerinden hayli farklı. Müzik ve görüntülerle aşkın ve sevginin her halinin anlatıldığı bu duygusal konserlerin öncesinde konuklara Kahve Dünyası tarafından kahve, lokum, kurabiye ve çikolata ikram edilecek.

İkramlar tümüyle sevgiyi anlatacak sürprizlerle dolu. Bu özel etkinlik herkesin rahatlıkla katılabilmesi için saat 15.00 ve 18.00′da iki kez tekrarlanacak. Konserlerde Tuluyhan Uğurlu’nun piyanosuna bazen bir keman, bazen yanık bir kaval sesi eşlik edecek.
Uğurlu konserlerde beş kişilik kendi müzik topluluğu ile birlikte sahneye çıkacak.
Tuluyhan Uğurlu bugüne özel besteleriyle ruhunuzu farklı boyutlara doğru sürükleyip, sizi zirvelerde gezdirirken, Kahve Dünyası tutkuyu anlatan çikolataları,lokumları ve kahveleriyle bu güzelliği tamamlıyor. Piyanoya zaman zaman bir keman, bazen yanık bir kaval sesi eşlik ediyor… Saraylarda, çöllerde, gökyüzünde sonsuzluk içinde sevgiyi arıyorsunuz. Ve belki de hayatın gerçek anlamını keşfediyorsunuz…
14 Şubat Pazar günü Sevgililer Günü, ister yanınızda sevgiliniz, ya da bir arkadaşınız, çocuğunuz, ya da anneniz, ya da yalnız…
Kadın kadına, belki erkek erkeğe maç izlediğiniz arkadaşlarınızla…
Sizleri insanın sevgi üzerine yaptıklarını ve yapabileceklerini birlikte yaşayacağınız bir etkinliğe bekliyoruz.
TULUYHAN UĞURLU AŞKI VE SEVGİYİ ANLATIYOR
14 Şubat 2010 Pazar
Birinci seans: Saat 15.00 - İkinci Seans: Saat 18.00
Notre Dame de Sion Fransız Lisesi Kültür Merkezi
(İstanbul Radyosu ve Harbiye Orduevi karşısı)Biletler: Biletix 0216 556 98 00
Ölmeden önce küle dönenler
Kadın cama yaslamış başını, pencerede adamın yolunu gözüyordu yine… Gelmeyeceğini bile bile. Bakışları uzaklarda bir yere dalıp gitmişti çoktan, ince ince akan bir piyano sesine bırakmıştı kendini. Yağmurun ıslattığı caddede yürüyen insanları, akan trafiği görmüyordu aslında o. Acısına teslim olmuştu zaten artık. Geride kalan hüznüyle avunmayı da öğrenmişti… Çünkü adam ondan gideli çok olmuştu…
Yalnızlığın matemi
Nasıl da özlüyordu… Yıllardır paylaştıkları bu evin her köşesine sinmişti sanki aşkı; her köşesinden damıtılmış, her yanını sarmıştı. Görünmez zincirlerle demir atmıştı adamın karanlığına, kıpırdayamıyordu. O karanlıktan bir ses “Bir gün gelecek” diyordu her gün fısıldayarak kulağına: “Bırakamaz ki seni”… Ve onu, bu sararıp solmuş umudu ayakta tutuyordu. Oysa yanılıyordu ve bunu biliyordu.
Biraz önce taradı saçlarını, adamın o çok sevdiği kokuya büründü sonra. Sabırla aktı zaman, öyle yavaş. Hava siyaha boyandıkça o da yaşlanıyordu. Bir ak daha düştü sevdasına ve o gece de yalnızlığı karşıladı matemini.
İçinden bir kuş geçti
Bu sırada adam da uzaktan bakıyordu kadına. Kadın usul usul ağladıkça, o yağmura sarılıyordu. Nasıl ezikti yüreği. Göz göze gelmeye cesareti yoktu artık, onunla konuşmaya, vedalaşmaya… Tek yapabildiği kaçmaktı ve kaçtı…
Hızlı adımlarla uzaklaştı caddede, kadın onu görmemişti. Karanlığındaki ses ikna edemeyince onu, hırçınlaşmıştı: “Sen kötüsün, korkaksın” diye haykırıyordu… Öylesine hızlı yürüyordu ki kendinden kaçarken, tökezleyip yere yuvarlandı adam. Canı öyle yandı ki, kalbi kanadı.
O sırada evde kadının içine bir sızı düştü. Derin ve uzun nefeslere bırakırken kendini, içinden kara bir kuş geçti… Kalbi deli gibi atmaya başlamıştı, engel olamıyordu.
Adam ise doğrulup oturdu sokakta, avuç içlerinde açılan yaralara baktı. Kadının intikamını almak istiyordu kendinden. İçindeki ses de durmadı. Kendi canını acıttıkça birkaç kez de karanlığı öldürmüştü adamı. Adam suçlu hissediyordu kendini sadece, kadını sevmiyordu artık ama aralarındaki bu bağa da engel olamıyordu. Karanlığı kadını bırakmıyordu…
Doğrulup kalktı, sırılsıklamdı ve her yanı çamur. Yürüdü, yürüdü… Çok uzakta değil, birkaç sokak ötede başka bir kapıya sığındı…
Öteki kadın
Kadın kapıyı açtığında karşısındaki adam bayılmak üzereydi. Ne yapacağını şaşırdı. İlişkileri yeni sayılırdı ama adamı bir an olsun aklından çıkaramıyordu. Her gün buluşuyorlardı. Adamla yeniden hayata tutunmuştu; buna inanıyordu. Üç ay geçmemişti ki adam onunla evlenmek istemişti. “Gidelim diyordu buralardan”… Kadın kabul etmişti. Bir iki ay içinde gideceklerdi de. Adam her şeyi ayarlıyordu ve o herkesi geride bırakmaya razıydı… O gün gelsin diye bekliyordu.
Adamı içeri aldı. Avuçlarından akan kanı gördü. Adamı yıkadı, yaralarını sardı. Hiç konuşmuyorlardı. Sonra adam günlerce uyudu, kadın başucundan ayrılamadı… Ve uyandığında kâbusu oldu adam… Her şeyi tek tek anlattı…
Hayatında zaten 20 yıldır bir kadın vardı. Evlikten daha güçlü bir bağla bağlanmışlardı yıllarca. Adam aylardır kadını görmüyor, onu ve izlerini silmeye çalışıyordu hayatından ama yapamıyordu, bir yarısı kadını terk edemiyordu…
Başkasının matemi
Kadın yıkılıverdi, sonsuz bir acı duydu adam konuşurken. Başka birinin matemiydi ama bu… Onu alıp zindana koymuştu birden… Küçücük, karanlık odada hapis bir mahkûmdu artık. Adamı kaybetmeye dayanacak gücü yoktu çünkü. Her şeye razı oldu. Sesi, soluğu çıkmıyordu.
Adam haftalarca savaşırken kendiyle, kadın eridi gitti… Aylarca böyle sürdü… Ve kadın adamın kalamayacağını da, gidemeyeceğini de anladı. Arada parça parça dökülüyordu adam ve külleri ölmeden rüzgâra karışıyordu.
Sonra, bir gece yarısı adamı denizin kenarına götürdü. Saklanıp, gözlerden uzak seviştikleri bu uçurumun kıyısında otururlarken şimdi, uzun saçları uçuşuyordu. Adamın ona dokunmasına ilk kez izin verdiği bu kıyı, şimdi ondan ebediyen ayrılacağı yer olacaktı. Kadın dayanamıyordu artık adamı böyle paylaşmaya; “Bir kadının ruhu diyordu bırakamadığı, bedeni değil”. Adamdan gitmeye karar vermişti. Sıyrılıp kollarından, kendini uçurumdan aşağı bırakıverdi…
O aşağı düşerken adam gözlerinde donup kalmıştı. Tutamadı onu… Dehşetle bakıyordu, kadın düşüyordu. Çok geçmedi, kadının arkasından o da atladı. Kurtulmaları imkânsızdı…
Adamı yaşatabilirdi…
Ve az ötede tüm yaşananlara şahit olan biri vardı… Kadın kendini atınca şaşırmış, dehşete kapılmış ama adamı durdurmak için koşmamıştı. Oysa belki de yapabilirdi… Adam uçurumun kıyısından boşluğa bırakırken sırtüstü kendini, geride duran kadını görmüştü bir an… Ama gözlerini kapatıp, ölüme teslim oluvermişti.
Ölüme çağırdı…
Bir saat önce, pencerede adamı beklerken telefonu çalmıştı kadının. Bir kadın deli gibi ağlıyordu… Kim olduğunu, adamı, yaşadıklarını anlattı. Uçuruma çağırdı… Hiç tereddüt etmeden gitmeye karar verdi kadın. Onları uçurumun kıyısında bulduğunda, az uzakta, arkalarında kalakalmıştı… Kadın atlarken görmedi onu ama adam sanki orada olduğunu biliyordu. Arkasını dönüp bırakırken kendini boşluğa sadece bir an kadını görmüştü. İki damla gözyaşı buldu kadın adamın vedasında…
Sonra kımıldayabildiğinde uçurumun kıyısına ilerledi. Aşağı baktı; kadından da, adamdan da iz yoktu… Denizin sesi onu da çekti ama yapamadı, atlayamadı. Çünkü adamın o karanlık sesi artık susmuştu.
YAZIYA NEDEN OLAN OLAY: İstanbul’da Aralık 2009′da yaşandı. Reklam ajansı sahibi adam ile rock şarkıcısı kadın Boğaziçi Köprüsü’nden ele ele atlamışlardı. Yakınları yaşanan acı olaya neyin neden olduğunu hiç anlayamadı. Ama adamın kadınla birlikte değil, kadının arkasından atladığını iddia ettiler. Sonra anlaşıldı ki, adamın 20 yılı aşkın bir süre birlikte yaşadığı başka bir kadın vardı hayatında… Kadın, adamın başka bir kadınla ölümü seçtiğini öğrenince, “Keşke söyleseydi; mutlu olacaksa ondan ayrılmaya razıydım” dedi. Kadın pembe eşarpla katıldığı adamın cenazesinde hiç durmadan ağladı…
Evlilik öncesi stresi yenin
Evlilik hazırlıklarınızı keyifle yapmak varken stresle dolup taşmamak için uzman önerilerine mutlaka göz atın.Evlilik kararını almak ne kadar keyifli olsa da; kadın veya erkek herkesin gözünü biraz korkutur. Neden mi? Yanıtı apaçık ortada aslında… Evlilik öncesi hazırlıklar, düğün telaşı, ailelerle ilişki seviyesinin artması, vs derken ortaya çıkan yüklü stres… Önerimiz; aslında keyfini çıkararak yaşamanız gereken bugünlerin kabusa dönüşmesini engellemek için bazı konularda dikkatli davranmak ve stresi yönetebilmek!
Evlilik kararını aldıktan sonra neler değişiyor?
Evlilik; eğitimleri, öğrenimleri, kültürleri, örf ve adetleri farklı ailelerde yetişmiş, geçmiş hayat deneyimleri, zevk ve hoşlanımları farklı olan iki kişinin hayatlarının geri kalan bölümünü birlikte yaşamaya karar vermesidir. Böylece iki kişi birlikte bir aile kurarken birbirlerinin ailesini de kabul eder ve hatta iki aileyi birleştirir, buluşturur.
Anadolu Sağlık Merkezi’nden Klinik Psikolog Sevil Usanmaz, evlilikte yetişkin iki insanın hem birbirlerinin ruhsal, psikolojik, sosyal ve fiziksel gereksinimlerini karşılamalarının, hem de ekonomik bir denge kurmalarının beklendiğini söylüyor. Hiç şüphesiz sadece bununla kalmayıp arkadaş, iş çevresi ve dostları paylaşmak, çocuk yetiştirmek gibi bir çok konuda uzlaşmak durumunda kalacaklardır.
Evlilik, tarihsel süreç içinde bakıldığında 4000 yıllık bir toplumsal kurumdur. İnsanların toplumsal hayata geçişleri ile başlayan, insanın oluşturduğu bir kültür kurumudur. Evliliğe hazırlık aşamaları soyal ve kültürel nedenlerle farklılıklar gösterir. Ancak bütün farklılıklara rağmen yaşanan stres ve sorunların benzer olduğu görülüyor.
Bir kişi evliliğe hazır olup olmadığını nasıl anlayabilir?
Evlilik için gerçekten hazır mısınız ? Evlilik için yeterli fiziksel, zihinsel, sosyal olgunluğa, yetişkinlik yaşına ulaşmış olmak gerekiyor. Dünya sağlık örgütü WHO yetişkinliğe geçiş yaşını 25 olarak kabul ediyor. Kişiliğin olgunlaşması ve evlilikle ilgili sorumlulukların üstlenilmesi için ergenlik döneminin son bulması, hayata bakışın, beklentilerin neler olduğu ve tercihler konusunda fikirlerimizin netlik kazanması gerekiyor.
Evlilik öncesi strese neden olan konular
Evlilik kararı ve evlenme zamanına kadar geçecek olan süre ve yapılacak hazırlıklar strese sebep olur. Klinik Psikolog Sevil Usanmaz, “Her yeni durum ve karşılaşacağımız sorunlar ve uyaranlar stres nedenidir ve bir tepkiyle yanıtlanır” diyor. Stres karşısında göstereceğimiz tepki aslında değişime uyum sağlamaya yöneliktir. Hazırlıklar esnasında stresle baş etme yöntemlerini kullanabilirsek sorunların üstesinden daha kolay gelebiliriz.
Evlilik öncesi stresle nasıl mücadele edilir?
Klinik Psikolog Sevil Usanmaz evlilik öncesi stresle baş etmenin yöntemlerini üçe ayırarak anlatıyor.
Zihinsel mücadele yöntemleri
•Mükemmeliyetçi düşünce biçiminden -ya hep ya hiç –vazgeçmek
•Genellemelerden - ona olan bana da olur - vazgeçmek
•Olumluya odaklanmak, olumsuzdan vazgeçmek
•Hemen sonuca varmaktan - küçük olaylardan büyük sonuçlara varmaktan vazgeçmek
Davranışsal mücadele yöntemleri
•Yapılacak işle ilgili önceden plan yapmak, işi ve zamanı programlamak
•Sorunu çözmek için bilgimizin yeterli olup olmadığını gözden geçirmek
•İşin bitirilmesi ile ilgili yardım istemek, dost yardımı veya profesyonel yardım almak
•Stresi artıran durumdan kaçınmak ya da stres yaratan kişi ile konuşmak
•Ulaşım için trafiğin yoğun olmadığı saatleri seçmek
•Dinlenmeye özen göstermek
•Gevşeme egzersizleri yapmak
•İletişimi artırmak, önce karşımızdakinin söylediğini iyi dinlemek
Duygusal yöntemler
•Kendine ve insanlara güvenmek
•Ne istediğinden emin olmak, sık sık fikir değiştirmemek
•Beklentileri gözden geçirmek, mümkün olamayanlardan vazgeçmek
•Haklı mı? Mutlu mu? olmak istediğimize karar vermek
•Ev hazırlığı, düğün hazırlığı, nikah, davetiye, gelinlik vb konuları son hafta ya da son günlere bırakmamak
•Düğün günü bazen küçük ayrıntılar büyük streslere neden olabilir, bunları önceden gözden geçirmek
•Balayı ya da ilk gece ile ilgili bilgi almak
Unutmayın; aileler ve evlenecek çiftler birbirlerine sevgi, anlayış ve hoşgörü ile yaklaşır ve birbirlerini dikkatli ve iyi dinlerlerse olumsuz yaşantılar ve yükler olmaz…
Rüyalar hakkında 15 gerçek
Uyurken beynimizde oluşan imgeler hep ilgi çekmiş, bilimsel veya bilim dışı pek çok olguyla ilişkilendirilmiştir. İşte meraklısı için rüyalar hakkında 15 bilimsel gerçek.
İSTANBUL - Uyurken gördüğümüz düşler hakkında çok şey yazılır, çizilir. Bunların çoğu da genellikle bilimsel verilere dayanmaz. İşte rüyalarımız hakkında 15 bilimsel gerçek:
Rüyalarımızın yüzde 90′ını unuturuz
Uyandıktan 5 dakika sonra rüyamızın yarısını unuturuz, 10 dakika sonra ise yüzde 90′ını.
Körler de rüya görür
Doğduktan sonra görme yeteneğini yitirenler rüyalarında görsel imgeler görebilir. Doğuştan görme engelli olanlarsa resim göremez; ancak aynı seviyede koku, ses, dokunma ve duyguları hisseder.
Herkes rüya görür
Aşırı psikolojik sorunları olan insanlar dışında herkes rüya görür. Eğer rüya görmediğinizi düşünüyorsanız, aslında rüyalarınızı unutuyorsunuzdur.
Rüyalarda sadece bildiğimiz yüzleri görürüz
Zihnimiz yüzler yaratmaz. Rüyada gördüğümüz yüzler hayatımızda karşılaştığımız ama hatırlamadığımız ya da kime ait olduğunu bilmediğimiz yüzlerdir. Hepimiz hayatımız boyunca binlerce yüz gördüğümüz için, rüyalarımızda da limitsiz yüz görme yeteneğine sahibiz.
Herkes renkli rüyalar görmez
Gözleri gören insanların yüzde 12’si rüyalarını siyah-beyaz görür, geri kalanlarsa renkli. 1915 ile 1950 yılları arasında yapılan araştırmalara göre rüyaların büyük çoğunluğu siyah-beyaz görülüyordu. Ancak sonuçlar 1960′lı yıllardan itibaren değişmeye başladı. Günümüzde 25 yaşın altındaki insanların sadece yüzde 4.4′ü rüyalarını siyah beyaz görüyor. Son araştırmalar bu değişikliğin nedenini siyah-beyaz film ve televizyondan renkli görüntüye geçmemize bağlıyor.
Rüyalar simgeseldir
Belirli bir nesne veya olay içeren rüya, genellikle doğrudan o nesne veya olayla ilgili değildir. Rüyalar simgesel bir dille konuşur. Rüyalarınız hangi imgeyi görürse büyük ihtimalle o imgeyi temsil etmiyordur.
Duygular
Rüyalarda en çok hissedilen duygu endişedir. Negatif duygular pozitif duygulardan daha sık görülür.
Her gece dört ila yedi rüya görürüz
Ortalama olarak her gece bir iki saat arası süreyle rüya görürüz.
Hayvanlar da rüya görür
Bir çok hayvan üzerinde yapılan araştırmalar, hayvanların da insanlar gibi uykularında rüya gördüklerini ortaya koymuştur. Bir köpeği uyurken izlerseniz, birini takip eder gibi ayaklarını veya patilerini oynattığını görebilirsiniz.
REM (Derin uyku fazı)
Hızlı Göz Hareketi (REM) uykunun standart bir evresidir ve bu evrede gözler hızlı hareket eder. REM uykusu ergen insanlarda tüm uykunun yüzde 20-25′ini kapsar, bu da bir gecelik uykunun 90-120 dakikasına eşittir. REM uykusu sırasında rüyada hareket edilse de vücut hareket edemez, yani vücut geçici ‘uyku felci’ haline geçer.
Rüyanın gerçek hayatla birleşmesi
Zihnimiz, bedenimizin o sırada gerçekten duyduğu ya da hissettiği şeyleri rüyalarımızla birleştirebilir. Örneğin rüyamızda kendimizi bir konserde müzik dinlerken görüyoruzdur, ancak o sırada radyoda bir müzik çalıyor olabilir.
Erkek ve kadınlar farklı rüyalar görür
Erkekler, erkekler hakkında daha fazla rüya görür. Bir erkeğin rüyalarında gördüğü karakterlerin yüzde 70′i erkektir. Kadında bu oranlar eşittir. Öte ayndan erkekler kadınlara nazaran rüyalarında daha agresif duygular hisseder.
Geleceği gösteren rüyalar
Yapılan araştırmalar insanların yüzde 18 ila yüzde 38′nin rüyalarında ‘geleceğe ilişkin’ verilr taşıyan imgeler gördüğünü, yüzde 70′ininse ‘déjà vu’ yaşadığını gösteriyor. Rüyalarda geleceğin görülebileceğine inanan insanların oranıysa araştırmaya bağlı olarak yüzde 63 ile yüzde 98 arasında değişiyor.
Horluyorsanız rüya göremezsiniz
Bilimsel olarak kanıtlanamasa da, yapılan araştırmalarda horlayan insanların daha az sayıda, daha kısa ve genellikle unutulan rüyalar gördüğü sonucuna varmış.
Rüyanızda orgazm olabilirsiniz
Rüyanızda cinsel ilişkiye girebilir, ayrıca gerçeği kadar güçlü bir orgazm yaşayabilirsiniz. Hatta gerçeğinden bile daha şiddetli olabilecek bu orgazm esnasında boşalma bile gerçekleşmeyebilir.
Ntvmsnbc
Erkekler kadınlardan daha mı üstün?
19 Ocak 2010 Handan Güner
Kategori: Ana Haber, Yaşam
Dünyanın birçok yerinde adalet bu. Erkeklerin kadınlara yönelik olarak işledikleri suçlar pek öyle suçtan sayılmıyor. Her zaman mazur görülmeleri, affedilmeleri için sebepler bulunuyor.
Sevdikleri için kıskanıyorlar mesela.
Kadınlardan sevdikleri için görmezden gelmeleri ve tahammül etmeleri beklenirken, namuslarını korumaları gerekiyor; kadınlar onların namusları ve delikanlılık kesinlikle erkeklerin harcı olmadığı için bu türden işleri daha az ceza alan yaşı küçük hemcinslerine yaptırıyorlar ve fahişelik yapan kadınların neredeyse tamamı ilk olarak ailelerinden erkekler tarafından satılmışlar.
Ama fuhuştan nasıl vaz geçebiliriz ki çünkü biliyorsunuz erkeklerin nefsi tavşan gibidir. hemen uyanıverir.
O zaman ne yapacakları belil olmaz, ellerinde değil; öyle yani.
Dünya’nın adaleti erkeğin nefsini kimin uyandırdığının hesabını soruyor. Dünyanın adaleti kadınların haklarını değil, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkını koruduğu için de eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olamıyor…
Bir de tabii biliyorsunuz, hepimiz erkeklere bakmak zorundayız. Onlar, makina yağından kararmış ellerini bulaşığa bulaştıramazlar, önemli meselelerle meşgul kafalarını akşam ne yeneceğine yoramazlar.
En kafasız olanlarının bile kafalarını yoracakları şeyler vardır. Örneğin kadınlar tarla sürerken, onların kahvede memleket meselelerini konuşmaları gerekir. Oysa bu memleketin ve dünyanın bütün memleketlerinin en önemli meselelerinden biri erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği.
Erkeklerle kadınlar arasındaki savaş; günlük gazetelerin magazin eklerinin, evlilik öğütleri veren köşelerinde anlattığı gibi eğlenceli bir oyun değil, kanlı bir mücadele aslında. Nitekim, dünya üzerinde aileiçi şiddet yüzünden ölen kadın sayısı. Çeşitli ulus devletler ve halklar arasındaki savaşlarda ölen insan sayısına eşit.
Eğitim, eğitim, eğitim… ve çağdaş düşünce…
Hani şu başbakanin ahlaksızlık olarak değerlendirdiği…
Eğitim ve uygarlık olmadan “değer”leri de korumak mümkün olmaz. Çünkü değerler değersizlesir, tıpkı içinde yaşadığımız bu günler gibi olur…
Hırsızlık, yolsuzluk, malı yemelerkullara kulluk etmeler, çağdışı giyimler, çağdışı düşüncelere, gerikalmış yaşam tarzlarına özlem gerçek değerlerimizin üstüne çıkar ve bazıları onları değer zannetmeye ve değer diye yutturmaya başlar.
Cumhuriyet tarihimizin en karanlık, en utanç verici günlerini yaşiyoruz. Bir an evvel kurtulmak dilegiyle…
Handan Güner



