Kalın bağırsak kanserine dikkat!
Kalın bağırsak kanserleri kanser ölümleri arasında ikinci sırada
Kalın bağırsak ya da kolon kanserleri en sık görülen kanserlerdendir. Amerikan Hastanesi Gastroentereloji Bölüm Şefi Dr. Kasım Kazbay Kalın bağırsak kanserleri konusuyla ilgili merak edilenlere yanıt veriyor.
Gelişmiş ülkelerde kanser ölümleri arasında ikinci sırada bulunmaktadır. Ömür boyunca kolon kanserine yakalanma riski yaklaşık yüzde 6 civarında olup, ailesinde benzeri hikayesi olanlarda bu risk 3 misli artmaktadır. Genellikle 50 yaşında sonra kadın ve erkeklerde eşit miktarda görülür ve bu risk ilerleyen yaşlarda artar. Daha ender olarak özellikle aileden yatkınlığı olanlarda daha erken yaşlarda da görülebilmektedir.
Erken tanı ile tamamen önlenebilir ya da tedavi edilebilir olması nedeni ile 50 yaş üstü tüm kişilerde ya da ailesinde kolon kanseri olan şahıslarda daha erken olarak tarama amaçlı testler önerilmektedir.
Kalın Bağırsak Kanseri Nasıl Oluşur?
En sık olarak poliplerin yıllar içinde büyüyerek kansere dönüşmesi ile oluşur. Özellikle kronik enflamasyonu olanlarda polip olmadan da düz zeminde gelişebilir. Kanser olmayan öncülerden, kansere dönüş genellikle yıllar süren bir gelişimdir.
Kalın Bağırsak Kanseri Tarama Testleri ile Önlenebilir mi?
Sık rastlanan, geç kalınırsa ciddi sonuçları olan bir kanser olmasına karşın, kolon kanseri tarama testleri sayesinde önlenebilir ya da tedavi edilebilir bir kanser türüdür. Kanser taramalarının iki ana amacı vardır. Birinci amacı kanser gelişmesini önlemek olup, polipleri ya da düz lezyonları henüz kansere dönmeden yakalayıp ortadan kaldırmaktır.
İkincil hedef olarak ise, eğer kanser oluşmuş ise kanserin erken evresinde, henüz metastaz yapmadan yakalayıp, cerrahi olarak ortadan kaldırmak amaçlanmaktadır. Erken yakalanan kanserlerde cerrahi sonrası tamamen kanserden kurtulma ihtimali yüzde 85 seviyesindedir.
Kalın Bağırsak Kanser Taraması Kimlere Yapılmalı
• 50 yaşın üzerinde kadın ve erkekler.
• Birinci derecede akrabasında (anne-baba-kardeş-çocuk) kalın bağırsak kanseri ve polibi olanlar. Bu kişilerde akrabada bu durumun tespit edilme yaşından on sene önce tarama başlanır.
• Kendi geçmişinde kolon polibi ya da kanseri olanlar.
• Ailesinde rahim, yumurtalık, meme gibi değişik tipte kanserleri olanlar.
• Kendi geçmişlerinde inflamatuvar barsak hastalığı olanlar.
• Bağırsak hareket düzeninde dışkı çapı, kıvamı ya da içinde kan görülmesi gibi değişiklik olanlar.
Kalın Bağırsak Kanserini Önlemede Kullanılan Testler Nelerdir:
• Dışkıda gizli kan bakılması: Testin amacı dışkıda gözle farkedilmeyen az miktardaki kanın araştırılmasıdır. Dışkı özel bir kağıda konup laboratuvarda incelenir. Her sene yapılmalıdır. Kolay ve ucuz bir test olmakla birlikte, kanserler devamlı kanayan lezyonlar olmadığı için duyarlılığı düşüktür. Duyarlılığın arttırılması için üç kez üst üste yapılması tavsiye edilir.
• Sigmoidoskopi: Ucunda kamera olan bir hortumla bağırsağın son 40-50 cm lik kısmı incelenir. Daha çok kanser riski düşük genç hastalarda önerilir. Eğer polip bulunursa üst kısımların da izlenmesi gerekir.
• Kolonoskopi: Yine endoskopik olarak kalın bağırsağın tamamının incelenmesidir. İşlemden bir gün önce bağırsak temizliği gerektirir. Sedasyon ile yapılması işlemle ilgili ağrı ve stress yaşanmasını engeller. İşlem sırasında polip tarzı ileride kansere yol açabilecek lezyon görülürse kesilir. Şüpheli lezyonlardan parça alınarak patoljik tanı konmasına yardımcı olur. Herşeyin normal olduğu durumlarda on senede bir, risk taşıyan hastalarda daha kısa aralıklarla tekrarlanır. Testler içinde en fazla girişimsel olan test olmakla birlikte en fazla bilgi veren ve tedavi imkanı sağlayan tek testtir. Tecrübeli ve iyi ellerde komplikasyon riski binde birin altındadır.
• Sanal Kolonoskopi: Kalın bağırsağın tomografi yardımı ile incelenmesidir. Kolonoskopiye üstünlüğü kalın bağırsak dışı dokuların da incelenmesine olanak vermesidir. Ancak 1 cm den küçük lezyonların atlanması ihtimali, polipektomi yada biopsi yapılmasının mümkün olmaması ve radyasyon alınması gibi dezavantajları vardır. Kolonoskopi yapılmasının sakıncalı olduğu yada kolonoskopi yaptırmak istemeyenlerde tercih edilir.
• Kolon grafisi: Kalın bağırsak içine baryum verilerek incelenmesi yöntemidir. Artık sanal kolonoskopinin ve kolonoskopinin yapılamadığı yada bulunmadığı merkezlerde uygulanmaktadır. Biopsi yada polipektomi yapılamamsı dezavantajıdır.
Kolon Kanserinin Belirtileri:
• Kolon polipleri genellikle bir bulgu vermez. Kolon kanserleri de erken dönemlerinde bulgu vermeyebilir ya da çok fazla şikayete yol açmayıp gözden kaçabilir.
• Kanama, dışkı geçiş yollarının tıkanması, kilo kaybı ve anemi gelişmesi genellikle ilerlemiş hastalığın belirtisidir. Olasılıkla öncelikli bi tanısal işlem ve devamında daha değişik tedavi yöntemlerini gerektirir.
• Erken tanı ile kolon kanserinin tamamen tedavi imkanı oldukça yüksektir. Çoğu kez kolonoskopi sırasında ya da göreceli olarak çok büyük olmayan bir operasyonla tamamen tedavi edilme imkanı vardır. Tanısında erken teşhisin önemli olduğu kanserlerdendir.
KadınMAG
Tiroit kanserleri tanı ve tedavisi
Amerikan Hastanesi Nükleer Tıp Bölümü doktorlarından Doç. Dr. M.Onur Demirkol, Tiroid kanseri nedir? Nedenleri ve tedavisi için neler yapılmadır? gibi önemli soruları cevapladı.
Tiroit kanserlerinin son yıllarda daha çok konuşulur oldu, neden?
26 Nisan 1986 Çernobil’deki (Kiev, Ukrayna) reaktör kazası en büyük nükleer felaketlerden biridir. Ülkemizden yaklaşık 1150 km uzaktadır. Ancak hafif ve uçucu olan sezyum ve iyot, hava yolu ile geniş bir coğrafyaya dağılmıştır. I 131,132,133 izotopları salınması nedeni ile tiroit en fazla etkilenen organ oldu. Ülkemiz de radyoaktif serpinti altında kaldı; hava, toprak, su ve süt zinciri ile geniş bir grubun etkilendiği düşünülüyor. Ukrayna, Rusya ve Belarus’da çocuklarda tiroit kanserleri arttı. Ülkemizde bu yönde yapılan araştırma ve tezlerde de tiroit kanserlerinde artış olduğu bildirildi. Unutulmaması gereken, sürecin halen devam ediyor olmasıdır. Bu nedenle tiroit kanserleri belki de her zamankinden daha önemli.
Tiroit kanserlerinin sıklığı nedir?
Tiroit kanserlerinin tamama yakını önce bir tiroit nodülü olarak karşımıza çıkar. İyi olan, tiroit nodülleri çok sık görülmesina rağmen kanser riskleri düşüktür (%5). Tiroit kanserlerinin yıllık görülme sıklığı ülkelere-coğrafi bölgelere göre değişmekle birlikte, erkeklerde 100.000′de 1.2-2.6, kadınlarda 100.000′de 2.0-3.8, 16 yaş altı çocuklarda ise nadirdir ve 100.000′de 0.02-0.3 düzeyinde. Tüm kanser ölümlerinin %1′inin azından sorumludur. Ancak, en sık görülen endokrin tümörlerdir.
Tiroit kanserlerinin tipleri nelerdir?
İyi ayrımlaşmış tiroit tümörleri papiller ve folliküler tiplerdir. Ayrımlaşmamış tip olan anaplastik tümörler, tiroidin folikül dışı hücrelerinden kaynak alan medüller tiroit kanserleri ve çok nadir görülen tiroit lenfomaları diğer tipleri oluşturur. Diyet ile yeterli oranda iyot alınan ülkelerde iyi ayrımlaşmış tiroit kanseri oranı (papiller ve foliküler tipler) %85 üzerindedir ve seyri en iyi olan papiller tip en sık görülendir (%70-80) ve foliküler kanserlerin en az %50’si minimal invazivdir. Ancak diyet ile iyot alımı eksik olan ülkelerde papiller kanser oranı düşüktür; saldırgan foliküler kanser tipleri ve iyi ayrımlaşmamış kanserlerin oranı ise yüksektir. Olumlu olan hastaların %80-90′ı en iyi seyir gösteren gruptadır ve 20-30 yıllık sağ kalım oranları %90 üzerindedir.
Görülme yaşı nedir ve nasıl saptanır?
Ortalama teşhis yaşı papiller tümörler için 40 yaş civarı, foliküler tümörler için 50 yaş ve üzeri, kötü ayrımlaşmış ve ayrımlaşmamış tümörler için 65 yaş ve üzeridir.
Tanı için, hasta hikayesi ve fizik muayene sonrası görüntüleme olarak en sık ultrasonografi ve sintigrafi kullanılır. Sonuçlarına göre ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) yapılabilir, ancak %10-20 oranında teşhis için yeterli olmayabilir. MR, BT ve PET/BT teşhisde temel görüntüleme yöntemleri değildir. Başka amaç ile yapılırken, tiroit nodüllerine rastlanabilir.
Risk Faktörleri nelerdir?
İlişkisi kesin olarak gösterilen tek risk faktörü, çocukluk çağında radyasyona maruz kalmadır. Diğer faktörlere baktığımızda, tüm tiroit kanserli hastaların yaklaşık %3′nde aile hikayesi var. Kanser çıkma oranı tek veya çok tiroit nodülünde benzerdir. Hashimato tiroiditinde, tiroit lenfoması riski arttığı bildirildi. Basedow-Graves hastalığı ile birlikte olan nodüllerde kanser riskinin yükseldiği bazı serilerde gösterildi. Kadın/Erkek oranı, puberte ve menapoz sonrası 1, diğer tüm yaş gruplarında 2-4 arasındadır. Menapozda östrojen-progestron veya östrojen tedavisi riski arttırmaz. Vücut ağırlığı artışı riski de arttırmaktadır. Sigara ile ilişkisi gösterilmedi.
Tedavi için neler yapılır?
Esas tedavi cerrahidir. Cerrahi sonrası ömür boyu tiroit hormonu kullanılacağı, İİAB sonuçları ile uyumsuzluk olabileceği, sinir, damar yaralanmaları, kalsiyum eksikliği riski anlatılmalıdır. Biyopsi veya operasyon sırasında kanıtlanmış tümör varlığında tiroidin tamamı veya tamama yakını çıkarılmalıdır.
Diğer önemli konu lenf nodlarının çıkarılıp çıkarılmayacağıdır. Lenf nodu metastazlarında da en etkili tedavi cerrahidir. Santral lenf nodu metastazlarının belirlenmesi oldukça güçtür, çıkarılmaları ile nüks ve uzak metastaz oranlarının düştüğü gösterildi. Bu sebep ile santral veya parasantral boyun diseksiyonunun tiroidektomi operasyonuna eklenmesi en doğru yol gibi gözükmekte. Zira bu bölgeye tekrar girilmesi teknik olarak zordur, yüksek komplikasyon ve sakatlanma riskini de beraberinde getirir.
Radyoiyot (I-131) ablasyonu/tedavisi iyi ayrımlaşmış tiroit kanserlerinde tamamlayıcı tedavidir. Çok düşük risk grubu dışındaki tüm hastalara uygulanmalı. Ablasyon, tiroidektomi sonrası kalan normal tiroit dokusunun yok edilmesi işlemidir. Rezidüel postoperatif mikroskopik tümör odaklarını yok ederek, nüks ve ölüm oranını azaltır. Ablasyon dozu sonrası 4-10 gün içerisinde yapılan tüm vücut sintigrafisinde tiroit yatağı dışında daha önce tesbit edilemeyen odakların görülmesine imkan verir.
Cerrahiden 4-6 hafta sonra, yaşlı hastalarda ve daha geniş cerrahilerden sonra bu süreye 1-2 hafta eklenebilir. Tiroit hormonu alımı kesilerek veya bazı özel gruplarda sentetik TSH enjeksiyonu sonrası yapılabilir; sentetik TSH’nın her grupta tedavi öncesi uygulanabilirliği tartışmaldır, özellikle orta-yüksek risk gruplarında deneyim yeterli değildir.
Öncesinde iyot kullanımı engellenmeli, gebelik mutlak ekarte edilmeli, hastanede kalış süresi 3-7 gün civarındadır, bu süre radyasyon dozunun düşmesi yanında komplikasyon riski olan hastalara göre değişkenlik gösterir. Yeterli sıvı alımı mutlak sağlanmalıdır, tükrük bezleri korunması da diğer önemli konudur. I-131′in beta ve gama enerjisi vardır, beta tedavi edici etkiyi oluştururken, gama ışınları görüntüleme için kullanılır. Bol su ile ağız yolu ile alınır. Tiroit dışı doku radyasyon dozları tiroitden 1000-10000 kez daha azdır.
Radyoiyot tedavisi sonrası ortaya çıktığı kanıtlanmış solid organ kanseri yoktur. Lösemi görülme oranında hafif artış yaygın kemik metastazı olan ve bu sebep ile defalarca yüksek doz almış hastalar için geçerlidir. Bu hastaların sağ kalım oranları göz önüne alındığında göz ardı edilebilir. Süt veren anneler tedaviden sonra kesinlikle bir daha süt vermemelidir.
Takipte neler yapılır ?
Tiroit hormonu (T4=tiroksin) yerine koyma ve baskılama tedavisi altında, tiroit hormon düzeyleri, tiroglobulin, anti-tiroglobulin testleri ve boyun USG temel takip araçlarıdır, Tiroit hormonu kesilerek veya sentetik tiroit stimülan hormon (TSH) uyarısı ile I-131/123 tüm vücut sintigrafisi belirli zaman aralıklarında gereklidir. Diğer görüntüleme yöntemleri PET-BT ve MR özel durumlarda kullanılır. Şüpheli lezyonlardan İİAB yapmak sıklıkla uygulanan bir yöntemdir.
İyi ayrımlaşmış tiroit kanserleri vücudun başka bir yerine yayılırmı?
Boyun dışına metastaz oranı iyi ayrımlaşmış tiroit kanserlerinde %10-15 seviyesindedir. Akciğer ve kemik (%97; akciğer %57, kemik %24, birlikte %16) en sık görülen uzak metastaz bölgeleridir. Kalan %3 içerisinde ise karaciğer, beyin, deri metastazları vardır. Tedavilerinde cerrahi, radyoiyot, radyoterapi ve kemoterapi kullanılır. Olumlu olan hasta hayat kalitelerinde büyük değişiklik olmamasıdır.
Hormonal tedavi yan etkileri nelerdir?
Tedavinin iki amacı var, 1.eksik olan tiroit hormonunu yerine koymak, 2.TSH sekresyonunu baskılamak için, zira tiroit hücre artışı TSH bağımlıdır. Risk altında olan iki önemli organ kemik ve kalpdir. Kemik erimesi menapoz öncesi kadınlarda sorun değilken menapoz sonrası kadınlarda önlem alınması gerekir. Tiroksin tedavisi kalp hızını arttırmasına bağlı, aritmi, sol ventrikül kalınlaşması gibi yan etkilere sebep olabilir. Bu durum daha çok yaşlı ve zeminde kalp hastalığı olanlarda geçerlidir. Genç hastalar için bu durum genelde söz konusu değildir. Unutulmaması gereken tedavinin yan etkileri minimaldir ve önlenebilir.
Diğer tipler nelerdir?
Anaplastik karsinoma, insanda görülen en saldırgan kanserlerden biridir. Çok nadirdirler. 70 yaş ve üzerinde görülürler. Çok az hasta 12 aydan fazla yaşar. Medüller tiroit kanserleri tüm tiroit kanserlerinin %5-10′u bu tiptir. Kalıtsal tipleri vardır. Takipte serumda kalsitonin ve karsinoembriyonik antijen düzeylerinin tesbiti önemlidir. Kalsitonin ayrıca teşhis için de kullanılır. Klinik meduller kanserlerde 10 yıllık sağ kalım oranı yaklaşık %65 düzeyindedir. Erken dönemde ailesel tarama esnasında saptanan hastalarda ise bu oran %90′a yükselmektedir.
KadınMAG
Nasıl kilo verilir?
19 Ocak 2010 Editör: Nurhan Demirel
Kategori: Ana Haber, Diyet
Malumunuz geçen yazımda da bahsettiğim üzere; yılbaşında doktorum Selmin Çetin Doğan ve en yakın kız arkadaşlarımla birlikte zayıflama ve şöyle bir silkelenip, kendimize gelme kararı aldık.
Hayatımda ilk defa yılbaşında “bu yıl şunu yapacağım” diye bir karar almış bulunmaktayım. Umarım kararımın arkasında durabilirim. Geçen hafta kararımı hayata geçirmek için ilk adımı attım ve kendimce hayatımda ufak tefek değişiklikler yapmaya başladım.
Biliyorum hiç kolay olmayacak.
Komşu Fırın’ın önünden geçerken koku alma duyularıma engel olmaya çalışacağım.
Canım Büyükada’daki Taş Fırın’ın bol soğanlı lahmacununu çektiğinde başka şeyler düşünmeye çalışacağım.
Kentucky Fried Chicken’ın hot wings ve biscuit’lerini tamamen hayatımdan çıkarmam lazım.
Burger King’in ateşli whopper’ına sesleniyorum: Lütfen ateş beni çağırmasın!
Artık hayatımda yepyeni bir sayfa açıyorum.
Bundan böyle kendime daha fazla özen göstereceğim.
Bilgisayar karşısında kamburum çıkana kadar çalışmayacağım.
Hafta da en az üç kere dışarı çıkacağım.
Haftada bir gün fotoğraf çekmek için sokakları arşınlayacağım.
Yukarıda saydıklarımı yaparak kilo veremeyeceğimin farkındayım. Piyasada satılan merdiven altı diye tabir edilen abuk subuk ilaçlardan da medet umacak değilim. Bunların dışında tv’lerde ciddi ciddi reklamları yapılan elma krommuş, yok biber hapıymış, lahana kapsülüymüş, x-tra gelmiş… Daha neler? Bu tarz ürünlerden medet umacak kadar vahim mi durum? Nerde kaldı kentli, kariyerli, iyi eğitimli kadın olmak?
Beş çaylarında padişah sofraları gibi sofralar kurup, böreği çöreği mideye indirdikten sonra diyet yapmam lazım diye vicdan yapan kadınlara benzetiyorum kendimi. Yemek yeme faslında herşey iyi güzel de sonrasında insanın içini bir huzursuzluk kaplıyor. Yediklerim boğazıma diziliyor bir bir. Bu duyguyu yaşamaktan bıktım, usandım. O yüzden artık bana vicdan azabı çektirmeyecek yiyecekler yemeyi tercih ediyorum. Sabah uyandığımda bir tane elma yiyorum. Sindirim sistemini hızla harekete geçiriyor ve bütün kadınların sinirlerini bozan şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini gideriyor. Şiddetle tavsiye ederim. Bir de yoğurt yemeye başladım. İştahımı frenlemekte açıkçası çok işe yarıyor. Ne zaman acıksam ya elmalara ya da yoğurda saldırıyorum…
Selmin daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için bana bir yol haritası hazırladı. İşe önce Check-Up yaptırarak başlamam gerekiyormuş. Açıkçası bırakın Check-Up yaptırmayı doktora gitmekten bile ödüm kopuyor. Türk filmlerinin doktor-hasta diyalogları gözümün önüne geldikçe bana bir haller oluyor. Sanki doktora gidince doktor bana 3 aylık ömrümün kaldığını söylecek! Doktora gitmedikçe ömrüm uzayacak gibi geliyor, kendi kendimi avutuyorum… Halbuki benim gibi bir insanın bu konuda böyle anlamsız kaygılar taşımaması gerekiyor. Anlamsız olduğunu biliyorum ama gene de bu duruma mani olamıyorum.
Selmin sadece Check-Up yaptırmakla kalmamamı, kadın hastalıklarına karşı da gerekli önlemleri almamı tavsiye ediyor. Tam anlamıyla sağlıklı bir kadın olmak için eğer varsa ufak tefek sorunların tedavisi ve takibini tam olarak yaptırmak gerekiyormuş. Korkularımı yenebilirsem neden olmasın?
Yoğun iş hayatım nedeniyle malumunuz fiziksel aktivite konusunda sınıfta kalmış durumdayım. Bu durumu değiştirmek için kendimce bir takım kararlar aldım fakat doktorun tavsiyelerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Selmin’in söylediğine göre: “Düzenli yürüyüş yapmanın kilo verdirmesi, vücudu şekillendirmesi, vücut yağ oranını azaltıp kas oranını arttırmasının yanı sıra kalp-damar hastalıkları ve kanser’e karşı koruyucu olması özelliği var… Benim önerin bir pedometre alıp yavaş yavaş süreyi uzatarak 2 günde bir ortalama 10.000 adım olacak şekilde bir yürüyüş düzeni oturtman.
Yürüyüşten döndüğünde yere yatıp (Hayır, uyumayacaksın!! Bildiğin mekik hareketini yapman. Özellikle göbek bölgesinden sorunun olduğunu söylediğin için bu harekte hayat kurtarıcı olacaktır. 25′ten başlayıp haftada-2 haftada bir sayıyı arttırarak 100 mekiğe çıkmanı öneriyorum. Bu düzeni kurmak için harekete geçtiğinde önce belini en ince yerinden ölç, bel çevresi diye kaydet… Sonra kalça kemiklerinin hemen üstünden, göbek deliğinin üzerinde olacak şekilde ölç, göbek çevresi diye yaz. 2 günde bir yürüyüş + mekik’i düzenli olarak yap, 12 hafta sonra tekrar ölç… Mutlaka bir fark olması lazım… “
Gelelim zurnanın zırt dediği yere…
Ne yiyip, ne içeceğim ben? Nasıl besleneceğim?
Hayat kurtaran meyveler
Turunçgillerin C vitamininden zengin oldukları bilinen bir gerçektir ama bunun yanında içlerinde bağışıklık sistemimizi güçlendiren başka biyoaktif maddeler de bulunur.
İçerdikleri karotenoidler çok yönlü bir koruyuculuk sağlar. Aromatik yağlarındaki limonen maddesinin kansere karşı koruyucu olduğuna ilişkin bulgular vardır. Parlak kabuklarının altındaki beyaz etli bölümde bulunan flavonoidler bağışıklığı güçlendiren etkilere sahiptir. Kan portakalının renk pigmenti olan antosiyanin de buna dahil edilebilir. Bunlar tüm vücut hücrelerini zararlı saldırılara karşı koruyan antioksidanlardır. Domuz gribi başta olmak üzere virüslerin kol gezdiği şu günlerde bunun önemini hatırlatmakta fayda var. Günde iki portakal yerseniz C vitamini ihtiyacınızı önemli ölçüde karşılayacağınız gibi yukarıda söz ettiğimiz antioksidanların koruyucu etkilerinden yararlanmış olursunuz.
MANDALİNA
Mandalina hoş kokusu, tadı ve suyu ile çeşitli türlerine kadar kuşkusuz Akdeniz meyveleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Mandalina portakal ile benzer özellikler taşır ve portakalın faydalarını mandalina için de düşünebiliriz.
LİMON
Limon ekşi tadıyla salataların ve sosların vazgeçilmezi olduğu gibi harika bir serinletici içecek olan limonatanın ana maddesidir. Diğer turunçgiller gibi yenilen bir meyve olmasa da C vitamini, folik asit, B6 vitamini ve flavonoidler yönünden onlardan aşağı kalmaz ve sofralardan eksik olmamalıdır. Kabuğundaki limonen önemli bir biyokimyasaldır. Antikanser aktivitesi bazı çalışmalara göre umut vermektedir ve safra taşlarını çözmeye yardımcı olduğunu gösteren çalışmalar vardır.
GREYFURT
İlk defa 1750’de Barbados Adası’nda gezginlerin dikkatini çeken greyfurt bugün bütün dünyada hoş ve ferahlatıcı tadı ve suyu ile sevilen bir meyvedir. Kalorisi düşüktür ama iyi bir flavonoid, potasyum, suda çözünen lif, C vitamini ve folik asit kaynağıdır. Limonoidler, likopen gibi fitokimyasallardan zengindir. İçerdiği pektin kolesterol düşürücüdür. Greyfurttaki bir flavonoid olan naringin kandaki eski hücrelerin temizlenmesini sağlar. Pembe etindeki likopen kalp hastalığı, kanser ve makular dejenerasyon diye adlandırılan göz hastalığı ile savaşta faydalıdır. D-limonen karaciğerdeki detoks enzimlerini teşvik ederek toksik bileşiklerin vücuttan atılmasını sağlar.
Greyfurt için dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır, greyfurtun içerisindeki flavonoidler bazı ilaçlarla beraber alındığında ciddi yan etkilere sebep olabilirler ve bu etki bazı durumlarda 24 saat kadar sürer, o bakımdan ilaçlarla greyfurtu farklı saatlere denk getirmek bir çözüm olmaz. Eğer herhangi bir ilaç alıyorsanız, doktorunuza danışıp onun onayını almadan kesinlikle greyfurt yemeyin, suyunu içmeyin.
PORTAKAL
Yaklaşık olarak kasım ayından mayısa kadar parlak renkleri ve çeşitleriyle alışveriş raflarını süsleyen portakal yemelik ve sıkmalık türleriyle bol bol yemeniz veya suyunu içmeniz gereken bir meyve. Portakal iyi bir B vitamini (B1, B2, B6, folik asit, pantotenik asit), karoten, pektin ve potasyum kaynağıdır aynı zamanda. Yüksek C vitamini içeriği ve flavonoid kombinasyonu sayesinde portakal göz, böbreküstü bezleri, üreme organları, bağ dokusu, diş etleri için vazgeçilmez bir meyvedir. İçerdiği flavonoidlerin en önemlisi olan hesperidin’in kan basıncını normalleştirici ve kolesterol düşürücü etkiye sahip olduğunu düşündüren çalışmalar vardır. İltihap önleyici özellikleri de güçlüdür, bu etkiyi yapan maddeler portakalın etinden ziyade kabuğun altındaki beyaz tabakada bulunur. Gelelim sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi olan portakal suyuna. Sıkmadan bir müddet önce buzdolabından çıkararak oda sıcaklığında bekletirseniz portakaldan daha çok su çıkacaktır. Sıkmadan önce düz bir yüzeyin üzerinde elinizle ileri geri yuvarlamanız da çıkan su miktarını artırmaya yardımcı olur. Sıkıldığı andan itibaren ne kadar çabuk içerseniz o kadar fazla C vitamini alırsınız. Taze sıkılmış meyve suları bekletilme süresi ile doğru orantıda vitamin kayıpları olur.
Rahim kanserine 2 dolarlık mucize
Bilim adamları, 2 dolara mal olan basit bir testin fakir ülkelerdeki 100 bin kadının rahim ağzı kanserinden ölmesini engelleyebileceğini bildirdi.
Londra Üniversitesinden David McGregor adlı bilim adamı, öncülüğünü yaptığı araştırmada, VIA adını verdikleri görsel kontrolde, çok düşük miktarda asetat asit çözeltisini, kanser öncesi lezyonlarını (doku bozulması) belirlemek üzere rahim boynuna uyguladıklarını, sonucun pozitif çıkmasının tedavinin acilen başlaması gerektiğini gösterdiğini söyledi.
“Gör ve tedavi et” denilen yöntemin, gelişmiş ülkelerde sıklıkla kullanılan rahim hücresi laboratuvar testine (HPV: human papillomavirus)göre çok daha ucuz olduğu vurgulanarak, VIA’nın, kaynakları kıt fakir ülkelerde kanser öncesi lezyonları öğrenmek için verimli ve ekonomik bir yöntem olduğu kaydedildi.
McGregor, çoğu fakir ülkelerde olmak üzere dünyada her yıl 300 bin kadının rahim ağzı kanserinden öldüğünü hatırlatarak, VIA yöntemiyle her yıl 100 bin kadının bu kanser türünden ölmesinin önüne geçilebileceğini ifade etti.
Rahim ağzı kanseri, sağlık hizmetleri altyapısının yetersiz, aşı ve hastalığı belirlemenin maliyetinin yüksek olduğu fakir ülkelerde kadınların önde gelen ölüm nedenleri arasında bulunuyor.
Televizyon izlemek öldürüyor!
Avustralya’da yapılan bir araştırmaya göre televizyon karşısında uzun süre oturmak ömrü kısaltıyor. Günde 4 saatten fazlası tehlikeli…
Televizyon karşısında uzun süre oturmanın insan ömrünü kısalttığı ortaya çıktı. Avustralya’da yapılan bir araştırmaya göre televizyon başında hareketsiz duranlar, az televizyon izleyenlere göre çok daha erken yaşta hayatını kaybediyor.

Avustralya’da herhangi bir kalp rahatsızlığı bulunmayan 8 bin 800 kişinin yaşama alışkanlıklarının 6 yıl boyunca takip edilmesiyle elde edilen bulgulara göre, günde 4 saatten fazla televizyon izleyenlerin kalp hastalıklarından ölme oranı, günde 2 saatten az televizyon izleyenlere göre yüzde 80 daha yüksek. Uzun süre televizyon izleyenlerin herhangi bir sebepten erken yaşta hayatını kaybetme oranı ise yüzde 46 daha fazla.
Amerikan Kalp Vakfı’nın dergisinde yayımlanan araştırma, televizyon karşısında hareketsiz oturmanın sağlıklı insanlarda bile kan şekerini ve vücuttaki yağ oranını olumsuz etkilediğini ortaya koyuyor. Üstelik televizyon izlemek ile ölüm riski arasındaki ilişki incelenirken sigara içmek, yaş, kötü beslenme ve yüksek kolestrol gibi diğer sağlık faktörleri de hesaba katılmamış.
Araştırmada televizyon karşısında geçirilen her saatin kalp-damar rahatsızlıklarından ölme oranını yüzde 18 artırdığı belirtilmiş. Bu oran, kanser dahil tüm hastalıklar hesaba katıldığında yüzde 11.
Kanser ve kısırlık tedavisinde son gelişmeler
Kanser tedavisi ve kısırlık
Amerikan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü doktorlarından Dr. Özgür Öktem, kanser tedavisine bağlı kısırlık riskleri hakkında bilgi verdi.
Kanser günümüz dünyasının en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Her yıl binlerce çocuk ve doğurganlık çağını henüz tamamlamamış genç kadın, kanser tanısı almaktadır. Modern tanı ve tedavi metodlarının kullanılmaya başlaması ile son 30 yılda kansere bağlı ölümler azalmıştır. Örneğin 1970′lerde çocukluk çağı tümörlerinde 5 yıllık sağ kalım oranı yüzde 58′ken 2000′li yıllarda yüzde 80′e çıkmıştır. Erişkin kanser türlerinde de benzer şekilde sağ kalım oranları artmış, 1970′lerde yüzde 50′den 2000′lere gelindiğinde yüzde 66′ya çıkmıştır.
Artan yaşam süresi ile birlikte hastaların yaşam kalitesi ile konular ön plana çıkmaya başlamıştır. Kanser hastalarının doğurganlık yeteneklerinin korunması bunlardan biridir. Maalesef kanser tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçları yumurtalık dokusu üzerinde toksik etkiler göstererek erken yumurtalık yetmezliğine(prematür menopoz) yol açmaktadırlar. Üstelik kendileri kanser hastası olmadıkları halde, kemoterapi ilaçları ile tedavi gerektirebilen bazı otoimmün(vücudun kendi doku ve organlarına karşı bağışıklık sistemini kullanarak tahribat yapması) ve bağ dokusu hastalıklar vardır. Sistemik Lupus Eritematozus, Behçet Hastalığı, Wegener Vasküliti(damar iltihabı) bu hastalıklardan bazılarıdır.
Kanser tedavisine bağlı kısırlık riski nedir?
Kanser tedavisi sonrası ne oranda kalıcı kısırlık gelişeceği bazı faktörlere bağlıdır. Bunlar şöylece özetlenebilir:
1. Tedavinin şekli, süresi ve dozu: Her kanser ilacı yumurtalık dokusu üzerinde aynı toksik etkiye sahip değildir. Alkilleyici ajanlar olarak bilinen kanser ilaçları yumurtalar üzerinde en fazla toksik etkiye sahiptirler. Hatırda bulundurulması gereken önemli bir nokta şudur ki kanser ilaçları günümüzde kombine olarak verilmektedir. Yani birden çok kanser ilacı toplu halde uygulanmaktadır. Bunun asıl amacı, daha fazla kanser hücresini öldürerek tedavi şansını artırmaktır. Bu kombine tedaviler içinde alkilleyici ajan olup olmadığı önemlidir. Eğer yoksa tedaviye bağlı kısırlık riski daha azdır. Ancak unutulmamalıdır ki ileri yaştaki hastalar ile alkilleyici olmasa da, yüksek dozda ve uzun süreli tedavi alması gereken hastalarda da kümülatif dediğimiz birikimsel etki ile kısırlık gelişebilir.
2. Hastanın yaşı: Her kadının yumurtalık dokusunda belli sayıda yumurta bulunur. Bu yumurtalar farklı gelişimsel dönemlere aittir. Bunların en temel formu olarak bilinen yumurtaların sayısı o kimsenin yumurtalık rezervinin bir göstergesidir. Yumurtlamaya kadar giden ve gelişmekte olan tüm yumurtalar bu temel formdan köken alarak gelişirler. Normalde yaşla beraber bu yumurtaların sayısı azalır. Dolayısıyla toksik kemoterapi ve/veya radyasyon(ışın) tedavisine maruz kalan genç(yani 35 yaşın altındaki) bir kadının yumurtalık dokusunda tedavi sonrası hayatta kalan yumurta sayısı da yaşlı(35 yaşının üzerinde) hastalara kıyasla daha fazla olacağı için erken menopoz veya yumurtalık yetmezliği gelişme riski daha az olacaktır. Örneğin meme kanseri tedavisinde sık kullanılan ve siklofosfamid gibi alkilleyici ajan içeren CMF kemoterapisinde erken menopoz riski 40 yaşının altında yüzde 40 iken, 40 yaş ve üzerindekilerde yüzde 76′a çıkmaktadır. Daha az toksik etkili adriamicin içeren kemoterapi formlarını alan hastalar şayet 30 yaşın altında iseler adet düzensizliği ve adetten kesilme riski hemen hiç yokken 40-49 yaş arası hastaların hemen tamamında adet düzensizlikleri olmaktadır.
3. Kemik iliği nakilleri: Lösemi(kan kanseri), lenfoma(lenf bezi kanseri) ile bazı kan hastalıklarının tedavisinde kemik iliği nakilleri çok yüksek başarı oranına sahiptir. Ancak ne var ki bu işlem öncesi hastalara çok yüksek dozda ışın ve alkilleyici kemoterapi ilaçları verilmektedir. Ne acıdır ki yaşı ne kadar genç olursa olsun bu hastaların hemen tamamında erken ve kalıcı yumurtalık yetmezliğine bağlı kısırlık gelişmektedir.
Kanser ilaçlarının yol açtığı kısırlıktan korunmak için ne gibi seçenekler vardır?Kanser tedavisine bağlı kısırlıktan korunma seçenekleri hastanın yaşı, evli olup olmaması ve kanserin türü gibi faktörlere bağlıdır.
A. Embriyo dondurma: En başarılı seçenektir. Dondurulan her embriyo için ortalama yüzde 27 canlı doğum şansı vardır. İşlem aslında bir tüp bebek uygulamasıdır. Hastaya dışarıdan yumurta büyümesini sağlayıcı ilaçlar verildikten sonra elde edilen yumurtalar laboratuvar ortamında hastanın eşinden alınan spermle döllenerek belli bir büyüme aşamasına geldiğinde nakletmek yerine dondurularak saklanmaktadır. Kanunlar gereği hastanın evli olması zorunludur. Ayrıca bu bir tüp bebek uygulaması olduğu için 10-14 günlük bir tedaviye ihtiyaç vardır. Normal tüp bebek uygulama protokollerinde kadınlık hormonu olarak bilinen östrojen hormonu normalin 10 katına kadar çıkabildiği için meme kanseri hastalarında uygulanması arzu edilmemektedir. Zira meme kanseri oluşum ve yayılmasında bu hormonun rolü olduğu bilinmektedir.
B. Oosit(yumurta) dondurma: Erişkin yaşa gelmiş ancak evli olmayan hastalarda seçenektir. İşlem aynı embriyo dondurulması gibidir. Tek fark elde edilen yumurtalar döllenmeden dondurularak saklanmaktadır. Ancak ne var ki işlemin başarı şansı embriyo dondurmaya göre çok daha düşük olup dondurulan yumurta başına canlı doğun şansı yüzde 3 civarındadır.
C. Yumurtalık dokusu(over) dondurma: Yine evli olmayan hastalar yanında, çocuk ve adolesan kanser hastalarındaki tek fertilite koruyucu seçenektir. Erişkin hastalarda da evli ancak kanser tedavisi öncesi oosit ve/veya embriyo dondurulması için yeterli zamanı olmayan veya buna tıbbi bir engeli bulunan hastalarda da over dokusu dondurulması düşünülmesi gereken bir alternatiftir. Hala deneysel bir metot olarak kabul edilmektedir. İşlem diğerlerinden farklı olarak ameliyatı gerektirmektedir. Yumurtalıklardan bir tanesi çıkartılarak 1 cm’lik parçalar halinde dondurulmaktadır. Hastaya yeniden nakil yapılması gerektiğinde bu dokular çözülerek ya çıkartılan yumurtalık dokusunun eski yerine veya karın içinde yan duvara yerleştirilmektedir(ortotopik yaklaşım). Alternatif olarak hasta kol veya karın cilt altı bölgelerine de yerleştirilmiştir(heterotopik yaklaşım). Eski yerine yerleştirilen yumurtalık dokusundan doğal hamilelik ihtimali olabilirken, diğer yerlerde tüp bebek yapılması zorunludur. Zira doku anatomik yerinden başka alanlara yerleştirildiği için yumurtaların toplanıp dışarıda döllenmesi zorunludur. Yumurtalık dokusu dondurulan hastalardan hala pek azına tekrar nakledildiği için işlemin gerçek başarı şansı bilinmemektedir. Dondurulan dokular 10 sene boyunca rahatlıkla saklanabilmektedir. Bu süre hastaya gelişen tıp teknolojilerinden faydalanabilme açısından da zaman kazandırabilir. Zira günümüzde yardımcı üreme tekniklerinde ki başarı 10 sene öncekinden daha fazladır. Bu açıdan bakıldığında şuan deneysel olarak görülen ve başarı şansı düşük olan işlemler seneler içinde çok daha başarılı ve belki de rutin uygulamanın bir parçası olacaktır.
KadınMAG
Benler kanserin habercisi mi?
Vücuttaki her benin kötü olmadığını ve kansere dönüşmeyeceğini belirten Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Bekerecioğlu, insan vücudunda “ben” denilen çoğu zaman koyu renkli lezyonlar bulunabildiğini, benlerin sayısında yaşla birlikte artış yaşanabildiğini ve bir insanın yaşamı boyunca yaklaşık 100 adet beni bulunmasının normal olduğunu belirtiyor.
Benlerin insan vücudu için gerekli olduğuna ve vücutta artık hücreleri temizleyerek çöp kutusu görevi gördüğüne işaret eden Mehmet Bekerecioğlu, bazı benlerin ise ayrı tutulması gerektiğini ifade etti. Bekerecioğlu, “Her ben kötü değildir, kötüye dönmez (kanserleşmez). Benlerde karakter ve huy değişikliği varsa, takip edilmeli ve gerekirse çıkarılmalıdır” diye belirtiyor.
Benlerde, herhangi bir kaşıma ve sürtme olmadan kendiliğinden bazı değişiklikler olduğunu anlatan Bekerecioğlu, bunları “benin düzensiz hale gelmesi, sınırlarının ve etrafının girintili çıkıntılı olması, renginde değişiklik, benin çapının ve kabarıklığının artması” şeklinde açıklıyor.
Bu değişikliklerden biri veya bir kaçının oluşması durumunda hemen bir plastik cerrahi uzmanına başvurulması gerektiğine işaret eden Bekerecioğlu, şöyle devam etti:
“Bazı benler doğuştan vardır. Doğuştan olan benlerin çocuğun vücudunu kapladığı alan önemlidir. Bu alan büyüdükçe, bu benler üzerinden gelişecek deri kanseri riski de artar. Bu benlerin erken yaşlarda çıkarılması gerekir. Sonradan ortaya çıkan benlerin ortak özelliği ise güneş ışınlarına maruz kaldıkça kötüye dönme potansiyellerinin artmasıdır. O yüzden güneş ışınlarına maruz kalmaktan kaçınılmalı, güneşten koruyucu kremler ile ışınların zararlı etkileri azaltılmaya çalışılmalıdır.
Benlerin kötüye dönme potansiyelleri, genetik yatkınlıkla da ilgilidir. Her ben kötü değildir, ama benlerin sayısı fazla olan kişiler risk taşıyabilir. Ayrıca, açık tenli olmak da bir risk faktörüdür. Benler ile oynanmamalı ve tahriş edilmemelidir.”
Bununla beraber yine söylemek gerekiyor ki, Eğer vücudunuzu muayene ediyorken ya da fotoğraf çekiyorken, herhangi bir değişiklik fark ederseniz bir dermatoloğa ya da doktora danışın. Her cilt kanseri aynı görünmez ve ciltte meydana gelen değişiklikler kanserin kesin işaretleri değildirler. Ancak üç temel cilt kanserinin ana belirtileri şunlardır:
• Farklı renkli herhangi bir büyümenin olması
• Bir ben ya da yumru gittikçe büyüyorsa, dokusu ya da rengi değişiyorsa
• 3 ay içinde iyileşmemiş bir yara
Cilt kanseri vücudun herhangi bir yerinde ortaya çıkabilse de genellikle yüz, boyun, eller ve kollar gibi sürekli güneşe maruz kalan yerlerde oluşur. Melanomlar kadınlarda ve erkeklerde vücudun farklı yerlerinde ortaya çıkar. Erkekler gövdelerine, kadınlar ise bacaklarına özellikle dikkat etmelidirler.
Bel ağrısına dikkat!
Bel ağrısı ciddiye alınmalıdır
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirtiyor.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirterek “Eğer bel ağrısı 2-3 günden fazla devam ederse, hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir” diyor.
Bel ağrısı bir hastalık mıdır yoksa başka bir hastalığın belirtisi midir?
Bel ağrısı, farklı hastalıkların sonucunda görülebilen bir belirtidir. Bel ağrısı anatomik olarak bu bölgede bulunan her yapıdan kaynaklanabilir. Örneğin kaslar, disk, bağ dokuları eklem ve kemiler ağrı kaynağı olabilir. Bel ağrısı kireçlenme veya fıtıklara, beldeki mekanik zorlanmalara, omurgayı tutan romatizmal hastalıklara, infeksiyöz yani iltihabi bazı hastalıklara, osteoporoz gibi metabolik hastalıklara, kansere, yumuşak dokulara bağlı (fibromiyalji veya miyofasiyel ağrı gibi) veya iç organlardan köken alan bazı hastalıkların belirtisi olarak karşımıza çıkabilir.
Bel ağrısının görülme oranı nasıldır?
Bel ağrısı istatistiklere göre üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra toplumda 2. sırada görülen bir sağlık sorunudur.
Bel ağrısına yol açan etkenler nelerdir?
Bel ağrısında risk faktörleri açısından son yıllarda mesleksel faktörler ve bireyin genetik yapısı ön plana çıkmaktadır. Özellikle ağır bedensel iş gücü gerektiren işler, uzun süreli oturma ve araç kullanma gerektiren işler riskli olarak kabul edilmektedir. Ağır bedensel zorlanma gerektiren işlerde çalışma süreci uzadıkça bel ağrısı sıklığı da artmaktadır. Ayrıca psikososyal faktörler kesinlikle bel ağrısına yol açmakta veya geçmesini önlemektedir.
İstatistikler kadınlarda görülme sıklığının daha çok olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni nedir?
Bel ağrısı pek çok faktörden etkilenebilmektedir ve ağrı değerlendirilmesi, ölçülmesi zor hastalıklardan birisidir. Kadınların ağrı semptomlarını daha çok tanımladıkları ve vücutlarından kaynaklanan problemlere karşı daha duyarlı oldukları öne sürülmüştür. Ayrıca kadınlarda osteoporozun daha sık görülmesi ve kadınlardaki kas kütlesinin erkeklere göre daha zayıf olması sık görülmesini açıklayabilir. Ancak bugüne kadar yapılan birçok başka çalışmada da kadınların aksine erkeklerde bel ağrısının daha sık görüldüğü bildirilmiştir.
Bel ağrılarının seyri nasıldır?
Bel ağrısı altta yatan hastalığa göre değişik seyir gösterebilir. Örneğin yaş ve deformasyona bağlı ağrılarda, hareketle, yüklenmekle ve yol yürümekle ağrı artar ve dinlenmekle geçer. Kemik tümörlerinde geceleri artan ve aktiviteye çok bağımlı olmayan ağrılar olur. Omurilik tümörlerinde ağrının yanında ağır felç ya da idrar, büyük abdest kaçırma durumları olabilir. Ancak bu bulguları ileri derecede sinir basısı olan her durumda da görebiliriz. Bazen hafif duyu kusurları ya da uyuşmalar bazen de yanmalar görülebilir. Her hastalığın seyri farklı olduğundan hızlı ilerleyen hastalıklarda bu saydıklarımız bir kaç gün içinde ortaya çıkabilir ama yavaş seyreden hastalıklarda bu bulguların görülmesi aylar ya da yıllar alabilir.
Bel ağrısı yaşamamak için neler yapmak gerekir?
Gün içindeki aktivitelerimizde bazı noktalara dikkat etmek belimizin zedelenme riskini azaltır. Öne eğilirken dizlerimizi bükmek, kaldırma işlemlerini yavaş yapmak, kaldırılacak nesneleri vücudumuza yakın tutmak, yükleri simetrik taşımaya çalışmak gibi bazı basit önlemler alınabilir. Vücut ağırlığının yüzde 30 undan fazlasını kaldırmak biyomekanik olarak kesinlikle sakıncalıdır. Sigara içenlerde omurlar arasındaki disklerde beslenme bozukluğu oluşmaktadır. Bu nedenle sigara içilmesi bel ağrısına zemin hazırlamaktadır. Bel ağrısına yatkın bireylerin bel ağrısı açısından riskli olan hemşirelik, ağır vasıta sürücülüğü gibi mesleklerden kaçınmaları uygun olacaktır. Egzersizler özellikle yüzme ve yürüme ile sırt ile karın adalelerini güçlendirici egzersizler yapmak bel kaslarını güçlendirdiği için çok faydalıdır.
Bel ağrısının yaşandığı hangi durumda tıbbi bir tedavi yöntemi zorunludur? Ve hangi noktada doktora gidilmelidir?
Her türlü bel ağrısında eğer ağrı 2-3 günden fazla devam ederse hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir.
Ayrıca ateş yükselmesi, kanser, kemik ermesi gibi başka hastalıkları olanların da vakit kaybetmeden tıbbi tedavi görmeleri gerekir.
Bel ağrısı ile hasta bize başvurduğunda ağrısının hangi hastalıktan kaynaklandığının belirlenmesi tedaviye ve tedavinin şekline karar vermemizde temel etkendir.
Halk arasında bilinen çektirme yöntemi tedavi için doğru bir yöntem midir? Değilse ne tür sonuçlara yol açabilir?
Bu tarz uygulamaların kalıcı bazı problemlere yol açabildiğini gözlemliyoruz. Ani gelişen güç kayıpları bu tür uygulamaları takiben izlenebilir ve acil cerrahi girişimi zorunlu kılabilir. Bel çekilmesi sonucunda en sık gördüğümüz sorunlar ani ve şiddetli ağrı, ayaklarda felç, idrar veya büyük abdest kaçırma ve cinsel güç kaybı ya da erkeklerde ereksiyonun kaybedilmesidir.
Bel ağrısı tedavi edilmediğinde nelere yol açabilir?
Bu altta yatan hastalık ile ilişkilidir. Örneğin prostat kanserine bağlı kemik tutulumu olduğunda ve hasta bu belirtiyi dikkate almadığında hastalığın ileri bir aşamada fark edilmesi söz konusu olabilir. Kemik erimesine (osteoporoza) bağlı kırıkları olan hastada kırıkların tedavisiz kalması yeni kırıklara zemin hazırlayarak bel ağrısının ve deformitelerin kalıcı olmasına neden olabilir. Aynı şekilde yukarıda da saydığımız gibi ayakta veya bacakta güç kaybı ve felç, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma, cinsel fonksiyon kaybı gibi durumlar oluşabilir.
Bel ağrısının şişmanlıkla ilişkisi nedir? Tedavisi için tek yol zayıflamak mıdır?
En doğrusu ani ve hızlı kilo alanlarda bel ağrısı ile daha sık karşılaşıldığıdır. Şişmanlığın bel ağrısını arttırdığını gösteren yayınlar vardır ama tam tersine belirgin bir etkisi olmadığını söyleyen yayınlar da vardır.
Hareketsizlik bel ağrısına neden olur mu?
Hareketsizlik tüm kas iskelet sisteminde birkaç hafta gibi kısa sürelerde bile negatif yönde etki etmektedir. Kemiklerin ve kasların zayıflamasına neden olmaktadır. Bu nedenle hastalarımızı mümkün olan en kısa sürede ayağa kaldırmayı ve gündelik işlerine döndürmeyi amaçlıyoruz. Ani bel ağrısı nedeni ile istirahat önerilse bile bu 3-4 gün gibi kısa süreli olmaktadır. Eski yıllardaki gibi aylarca süren yatak istirahatı uygulamaları güncelliğini yitirmiştir.
Egzersiz yapmak bel ağrılar için önemli fayda sağlar. Egzersizler ağrıyı azaltarak, gergin kasların uzamasına neden olarak, zayıf kas gruplarını güçlendirip omurgaya destek sağlayarak, duruşu düzeltir ve omurganın üzerindeki mekanik yüklenmeyi azaltırlar. Yine aerobik egzersizler olarak adlandırılan kondisyonu arttıran egzersizlerin de bel ağrısı açısından olumlu etkileri bulunmaktadır.
Bel ağrısının başka bir hastalıkla, örneğin romatizmayla ilişkisi var mıdır?
Omurgayı tutan bazı romatizmal hastalıklar bulunmaktadır. Bunların arasında ankilozan spondilit hastaları ile sık karşılaşmaktayız. Bel ağrısı ayırıcı tanısında mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bir hastalık grubudur. Özellikle sabahları bir saati aşan tutukluk (yani hareket ettirmede zorluk) yaşayan, bel hareketlerinin kısıtlandığını hisseden kişilerin bu açıdan incelenmesi uygun olacaktır. Yine romatizmal hastalıklara bağlı bel ağrısı varlığında diğer eklemlerde kızarıklık, şişlik, sıcaklık, deri döküntüleri ve ailede romatizmal hastalık öyküsü açısından dikkatli olmak gerekir. Çünkü bu hastalıkların varlığında uzun süreli ilaç tedavisi, belli egzersiz programları gerekebilmektir.
Bel ağrısında ağrıyan bölgeye buz kullanmak acıyı azaltan bir şey midir, yoksa zararlı mıdır?
Soğuk tedavisi ağrı ve kas spazmını azaltmak amacı ile uygulanabilir. Bu tür uygulamalar fizik tedavi yaklaşımlarının içinde yer almaktadır.
KadınMAG
Dikkat: Plastik biberon ve kaplar ölüm saçıyor!
06 Ocak 2010 Ailenizin Doktoru: Dr. Selmin Çetin Doğan
Kategori: Ana Haber, Sağlık, Yaşam
Plastikteki tehlike: Bisfenol-A (BPA)
Son aylarda diğer kimyasallarla kombine olarak plastik yapımında kullanılan bir madde olan Bisfenol A veya kısa adıyla BPA hakkında medyada sık sık bazı haberler çıkıyor. Yapılan bazı araştırmalar bu maddenin sağlığımızı ciddi şekilde tehdit ettiğini gösterirken bazı kesimlerden de bu çalışma sonuçlarına itirazlar geliyor. Bu itirazlarda; BPA’nın ancak çok aşırı ısıtıldığında veya olamayacak kadar yüksek miktarlarına maruz kalındığında ya da BPA içeren eşyanın aşırı hasar görmesiyle ortaya çıkabileceğini, dolayısıyla BPA’nın nadir ortaya çıkacak bu durumlar haricinde güvenli bir madde olduğu iddia ediliyor. Ülkemizde bu itirazlar ön plandayken özellikle Amerika ve Kanada’da BPA aleyhine olan bilimsel çalışma sonuçları dikkate alınarak bu maddenin üretimde kullanılmasından vazgeçiliyor ve yeni seçenekler aranıyor. BPA konusu çok önemli çünkü BPA polikarbonat yapımında; polikarbonat da biberonlar, yalancı emzikler, su damacanaları, su ve muhtelif içecek şişelerinin yapımında kullanılmaktadır. BPA ayrıca berrak mutfak kaplarının yapımında hatta bazı diş protezlerinde ve kaplamalarında da kullanılmakta. Yani günlük hayatımızda çok sık kullandığımız maddelerle kendimizin, çocuklarımızın ve çevremizin sağlığını tehlikeye atıyor olabiliriz!
Şimdi BPA hakkında yapılan çalışmaların sonuçlarına birlikte bir göz atalım:
- Fransa’nın Tolouse kentinde bulunan Ulusal Gıda Araştırmaları Enstitüsü (IRNA) araştırmacılarının yaptığı ve Amerikan Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayınlanan çalışmada araştırmacılar BPA’nın, vücutta temas ettiği ilk organ olan bağırsak üzerindeki etkisini incelediler. Araştırmada farelerin ve insanların bağırsak hücrelerinde BPA’nın, vücut için gerekli mineral tuzlar ve suyun dolaşımını sağlayan bir yol olan bağırsak epitelyumunun geçirgenliğini azalttığı böylece vücuttaki su ve minerallerin dolaşımının bozulmasına neden olduğu ortaya çıktı. Haberde, bu şirketlerin adları verilmemekle birlikte, bu araştırmanın yayınlanmasından sonra 6 ABD’li biberon üreticisinin BPA içeren biberonlarının satışını durdurduğu duyuruluyor.
- ABD’de Cincinati Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma; BPA’nın insan yağ dokusunda faydalı bir hormon olan Adinopektin’in salgılanmasını azalttığı, görece zararlı interkeukin-A ve TNF adlı maddelerin salgılanmasını arttırdığı; yani insanda aşırı şişmanlığa yol açan metabolik bozukluklara neden olabileceğini; hatta obezite, yüksek tansiyon, yüksek kan kolesterol düzeyi ve şeker hastalığının bir arada görüldüğü Metabolik Sendrom’a yol açabileceğini gösterdi.
- Yine aynı üniversite araştırmacıları BPA’ya maruz kalmanın meme ve prostat kanseri olan kişilerin tedavisini engelleyen etkileri olduğunu ileri sürdüler.
- California Pasifik Medical Center araştırmacıları, BPA’ya maruz bırakılmış normal insan hücrelerinden 40.000 gen üzerinde yapılan taramada; hücre bölünmesinde dikkati çekecek derecede artışa, hücre metabolizmasında hızlanmaya, kanserli hücrelerin öldürülmesi için kullanılan ilaçlara dirençte artışa neden olduğunu ve hücrelerin kendi olgunluğuna erişmesini engellediğini ortaya çıkardılar.
- Stanford Genome Technology Center’da araştırmacı olan Dr. Wenzhong Xiao, ellerindeki çalışmaların BPA’nın tümöre neden olduğunu kanıtlamadığını ancak insan göğüs hücrelerinin genetik davranışlarını değiştirdiğini ortaya koyduğunu; dolayısıyla BPA ve kanser ilişkisi konusunda daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç olduğunu söyledi.
- Harvard Halk Sağlığı Okulu araştırmacıları polikarbonat şişelerden (yani evlerimizdeki su damacanaları tarzı kaplardan) su içen kişileri 1 hafta boyunca takip ettiler ve sadece 1 hafta damacana suyu kullanımıyla kişilerin idrarında BPA oranının normalin 2-3 katına çıktığını saptadılar. Araştırmacılar ‘polikarbonat şişeden sıvının soğuk olarak tüketilmesi maddenin idrardaki oranını bu derece arttırıyor; bebek biberonlarında olduğu gibi eğer bu şişeleri ısıtırsanız ya da içine yüksek sıcaklıkta sıvı koyarsanız bu değerlerin daha da artmasını bekleriz’ dediler!
- MIT(Massachusets Instute of Technology)’ten Dr. Angela Belcher ve arkadaşları, aynı marka kullanılmış ve yeni satın alınmış su şişelerini 7 gün boyunca test ettiler, eski ve yeni polikarbonat şişelerden salınan BPA’nın oranının aynı olduğunu buldular. Ancak, kaynar suya tabi tutulmuş polikarbonat şişelerin çok daha fazla BPA salınımı gerçekleştirdiğini gözlemlediler ve aradaki farkın 15 ile 55 kat arasında değiştiğini rapor ettiler! Bu çalışma özellikle polikarbonat biberonların kullanımıyla bebeklerin ne derece etkilenebileceğini gösterdiği için önemli…
- Amerika’da bir şişe üreticisi olan Nalgene firması internet sitesinde yaptığı duyuruyla BPA içeren polikarbonat şişelerin üretimini durduracağını açıkladı. Dünyanın en büyük market zincirlerinden Wall-Mart, BPA içeren ürünleri stoklamayacağını ve satmayacağını açıkladı. Ve ardından aynı açıklamayı ünlü oyuncak markası Toys’R'Us da yaptı.
- Kanada plastik biberonların satışını ülke genelinde yasakladı. Kanada Sağlık ve Çevre bakanlıklarının ortak çalışmasıyla plastik biberonların ana maddesi olan BPA’nın zehirli ve tehlikeli maddeler sınıfına dahil edilmesine karar verildi. Karar resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Çevreci Savunma Grubu’ndan Dr. Rick Smith ‘BPA’yı zehirli ve tehlikeli kılan şey onun sıcakla temas ettiğinde kansorejen etki göstermesidir’ dedi. Smith bu nedenle plastik biberonların kullanılmaması ve uygulamanın yaygınlaştırılması gerektiğini söyledi.
- ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde görevli bilim adamları BPA’nın östrojen hormonunu taklit eden etkileri nedeniyle prostat ve beyin üzerinde zararlı etkilere yol açabileceğini; cenin, bebek ve çocuklarda hareket değişikliklerine neden olabileceğini söylediler.
- ABD’de 2003-2004 yıllarında yapılan Ulusal Sağlık ve Gıda Tarama Çalışması’nda yetişkinlerin idrarında saptanan BPA oranıyla kalp-damar hastalıkları, Diabetes Mellitus Tip 2 (yetişkin tip şeker hastalığı) ve karaciğer enzim anormallikleri arasında sıkı bir ilişki bulundu.
Ben kendi adıma bu araştırmaların medyaya yansıyan sonuç özetlerini dahi okuduğumda plastik üreticilerinin ‘BPA masumdur’ demeçlerini hiç mantıklı bulmuyorum. Üstelik BPA içeren plastikteki tehlike sadece bizimle, şu an yaşayan nesille de sınırlı değil… Son yıllarda giderek önem kazanan bilim dallarından Epigenetik, maruz kalıp etkilendiğimiz zararlı maddelerin sağlığımızı bozmakla kalmayıp genlerimizin çalışmasını da etkileyerek bu zararları yeni nesillere aktarabileceğimizi söylüyor. Yani plastik biberon ve diğer polikarbonat mazemelerin kullanımı sadece bebeğinizin değil henüz doğmamış torunlarınızın sağlığını da tehdit ediyor!
Epigenetik kelime anlamı olarak ‘genler üstü genetik’ anlamında olup DNA’mızın yapısında ve diziliminde bir değişiklik olmaksızın DNA’da kodlu olan genetik bilginin açığa çıkmasında meydana gelen değişiklikleri araştıran bir daldır. Bu bağlamda çevresel şartların genetik yapı ve aktarımı üzerinde de çalışan Epigenetik konusunu ayrı bir yazıda ele almak gerekli diye düşünüyorum.
DOKTOR TAVSİYESİ: “ZAMANA DİRENMEK” FOTOĞRAF SERGİSİ
İstanbul Anadolu yakasında, Caddebostan Kültür Merkezi’nde bir sergi var şu sıralar. İstanbul’un fotoğraf konusundaki saygın merkezlerinden Fotoğraf Atölyesi’nin desteğiyle 6 fotoğraf sanatçısının açtığı karma serginin teması Zamana Direnmek…
Sergi salonları genelde tenhadır. Sanatçıların yakın çevresi ve bir avuç meraklı gezer sadece. Gerekçemiz de çoğunlukla ‘ben resimden-fotoğraftan-heykelden-seramikten-arkeolojiden anlamam’ olur. Oysa o sergilerde anlatılan tam da bizim hikayemizdir. Gezerken birden aynı dün bizim yaptığımız gibi köprüden Haliç’e hüzünle bakan bir adamla karşılaşıveririz. Yarı aralık kapılardan bizimkine benzeyen ev içlerini; ev içlerine ve işyerlerine hapsolmuş yaşamları izleriz. Bazen o ürünün taşıdığı anlam ta karşıdan bellidir, ilk bakışta yüreğimizden yakalar. Bazen onlarca simgeyle doludur, saklamıştır kendini bizden biraz, yaklaşıp düşünmek gerekir, gizlerini çözmek için. Bazen bizim tarihimizdir sergilenen bazen bugünümüz… İnsana dairdir o resimler, fotoğraflar, heykeller ve diğer ürünler; hayata, hayatımıza dairdir.
Bülent Küçük, Meltem Koşar, Melissa Levi, Şebnem Köken, Cem Doğan ve Hakan Güneş Zamana Direnen fotoğraflar çekmişler. Direnen şehirler, yapılar, anıtlar, insanlar, çalışan eller var bu sergide. Bazıları çok kayıplar vermişler ama umutsuzluğa, yılgınlığa, çaresizliğe inat hala direniyorlar.
Zamana Direnmek sergisi CKM’de 13 Ocak’a kadar devam edecek. Sergi, en üst katta, tiyatro ve konser salonunun bulunduğu koridorda yer alıyor. İstanbul’da veya İstanbul’a yakın yerlerde yaşayanlara bu sergiyi tavsiye ediyorum. Bazen yaşamı daha iyi anlamak için durup bir mola verip sanat eserlerine bakıp düşünmek gerekir. Bu sergi bence iyi bir fırsat…
Sevgiler,
Selmin Çetin Doğan
Ailenizin Doktoru



