Mikroenjeksiyondaki tehlike!
Kısırlık tedavisinde kullanılan mikroenjeksiyon yönteminin, kısırlığın bir sonraki kuşağa geçmesine yol açabileceği bildirildi. Uyarı, bizzat yöntemin öncülüğünü yapan Belçikalı profesörden geldi.
Daily Telegraph’taki habere göre, düşük kaliteli ve düşük sayıdaki spermler için geliştirilen yöntem, kısırlığın doğacak bebeğe de geçme riskine rağmen çok yaygın uygulanıyor.
Spermin yumurtayı kendiliğinden döllemesi için her ikisinin de bir kaba konulduğu tüp bebek yönteminden farklı olarak, mikroenjeksiyon yönteminde, embriyoloji uzmanı tek bir spermi yumurtaya enjekte ediyor.
Sürecin normal işleyişi içinde doğal olarak ayıklanacak anormal bir sperm, bu yöntemle yumurtayı döllemiş oluyor. Yöntem 1992’de uygulanmaya başladı ve ondan sonra çok yaygınlaştı. Ancak bazı uzmanlar, bu tedavi konusunda kaygılarını dile getiriyor. Erkek kısırlığı için geliştirilen bu yöntemin, normalde kusurlu olduğu için yumurtayı dölleyemeyecek spermlerdeki genetik kusurların bebeğe geçmesine yol açacağı belirtiliyor.
Haddinden fazla kullanılıyor
Yöntemin 18 yıl önceki ilk uygulamasını yapan ekibin başkanı Brüksel Üniversitesi’nden Prof. Andre Van Steirteghem, ABD’deki bir konferansta yaptığı konuşmada, mikroenjeksiyon yönteminin haddinden fazla kullanıldığını söyledi.
Steirteghem, tedavide diğer yöntemler kullanılabileceği hallerde bu yönteme başvurulmaması gerektiğini belirtti.
Prof. Steirteghem, kısırlığın genetik nedenlerinin yardımcı üreme teknikleriyle baypas edilebildiğini, ancak bu genetik kusurların bir sonraki neslin kısır olmasıyla sonuçlanabileceğini söyledi.
Sheffield Üniversitesinden Dr. Allan Pacey de, bu yöntemle doğan bazı bebeklerde sağlık problemleri olduğunu hatırlatarak, bu yönteme gereğinden fazla başvurmanın risklerine işaret etti.
Z dalgaları ile selülitlerinizden kurtulabilirsiniz
Z dalgaları ile dermatoloji ve kozmetoloji dünyasında çığır açan Amerika Birleşik Devletlerinde geliştirilmiş; radial şok dalgalarının medikal alanda en etkin kullanımını sağlamaktadır. Mevcut sistemlere göre en geniş kapsamlı tedavi olanağı sunan tek üründür. Uygulama etkisi selülit, sarkmalar, ödem ve yağ birikmesi üzerinedir. Tedavinin etkinliği ilk uygulamalardan sonra hemen görülebilmektedir. Tedavi sırasında anestezi gerekmemekte ve hastaya herhangi bir girişimsel işlem uygulanmamaktadır. Tedavi seansları ağrısızdır ve uygulanan bölgeye göre 20 dakika kadar kısa sürelidir. Seans adedi uygulama bölgesinin durumuna göre 8 ile 16 seans arasındadır. Seanslar haftada iki veya üç kere olacak şeklinde düzenlenir.
Z dalgaları; vücut dışında oluşturulan radial şok dalgalarının vücut içerisinde 0-35 mm kadar ilerletilerek; yağların alt dermisin içindeki çıkıntılarına ve fibroz septaya müdahale edilmesi sekildedir.
Mevcut şok dalgaları içerisinde en etkin dalga boyutu yaratan z wave sistemi ile vücut içerisine ulaşan şok dalgaları fibroz septanın kollajenden ayrılmasını sağlamaktadır. Bu sayede uygulanan bölgedeki portakal kabuğu görünümünü ortadan kaldırarak daha pürüzsüz bir yüzey oluşturmaktadır.
Uygulama bölgesindeki kan dolaşımının artması ve şok dalgası etkisi ile kollajen oluşumu artmakta; dermis kalınlaşmaktadır. Aynı zaman da şok dalgaları yağ yükseltilerini de azalmaktadır. Yeni lipogenez (yağ oluşumu)’i engellenmektedir. Lipoz artışı sağlamakta ve metobolitlerin açığa çıkması ile ödem sorununu ortadan kaldırmaktadır.
Z wave şok dalgaları ciltte gençleşme ve gerginleşme oluşturmaktadır. Selülit tedavisi yanı sıra uygulama bölgesindeki yağ oranını azaltarak incelme de sağlamaktadır.
Dr Mehmet Akgün
drmehmetakgun@hotmail.com
0505 443 52 52
GOP - ÇANKAYA- ANKARA
Katarakt nedir, nasıl oluşur, tedavi yöntemleri
Katarakt, gözdeki doğal merceğin saydamlığını kaybetmesidir. Saydamlığı bozulan lens isli, buzlu veya lekeli cam gibi olur ve görme ile ilgili şikayetler başlar. Gözlerden birinde veya ikisinde birden meydana gelebilir. Bir göz genellikle diğerine göre daha fazla etkilenir. Katarakt olgunlaştığında cisimler şekilsiz bulanık veya zayıf görülür. Göz yorgunluğu ve baş ağrısı oluşur.
Göz merceğinin bir kısmı saydamlığını kaybederek bulanıklaşırsa, ışık bu bulanık kısımlardan geçemez. Mercekten daha az ışık geçtiği için görüş bulanıklaşır. Katarakt genellikle yaş ilerlemesine bağlı olarak görülür ancak nadir olmakla birlikte, bebeklerde de doğduklarında katarakt görülebilir.
Katarakt Neden Oluşur?
-Katarakt genellikle yaşa bağlı oluşur.
-Katarakt yeni doğan bebeklerde, çeşitli metabolizma hastalıklarıyla beraber görülebilir.
-Göze gelen darbeler sonucu oluşabilir.
-Diyabet hastalarında oluşabilir.
-Göz içi iltihapları sonrasında oluşabilir.
-Uzun süreli kortizon kullanımı sonrasında oluşabilir.
Genellikle yaşlanmanın etkisiyle katarakt oluşumuna rastlanır. Yaşlanan insanlarda kırışıklıklar ve saçtaki beyazlamalar gibi kataraktla da karşılaşılır. Bunun dışındaki nedenleri ise travmalardan sonra, aşırı X ışını ya da güneş ışığına maruz kalınması, sigara kullanımı, genetik faktörler, gözdeki yaralar, doğuştan gelen hastalıklardır.
Katarakt Tedavisi Nasıl Yapılır?
Kataraktın tek tedavi yöntemi ameliyattır. Ancak ne zaman ameliyat gereklidir sorusunun cevabı ameliyatta kullanılan tekniğe bağlıdır. Dünyagöz Hastanesi’nde dünyada geliştirilen son yöntem olan FAKO (Fakoemülsifikasyon) tekniği ile katarakt ameliyatları yapılmaktadır. Bu yöntemde ameliyat için kataraktın olgunlaşmasını beklemeye gerek olmadığından hasta uzun bir müddet az görerek yasamak zorunda değildir.
Kural olarak görmeniz 20/40 ise bunun günlük yaşamınıza önemli etkisi vardır. Bu etki her kişide farklı olabilir. Pilot olan birisinde operasyona daha erken dönemlerde ihtiyaç olabilirken diğer meslek gruplarında daha geç dönemde ameliyat gereksinim haline gelebilir. Güvenlik göz önüne alındığında katarakt tedavi edilmez ise insanı sınırlayan bir faktör olabilir. Yol işaretlerinde, trafik işaretlerinde, gece yolculuğunda, merdivenlerde, kişileri tanımada, ilaç etiketini okumada, çek yazmada, belge imzalamada sorunlar yaşayabilirsiniz.
Katarakt Tedavisinde Multifokal Lens Uygulaması
Multifokal göz içi lens yerleştirme tekniği tamamen bir katarakt cerrahisidir. Standart katarakt ameliyatında ne yapılıyorsa multifokal lens cerrahisinde de aynı işlemler uygulanır. Hastanın göz içinde bulunan doğal mercek çıkartılarak yerine gözün iç yapısına uygun ve hastanın görmesini iyileştirecek bir mercek yerleştirilir. Multifokal lensler hem yakını hem uzağı görmeyi sağlayan göz içi mercekleridir ve bu mercek sayesinde hasta katarakt hastalığı ile aynı zamanda yakın ve uzak görme bozukluklarından da kurtulur.
KadınMAG
Kollardaki uyuşma boyun fıtığı habercisi olabilir
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirürji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, boyun fıtıklarının ve kireçlenmelerin kolda uyuşma ve kuvvetsizlik gibi belirtilerle ortaya çıkabildiğini ve ağır fıtıkların tedavisinde geç kalınırsa felç gibi durumların oluşabildiğini vurguluyor.
Boyun ağrılarının boyun fıtığı ya da kireçlenme belirtisi olabileceğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirürji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, boyun kaynaklı ağrıların ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyor.
Dr. Atalay, boyun fıtığını “Boyun omurlarının arasında bulunan kıkırdak yapının çeşitli nedenlerden dolayı omurilik kanalına doğru fıtıklaşıp sinirleri sıkıştırması” şeklinde tanımlayarak boyun fıtığının nasıl oluştuğunu şöyle anlatıyor:
“Boyun fıtığı boyun omurlarının arasındaki kıkırdakların yıpranarak omuriliğe ya da sinirlere baskı yapması nedeniyle oluşur. Boynumuzda 7 tane omur ve bu omurlar arasında disk dediğimiz kıkırdak yapılar vardır. Diskler iki kemik arasında süspansiyon görevi yapıyorlar. Bu yapılar genellikle 35-40 yaşlarından sonra yıpranmaya başlıyor. Yaşlandıkça elastiki özelliklerini kaybediyorlar ve dolayısı ile hareket kaybı ve ağrılara neden oluyorlar. Bu disklerin içinde bir çekirdekçik var aynı arabalardaki amortisör gibi. Bazen ters bir hareket sonrasında veya aşırı yüklenme neticesinde, bunlar yırtılıyorlar.
Yırtıldıkları noktada omurilik ve sinir var. Sinir kollara gittiği için kolların duyusunu alıyor. Dolayısı ile bu sinirde bir fonksiyon bozukluğu oluyor. O yüzden hasta ‘çok şiddetli ağrım var; hem boynum ağrıyor, hem de boynumun ağrısı koluma vuruyor’ şeklinde şikayetlerde bulunuyor. Omurilik baskısı varsa veya ileri seviyedeyse kol ve bacaklarda felç durumuna kadar bile gidebiliyor” diyor.
Dr. Atalay “Akut boyun fıtıkları nispeten daha genç olan hastalarda görülüyor. Bunların özelliği şikayetlerin aniden yapılan bir hareket ya da yüklenme sonrasında ortaya çıkması. Çok şiddetli adeta ağlatan boyun ve kol ağrıları oluyor. Hatta akut disklerde ileri seviyede sinir ve omurilik sıkışması oluşabiliyor ve hasta ameliyat ile tedavi olmazsa felç oluşabiliyor. Bu felçler ise kalıcı olabiliyor.
Diğer sık görülen ve halk arasında kireçlenme denilen bizim ise spondiloz olarak adlandırdığımız durum ise nispeten daha ileri yaşlarda ortaya çıkıyor. Genellikle yaşlanmanın bir süreci olan spondiloz, vücudumuzdaki kıkırdak ve disk gibi dokuların su kaybetmesi ve yıpranması ile ortaya çıkıyor ve yıpranan kemikler ve kıkırdaklar deforme oluyor. Deforme olup kireçlenen yapılar yine omurilik ve sinirlerde sıkışma yapıyor. Omurilik kanalında daralma oluşabiliyor. Bu hastalığın ileri seviyelerinde yürüme bozukluğu, ellerde beceriksizlik, uyuşma, kuvvetsizlik, denge kaybı, ısı ya da soğuğu hissetmeme, ayağını koyduğu yeri hissetmeme buna bağlı olarak düşmeler ve sık kaza geçirme gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Bazı meslek gruplarında özellikle müzisyen, cerrah, el sanatlarıyla uğraşanlarda ve özellikle elini kullanarak çalışan çoğu meslek grubunda insanlar işini yapamaz hale gelebiliyor.”
Boyun fıtıkları konusunun çok geniş bir yelpazede olduğunu belirten Dr. Atalay, “Omurilik üzerinde sıkışma yaratan durumlar çok tehlikeli. Fıtığın sıkıştırmasına bağlı boyun bölgesinde omurilik zedelenmesi olabilir. Böyle bir durumda kişinin kollarının yanında yürümesi de etkilenir. Neticede bu durumlarda mutlaka ameliyat gerekir.” diyor.
Ameliyattaki amacın omurilik üzerindeki yıpranmayı gidermek, sıkışmayı ortadan kaldırmak olduğunu söyleyen Dr. Atalay, “Boyun fıtığı ameliyatlarını çok hassas mikrocerrahi yöntemlerle yapıyoruz. Bazı durumlarda saatlerce mikroskop altında 1 mmlik bir alanda çalışıyoruz. Bazen omuriliğe yapışan ve sinir dokusunu kopma noktasına getiren durumlar olabiliyor. Böyle durumlarda çok dikkatli çalışmak ve hastanın ameliyatını iyi planlamak gerekiyor. Hastalar genellikle ağır seviyede olmayan bir boyun fıtığı ameliyatı için sadece bir gün hastanede yatıyor ve hemen ameliyat sonrasında ağrıları da geçiyor. Koldaki kuvvetsizlik ise erken dönemde düzeliyor. Hasta ameliyat sonrasında yürüyebiliyor.”
Bu bölgedeki ameliyatların iyi planlanıp dikkatli yapıldığı takdirde çok riskli olmadığını belirten Dr. Atalay, istenmeyen durumların ve komplikasyonların olma riskinin hastalara iyi açıklanması gerektiğini ancak toplumumuzda kulaktan dolma yetersiz ve yanlış bilgilendirme nedeniyle çoğu hastada tedavinin geciktiğini ve hastaların bu nedenle zarar görebildiğini belirtiyor.
KadınMAG
Böbrek taşı olanlar nasıl beslenmeli?
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi‘nden Uzman Diyetisyen Binnur Okan, böbrek taşı hastalarının beslenmelerinde nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda bilgi verdi.
Böbrek taşı hastası olanların beslenmesine dikkat etmesi gerektiğini vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Hastanesi‘nden Uzman Diyetisyen Binnur Okan, “Böbrek taşı hastalarında beslenme çok önemlidir. Ancak genellikle çok ihmal edildiği için yanlış beslenme nedeniyle taş sorunu sıklıkla tekrarlar. Özellikle Türkiye’de tüketilen çay, su, alkol,tuz ve hayvansal kaynaklı protein miktarları önemli faktörlerdir” diyor
Böbrek taşı hastalarının beslenmesi özel mi olmalıdır?
Böbrek taşında genetik faktörler çok etkili olsa da biz çevresel faktörlerle de bu sorunu geciktirebilmek için çabalamalıyız. Böbrek taşı hastalarında beslenme çok önemlidir. Ancak genellikle çok ihmal edildiği için yanlış beslenme nedeniyle taş sorunu sıklıkla tekrarlar. Özellikle Türkiye’de tüketilen çay, su, alkol, tuz ve hayvansal kaynaklı protein miktarları önemli faktörlerdir.
Böbrek taşı hastaları?
Türkiye’de en sık rastlanan taş tipleri kalsiyum oksalat taşlarıdır. Bu nedenle böbrek taşı hastalarının beslenmesinde alınan oksalat miktarı büyük önem taşımaktadır. Oksalat alımında en önemli etkenlerden biri siyah çay tüketimidir. Siyah çay oksalattan çok zengindir, o nedenle direkt olarak etkiler. Çay dışında fazla kahve tüketimi, suyun yetersiz tüketilmesi, tuzun fazla tüketilmesi, oksalattan zengin sebzelerin, hayvansal kaynaklı proteinin fazla alınması riski artıran faktörlerdir.
Hayvansal kaynaklı protein, kırmızı erik ve mürdüm eriği idrarı asit yapar ve oksalat taşlarının çökmesi uygun hale gelir. O yüzden hayvansal kaynaklı proteini mümkün olduğu kadar günlük gereksinimi aşmayacak kadar öneriyoruz. Yetersiz olması da uygun değildir, çünkü vücudun protein ihtiyacı vardır ve hayvansal kaynaklı protein de vücutta en iyi kullanılan proteindir.
Sebzeler de genellikle yüksek oksalat içerdiğinden mümkün olduğu kadar oksalat miktarı az olan sebzeleri öneriyoruz. Örneğin çok koyu yeşil yapraklı sebzelerde oksalat miktarı fazladır. Ispanak, semizotu, pancar, şalgam, taze fasulye bamya gibi sebzeler bu sınıfa girer. Brokoli, bürüksel lahanası ve normal lahanada ise miktar düşüktür. Mümkün olduğu kadar sebzelerin haşlanıp, suyu süzüldükten sonra pişirilmesini ve tüketilirken beraberinde bir kalsiyum kaynağının bulunmasını (yoğurt, peynir, süt gibi) öneriyoruz.
Meyvelerden kırmızı erik ve mürdüm eriği asit yapar. Asit ortamda oksalat taşları çok daha kolay çöker. Çilek ve kivi de yine oksalattan zengin meyvelerdir. Limonata ve portakal suyu önerdiğimiz içecekler arasında… Yağlı tohumlardan fındık, yerfıstığı, badem gibi yiyecekler yine oksalattan çok zengindir. Hastalarımıza bunları azaltmalarını; kakao ve kakaolu içecekler ile kolayı mümkünse tamamen çıkarmalarını istiyoruz.
Böbrek hastalarında su tüketimi çok nem taşır. Özellikle hastanın geçmişini incelediğinizde çoğunun altında yeterli miktarda su tüketilmediğini görüyoruz. Günlük su tüketiminin 2-2,5 litre olmasını, toplam sıvı alımının ise; erkeklerde 3,7 litre, kadınlarda da 2,7 litre olmasını istiyoruz.
Tuzu hayatınızdan çıkartın demiyoruz başka bir rahatsızlığı yoksa günlük 6 gram tuz normal sağlıklı bireyler için yeterlidir. İlave tuz, sofrada tuzluk kullanımını istemiyoruz.
Vücuda alınması gereken günlük kalsiyum miktarı ne kadar olmalıdır?
Kişiye göre farklılıklar gösterse de ortalama 1000-1200 miligram alınması önerilir. Bu miktar da 3 su bardağı süt ya da yoğurt ve iki dilim kadarda peynir anlamına gelmektedir. Tüm besinlerden dengeli bir şekilde alınması gerekiyor. Günlük önerilen dozların yüzde yüzünü almaları gerekiyor. Bunun için de mutlaka bireysel danışmanlık alınmalı ve kişinin ihtiyacına göre yönlendirilmeli.
Böbrek taşı olanlar;
- Siyah çayı ve kahveyi çok az tüketmeli,
- Bol su içmeli,
- Tuzu yemeklerden az miktarda almalı, ekstra tuzluk kullanmalı,
- Yeterli kalsiyum almalı, aşırıya kaçmamalı,
- Siyah çay yerine yeşil çay ya da diğer bitki çaylarını tercih etmeli,
- Alkolden uzak durmalı,
- Hayvansal kaynaklı protein alımına dikkat etmeli,
- İdeal ağırlığında olmalı, ani kilo kayıplarından kaçınmalı
KadınMAG
Tiroit kanserleri tanı ve tedavisi
Amerikan Hastanesi Nükleer Tıp Bölümü doktorlarından Doç. Dr. M.Onur Demirkol, Tiroid kanseri nedir? Nedenleri ve tedavisi için neler yapılmadır? gibi önemli soruları cevapladı.
Tiroit kanserlerinin son yıllarda daha çok konuşulur oldu, neden?
26 Nisan 1986 Çernobil’deki (Kiev, Ukrayna) reaktör kazası en büyük nükleer felaketlerden biridir. Ülkemizden yaklaşık 1150 km uzaktadır. Ancak hafif ve uçucu olan sezyum ve iyot, hava yolu ile geniş bir coğrafyaya dağılmıştır. I 131,132,133 izotopları salınması nedeni ile tiroit en fazla etkilenen organ oldu. Ülkemiz de radyoaktif serpinti altında kaldı; hava, toprak, su ve süt zinciri ile geniş bir grubun etkilendiği düşünülüyor. Ukrayna, Rusya ve Belarus’da çocuklarda tiroit kanserleri arttı. Ülkemizde bu yönde yapılan araştırma ve tezlerde de tiroit kanserlerinde artış olduğu bildirildi. Unutulmaması gereken, sürecin halen devam ediyor olmasıdır. Bu nedenle tiroit kanserleri belki de her zamankinden daha önemli.
Tiroit kanserlerinin sıklığı nedir?
Tiroit kanserlerinin tamama yakını önce bir tiroit nodülü olarak karşımıza çıkar. İyi olan, tiroit nodülleri çok sık görülmesina rağmen kanser riskleri düşüktür (%5). Tiroit kanserlerinin yıllık görülme sıklığı ülkelere-coğrafi bölgelere göre değişmekle birlikte, erkeklerde 100.000′de 1.2-2.6, kadınlarda 100.000′de 2.0-3.8, 16 yaş altı çocuklarda ise nadirdir ve 100.000′de 0.02-0.3 düzeyinde. Tüm kanser ölümlerinin %1′inin azından sorumludur. Ancak, en sık görülen endokrin tümörlerdir.
Tiroit kanserlerinin tipleri nelerdir?
İyi ayrımlaşmış tiroit tümörleri papiller ve folliküler tiplerdir. Ayrımlaşmamış tip olan anaplastik tümörler, tiroidin folikül dışı hücrelerinden kaynak alan medüller tiroit kanserleri ve çok nadir görülen tiroit lenfomaları diğer tipleri oluşturur. Diyet ile yeterli oranda iyot alınan ülkelerde iyi ayrımlaşmış tiroit kanseri oranı (papiller ve foliküler tipler) %85 üzerindedir ve seyri en iyi olan papiller tip en sık görülendir (%70-80) ve foliküler kanserlerin en az %50’si minimal invazivdir. Ancak diyet ile iyot alımı eksik olan ülkelerde papiller kanser oranı düşüktür; saldırgan foliküler kanser tipleri ve iyi ayrımlaşmamış kanserlerin oranı ise yüksektir. Olumlu olan hastaların %80-90′ı en iyi seyir gösteren gruptadır ve 20-30 yıllık sağ kalım oranları %90 üzerindedir.
Görülme yaşı nedir ve nasıl saptanır?
Ortalama teşhis yaşı papiller tümörler için 40 yaş civarı, foliküler tümörler için 50 yaş ve üzeri, kötü ayrımlaşmış ve ayrımlaşmamış tümörler için 65 yaş ve üzeridir.
Tanı için, hasta hikayesi ve fizik muayene sonrası görüntüleme olarak en sık ultrasonografi ve sintigrafi kullanılır. Sonuçlarına göre ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) yapılabilir, ancak %10-20 oranında teşhis için yeterli olmayabilir. MR, BT ve PET/BT teşhisde temel görüntüleme yöntemleri değildir. Başka amaç ile yapılırken, tiroit nodüllerine rastlanabilir.
Risk Faktörleri nelerdir?
İlişkisi kesin olarak gösterilen tek risk faktörü, çocukluk çağında radyasyona maruz kalmadır. Diğer faktörlere baktığımızda, tüm tiroit kanserli hastaların yaklaşık %3′nde aile hikayesi var. Kanser çıkma oranı tek veya çok tiroit nodülünde benzerdir. Hashimato tiroiditinde, tiroit lenfoması riski arttığı bildirildi. Basedow-Graves hastalığı ile birlikte olan nodüllerde kanser riskinin yükseldiği bazı serilerde gösterildi. Kadın/Erkek oranı, puberte ve menapoz sonrası 1, diğer tüm yaş gruplarında 2-4 arasındadır. Menapozda östrojen-progestron veya östrojen tedavisi riski arttırmaz. Vücut ağırlığı artışı riski de arttırmaktadır. Sigara ile ilişkisi gösterilmedi.
Tedavi için neler yapılır?
Esas tedavi cerrahidir. Cerrahi sonrası ömür boyu tiroit hormonu kullanılacağı, İİAB sonuçları ile uyumsuzluk olabileceği, sinir, damar yaralanmaları, kalsiyum eksikliği riski anlatılmalıdır. Biyopsi veya operasyon sırasında kanıtlanmış tümör varlığında tiroidin tamamı veya tamama yakını çıkarılmalıdır.
Diğer önemli konu lenf nodlarının çıkarılıp çıkarılmayacağıdır. Lenf nodu metastazlarında da en etkili tedavi cerrahidir. Santral lenf nodu metastazlarının belirlenmesi oldukça güçtür, çıkarılmaları ile nüks ve uzak metastaz oranlarının düştüğü gösterildi. Bu sebep ile santral veya parasantral boyun diseksiyonunun tiroidektomi operasyonuna eklenmesi en doğru yol gibi gözükmekte. Zira bu bölgeye tekrar girilmesi teknik olarak zordur, yüksek komplikasyon ve sakatlanma riskini de beraberinde getirir.
Radyoiyot (I-131) ablasyonu/tedavisi iyi ayrımlaşmış tiroit kanserlerinde tamamlayıcı tedavidir. Çok düşük risk grubu dışındaki tüm hastalara uygulanmalı. Ablasyon, tiroidektomi sonrası kalan normal tiroit dokusunun yok edilmesi işlemidir. Rezidüel postoperatif mikroskopik tümör odaklarını yok ederek, nüks ve ölüm oranını azaltır. Ablasyon dozu sonrası 4-10 gün içerisinde yapılan tüm vücut sintigrafisinde tiroit yatağı dışında daha önce tesbit edilemeyen odakların görülmesine imkan verir.
Cerrahiden 4-6 hafta sonra, yaşlı hastalarda ve daha geniş cerrahilerden sonra bu süreye 1-2 hafta eklenebilir. Tiroit hormonu alımı kesilerek veya bazı özel gruplarda sentetik TSH enjeksiyonu sonrası yapılabilir; sentetik TSH’nın her grupta tedavi öncesi uygulanabilirliği tartışmaldır, özellikle orta-yüksek risk gruplarında deneyim yeterli değildir.
Öncesinde iyot kullanımı engellenmeli, gebelik mutlak ekarte edilmeli, hastanede kalış süresi 3-7 gün civarındadır, bu süre radyasyon dozunun düşmesi yanında komplikasyon riski olan hastalara göre değişkenlik gösterir. Yeterli sıvı alımı mutlak sağlanmalıdır, tükrük bezleri korunması da diğer önemli konudur. I-131′in beta ve gama enerjisi vardır, beta tedavi edici etkiyi oluştururken, gama ışınları görüntüleme için kullanılır. Bol su ile ağız yolu ile alınır. Tiroit dışı doku radyasyon dozları tiroitden 1000-10000 kez daha azdır.
Radyoiyot tedavisi sonrası ortaya çıktığı kanıtlanmış solid organ kanseri yoktur. Lösemi görülme oranında hafif artış yaygın kemik metastazı olan ve bu sebep ile defalarca yüksek doz almış hastalar için geçerlidir. Bu hastaların sağ kalım oranları göz önüne alındığında göz ardı edilebilir. Süt veren anneler tedaviden sonra kesinlikle bir daha süt vermemelidir.
Takipte neler yapılır ?
Tiroit hormonu (T4=tiroksin) yerine koyma ve baskılama tedavisi altında, tiroit hormon düzeyleri, tiroglobulin, anti-tiroglobulin testleri ve boyun USG temel takip araçlarıdır, Tiroit hormonu kesilerek veya sentetik tiroit stimülan hormon (TSH) uyarısı ile I-131/123 tüm vücut sintigrafisi belirli zaman aralıklarında gereklidir. Diğer görüntüleme yöntemleri PET-BT ve MR özel durumlarda kullanılır. Şüpheli lezyonlardan İİAB yapmak sıklıkla uygulanan bir yöntemdir.
İyi ayrımlaşmış tiroit kanserleri vücudun başka bir yerine yayılırmı?
Boyun dışına metastaz oranı iyi ayrımlaşmış tiroit kanserlerinde %10-15 seviyesindedir. Akciğer ve kemik (%97; akciğer %57, kemik %24, birlikte %16) en sık görülen uzak metastaz bölgeleridir. Kalan %3 içerisinde ise karaciğer, beyin, deri metastazları vardır. Tedavilerinde cerrahi, radyoiyot, radyoterapi ve kemoterapi kullanılır. Olumlu olan hasta hayat kalitelerinde büyük değişiklik olmamasıdır.
Hormonal tedavi yan etkileri nelerdir?
Tedavinin iki amacı var, 1.eksik olan tiroit hormonunu yerine koymak, 2.TSH sekresyonunu baskılamak için, zira tiroit hücre artışı TSH bağımlıdır. Risk altında olan iki önemli organ kemik ve kalpdir. Kemik erimesi menapoz öncesi kadınlarda sorun değilken menapoz sonrası kadınlarda önlem alınması gerekir. Tiroksin tedavisi kalp hızını arttırmasına bağlı, aritmi, sol ventrikül kalınlaşması gibi yan etkilere sebep olabilir. Bu durum daha çok yaşlı ve zeminde kalp hastalığı olanlarda geçerlidir. Genç hastalar için bu durum genelde söz konusu değildir. Unutulmaması gereken tedavinin yan etkileri minimaldir ve önlenebilir.
Diğer tipler nelerdir?
Anaplastik karsinoma, insanda görülen en saldırgan kanserlerden biridir. Çok nadirdirler. 70 yaş ve üzerinde görülürler. Çok az hasta 12 aydan fazla yaşar. Medüller tiroit kanserleri tüm tiroit kanserlerinin %5-10′u bu tiptir. Kalıtsal tipleri vardır. Takipte serumda kalsitonin ve karsinoembriyonik antijen düzeylerinin tesbiti önemlidir. Kalsitonin ayrıca teşhis için de kullanılır. Klinik meduller kanserlerde 10 yıllık sağ kalım oranı yaklaşık %65 düzeyindedir. Erken dönemde ailesel tarama esnasında saptanan hastalarda ise bu oran %90′a yükselmektedir.
KadınMAG
Sigaraya karşı akupunktur
Akupunktur sayesinde gerginlik, uyku kalitesinin bozulması, yorgunluk, sinirlilik, dikkat eksikliği, baş ağrısı gibi sigara yoksunluğu belirtileri hissedilmeden sigarayı bırakmak mümkün.
Akupunkturla sigara bırakmanın, Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği en başarılı yöntem olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Akupunktur Uygulama Kliniği Sorumlu Hekimi Dr. Berna Atay, “Akupunktur sayesinde gerginlik, uyku kalitesinin bozulması, yorgunluk, sinirlilik, dikkat eksikliği, baş ağrısı, iştah artışı gibi sigara yoksunluğu belirtileri hissedilmeden, konforlu bir şekilde sigarayı bırakmak mümkün” diyor.
“insan beyninde seratonin ve endortin adı verilen iki madde vardır. Bu hormonlar rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygularla ilgilidir. Normalde insanlar kahkaha atınca, mutlu bir haber alınca, çikolata veya güzel bir tatlı yiyince ya da bir yeri acıyınca seratonin ve endorfin düzeyi yükselir” diyen Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Akupunktur Uygulama Kliniği Sorumlu Hekimi Dr. Berna Atay, sigara içen kişilerde seratonin ve endorfin salgılama işinin sigara tarafından üstlenildiğini ve bu nedenle vücudun otonomisini kaybettiğini belirtiyor. Dr. Atay’a göre, keyiflenince de dertlenince de tiryakilerin “yak bir sigara” demeleri bundan ileri geliyor. Tam da bu nedenle sigarayı bırakanlar, ilk hafta beyinleri seratonin salgılama işini gerçekleştiremediğinden, oldukça zor anlar yaşıyorlar, işte bu zor anlarda devreye akupunktur tedavisi giriyor. Dr. Atay, akupunkturla sigara bırakma işleminin nasıl gerçekleştiğini şöyle anlatıyor:
“Nikotin beyinde endorfin sağlayan reseptörleri, yani sinir uçlarını durdurur. Sigara içilmediğinde, nikotin ortadan kalktığında, kulakta tespit edilmiş refleks noktalarına takılan akupunktur iğneleri veya lazer akupunktur, bu sinir uçlarını uyararak endorfinlerin salınmasını sağlar. Bu da kişinin sakinleşmesine, keyif ve huzur bulmasına, yoksunluk belirtilerinin (gerginlik, sinirlilik, uyku kalitesinin bozulması, yorgunluk, dilde ve başta uyuşma, boşluk hissi, konsantrasyon azlığı, dikkat eksikliği, baş ağrısı, ishal veya kabızlık ve iştah artışı) azalmasına neden olur. Bu belirtiler geçicidir ve vücudun kendini onandığını gösterir. Sigarayı bırakmak isteyen herkeste tüm yoksunluk belirtileri ortaya çıkmaz tabii. Belirtiler ilk 72 saatte şiddetlenir ve 7 ila 10 gün içinde azalarak ortadan kalkar.”
Kısa sürede kesin sonuç
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Akupunktur Uygulama Kliniği’nde, sigara bırakma tedavisinde, kulak ve vücut akupunkturu uyguladıklarını belirten Dr. Atay, buna ek olarak oksijen terapisi de yaptıklarını anlatıyor. “Akupunktur sayesinde salgılanan endorfin, nikotin isteğinin ortadan kalkmasına neden oluyor ve böylece ilk sigarasız günler, yani sigarayı bırakırken en kritik zaman dilimi olarak kabul edilen ilk 3 gün konforlu geçiyor. Bu kritik 3 günü geçirdikten sonra ihtiyaç duyulursa, bir sonraki hafta da bir veya iki kez akupunktur uygulanabilir. Ama çoğu zaman ilk bir ya da iki seansla bu iş bitiyor” diyor Dr. Atay.
“Sigara bırakmak stresli bir olay. Bir de iğnelerle kişinin stresini daha da artırmayalım diye kulak ve vücut akupunkturunu lazer akupunktur ile yapıyoruz” diyen Dr. Atay, böylece hem akupunkturun etkinliğinin arttığını hem de iğne fobisi olan ya da iğneyi sevmeyenlere konfor sağladıklarını ifade ediyor. Dr. Atay, akupunktur uygulamasının yapıldığı ilk hafta kesinlikle kahve ve alkol kullanılmaması, çayın açık ve şekersiz içilmesi, tedavi boyunca sıvı tüketiminin en az 1,5 litre olması gerektiğinin altını çiziyor. Tedavi esnasında sigara içilmesi hastaya zarar vereceğinden, asla böyle bir şeye izin vermediklerini söyleyen Dr. Atay, aksi takdirde yoğun tedavi sayesinde yeni yeni uyku formuna girmiş bağımlılığın, bir nefes sigarayla tekrar alarma geçeceğini belirtiyor.
Kekemelik sona mı eriyor?
11 Ocak 2010 KadinMag
Kategori: Alternatif Tıp, Diyet, Sağlık
Yalnız Türkiye’de değil dünyada da bir “ilk” olan ve Dr. Fevzi Özgönül tarafından geliştirilen karboksipunktur tedavisi, diyet ve spor yapmadan zayıflatırken, sağlıklı yaşam koçluğu da sunuyor…
Doğuştan ya da sonradan oluşabilen, kişinin kendini ifade etmesini güçleştiren, toplum içinde utanmasına, sıkılmasına yol açan kekemelik ile ‘r’ gibi bazı harfleri telaffuz edememekten kaynaklanan peltekliğin bilgisayar desteğiyle etkin tedavi edilebildiği bildirildi.
Adana’daki özel bir kekemelik merkezinin psikologlarından Cem Şeker, yaptığı açıklamada, günümüzde düzgün ve akıcı konuşmanın sosyal yaşamla uyumda, iş ararken kendini ifade etmede ve iletişim başarısında öncelikli unsur olduğunu, bu nedenle kekemelik ve pelteklik tedavisinin büyük önem taşıdığını belirtti. Şeker, konuşmaya başlarken veya konuşma esnasında konuşmanın akıcılığını bozan, bazı ses veya sözcükleri tekrarlama ya da duraklayarak çıkarma ile gelişen yanlış konuşma alışkanlığı ile ”r” gibi bazı harfleri söyleyememekten kaynaklanan peltekliğin tedavisinde yüzde 96 başarı sağlandığını bildirdi. Şeker, genetik faktörlerin yanı sıra genellikle 2-7 yaşları arasında yaşanan korku, endişe ve gerilimden kaynaklanabilen kekemeliğin bir hastalık olmadığını, bu nedenle merkezlerine başvuranları hasta değil, öğrenci olarak tanımladıklarını söyledi. Kekemeliğin görülme sıklığının resmi istatistiklerde binde 6 olarak geçtiğini ancak, gerçek sayının bunun çok altında olduğunu tahmin ettiklerini belirten Şeker, ”Çünkü, günümüzde artık bilgisayar destekli etkin tedavi yöntemleriyle kekeme kişilerin sayısının yok denecek kadar azaldığını biliyoruz” dedi.
Bel ağrısına dikkat!
Bel ağrısı ciddiye alınmalıdır
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirtiyor.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirterek “Eğer bel ağrısı 2-3 günden fazla devam ederse, hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir” diyor.
Bel ağrısı bir hastalık mıdır yoksa başka bir hastalığın belirtisi midir?
Bel ağrısı, farklı hastalıkların sonucunda görülebilen bir belirtidir. Bel ağrısı anatomik olarak bu bölgede bulunan her yapıdan kaynaklanabilir. Örneğin kaslar, disk, bağ dokuları eklem ve kemiler ağrı kaynağı olabilir. Bel ağrısı kireçlenme veya fıtıklara, beldeki mekanik zorlanmalara, omurgayı tutan romatizmal hastalıklara, infeksiyöz yani iltihabi bazı hastalıklara, osteoporoz gibi metabolik hastalıklara, kansere, yumuşak dokulara bağlı (fibromiyalji veya miyofasiyel ağrı gibi) veya iç organlardan köken alan bazı hastalıkların belirtisi olarak karşımıza çıkabilir.
Bel ağrısının görülme oranı nasıldır?
Bel ağrısı istatistiklere göre üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra toplumda 2. sırada görülen bir sağlık sorunudur.
Bel ağrısına yol açan etkenler nelerdir?
Bel ağrısında risk faktörleri açısından son yıllarda mesleksel faktörler ve bireyin genetik yapısı ön plana çıkmaktadır. Özellikle ağır bedensel iş gücü gerektiren işler, uzun süreli oturma ve araç kullanma gerektiren işler riskli olarak kabul edilmektedir. Ağır bedensel zorlanma gerektiren işlerde çalışma süreci uzadıkça bel ağrısı sıklığı da artmaktadır. Ayrıca psikososyal faktörler kesinlikle bel ağrısına yol açmakta veya geçmesini önlemektedir.
İstatistikler kadınlarda görülme sıklığının daha çok olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni nedir?
Bel ağrısı pek çok faktörden etkilenebilmektedir ve ağrı değerlendirilmesi, ölçülmesi zor hastalıklardan birisidir. Kadınların ağrı semptomlarını daha çok tanımladıkları ve vücutlarından kaynaklanan problemlere karşı daha duyarlı oldukları öne sürülmüştür. Ayrıca kadınlarda osteoporozun daha sık görülmesi ve kadınlardaki kas kütlesinin erkeklere göre daha zayıf olması sık görülmesini açıklayabilir. Ancak bugüne kadar yapılan birçok başka çalışmada da kadınların aksine erkeklerde bel ağrısının daha sık görüldüğü bildirilmiştir.
Bel ağrılarının seyri nasıldır?
Bel ağrısı altta yatan hastalığa göre değişik seyir gösterebilir. Örneğin yaş ve deformasyona bağlı ağrılarda, hareketle, yüklenmekle ve yol yürümekle ağrı artar ve dinlenmekle geçer. Kemik tümörlerinde geceleri artan ve aktiviteye çok bağımlı olmayan ağrılar olur. Omurilik tümörlerinde ağrının yanında ağır felç ya da idrar, büyük abdest kaçırma durumları olabilir. Ancak bu bulguları ileri derecede sinir basısı olan her durumda da görebiliriz. Bazen hafif duyu kusurları ya da uyuşmalar bazen de yanmalar görülebilir. Her hastalığın seyri farklı olduğundan hızlı ilerleyen hastalıklarda bu saydıklarımız bir kaç gün içinde ortaya çıkabilir ama yavaş seyreden hastalıklarda bu bulguların görülmesi aylar ya da yıllar alabilir.
Bel ağrısı yaşamamak için neler yapmak gerekir?
Gün içindeki aktivitelerimizde bazı noktalara dikkat etmek belimizin zedelenme riskini azaltır. Öne eğilirken dizlerimizi bükmek, kaldırma işlemlerini yavaş yapmak, kaldırılacak nesneleri vücudumuza yakın tutmak, yükleri simetrik taşımaya çalışmak gibi bazı basit önlemler alınabilir. Vücut ağırlığının yüzde 30 undan fazlasını kaldırmak biyomekanik olarak kesinlikle sakıncalıdır. Sigara içenlerde omurlar arasındaki disklerde beslenme bozukluğu oluşmaktadır. Bu nedenle sigara içilmesi bel ağrısına zemin hazırlamaktadır. Bel ağrısına yatkın bireylerin bel ağrısı açısından riskli olan hemşirelik, ağır vasıta sürücülüğü gibi mesleklerden kaçınmaları uygun olacaktır. Egzersizler özellikle yüzme ve yürüme ile sırt ile karın adalelerini güçlendirici egzersizler yapmak bel kaslarını güçlendirdiği için çok faydalıdır.
Bel ağrısının yaşandığı hangi durumda tıbbi bir tedavi yöntemi zorunludur? Ve hangi noktada doktora gidilmelidir?
Her türlü bel ağrısında eğer ağrı 2-3 günden fazla devam ederse hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir.
Ayrıca ateş yükselmesi, kanser, kemik ermesi gibi başka hastalıkları olanların da vakit kaybetmeden tıbbi tedavi görmeleri gerekir.
Bel ağrısı ile hasta bize başvurduğunda ağrısının hangi hastalıktan kaynaklandığının belirlenmesi tedaviye ve tedavinin şekline karar vermemizde temel etkendir.
Halk arasında bilinen çektirme yöntemi tedavi için doğru bir yöntem midir? Değilse ne tür sonuçlara yol açabilir?
Bu tarz uygulamaların kalıcı bazı problemlere yol açabildiğini gözlemliyoruz. Ani gelişen güç kayıpları bu tür uygulamaları takiben izlenebilir ve acil cerrahi girişimi zorunlu kılabilir. Bel çekilmesi sonucunda en sık gördüğümüz sorunlar ani ve şiddetli ağrı, ayaklarda felç, idrar veya büyük abdest kaçırma ve cinsel güç kaybı ya da erkeklerde ereksiyonun kaybedilmesidir.
Bel ağrısı tedavi edilmediğinde nelere yol açabilir?
Bu altta yatan hastalık ile ilişkilidir. Örneğin prostat kanserine bağlı kemik tutulumu olduğunda ve hasta bu belirtiyi dikkate almadığında hastalığın ileri bir aşamada fark edilmesi söz konusu olabilir. Kemik erimesine (osteoporoza) bağlı kırıkları olan hastada kırıkların tedavisiz kalması yeni kırıklara zemin hazırlayarak bel ağrısının ve deformitelerin kalıcı olmasına neden olabilir. Aynı şekilde yukarıda da saydığımız gibi ayakta veya bacakta güç kaybı ve felç, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma, cinsel fonksiyon kaybı gibi durumlar oluşabilir.
Bel ağrısının şişmanlıkla ilişkisi nedir? Tedavisi için tek yol zayıflamak mıdır?
En doğrusu ani ve hızlı kilo alanlarda bel ağrısı ile daha sık karşılaşıldığıdır. Şişmanlığın bel ağrısını arttırdığını gösteren yayınlar vardır ama tam tersine belirgin bir etkisi olmadığını söyleyen yayınlar da vardır.
Hareketsizlik bel ağrısına neden olur mu?
Hareketsizlik tüm kas iskelet sisteminde birkaç hafta gibi kısa sürelerde bile negatif yönde etki etmektedir. Kemiklerin ve kasların zayıflamasına neden olmaktadır. Bu nedenle hastalarımızı mümkün olan en kısa sürede ayağa kaldırmayı ve gündelik işlerine döndürmeyi amaçlıyoruz. Ani bel ağrısı nedeni ile istirahat önerilse bile bu 3-4 gün gibi kısa süreli olmaktadır. Eski yıllardaki gibi aylarca süren yatak istirahatı uygulamaları güncelliğini yitirmiştir.
Egzersiz yapmak bel ağrılar için önemli fayda sağlar. Egzersizler ağrıyı azaltarak, gergin kasların uzamasına neden olarak, zayıf kas gruplarını güçlendirip omurgaya destek sağlayarak, duruşu düzeltir ve omurganın üzerindeki mekanik yüklenmeyi azaltırlar. Yine aerobik egzersizler olarak adlandırılan kondisyonu arttıran egzersizlerin de bel ağrısı açısından olumlu etkileri bulunmaktadır.
Bel ağrısının başka bir hastalıkla, örneğin romatizmayla ilişkisi var mıdır?
Omurgayı tutan bazı romatizmal hastalıklar bulunmaktadır. Bunların arasında ankilozan spondilit hastaları ile sık karşılaşmaktayız. Bel ağrısı ayırıcı tanısında mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bir hastalık grubudur. Özellikle sabahları bir saati aşan tutukluk (yani hareket ettirmede zorluk) yaşayan, bel hareketlerinin kısıtlandığını hisseden kişilerin bu açıdan incelenmesi uygun olacaktır. Yine romatizmal hastalıklara bağlı bel ağrısı varlığında diğer eklemlerde kızarıklık, şişlik, sıcaklık, deri döküntüleri ve ailede romatizmal hastalık öyküsü açısından dikkatli olmak gerekir. Çünkü bu hastalıkların varlığında uzun süreli ilaç tedavisi, belli egzersiz programları gerekebilmektir.
Bel ağrısında ağrıyan bölgeye buz kullanmak acıyı azaltan bir şey midir, yoksa zararlı mıdır?
Soğuk tedavisi ağrı ve kas spazmını azaltmak amacı ile uygulanabilir. Bu tür uygulamalar fizik tedavi yaklaşımlarının içinde yer almaktadır.
KadınMAG
Tırnak yeme alışkanlığından nasıl kurtulursunuz?
Dünyaca ünlü Alman markası LCN’den tırnak ve tırnak eti yeme sorunu olanlar için birebir bir ürün…
LCN “Acı Tırnak”
Acı tat içeren bu özel ürün, tırnak ve cilt tarafından emilerek, tırnak ve tırnak eti yemeyi, ağızda bıraktığı “acı tat” sayesinde engelliyor.
Özel formüllü “Acı Tırnak”, cilt ve tırnak yüzeyinde görünmez ve 4-5 yıkamaya kadar tırnaklardan çıkmayarak, sağlıklı ve bakımlı tırnaklara sahip olmanıza yardımcı oluyor.
Ayrıca 3 yaştan itibaren çocuklarda parmak emme alışkanlığına son veren LCN “Acı Tırnak”ın satış fiyatı ise 20TL.
LCN ürünlerini Kuaför Salonları ve Güzellik Merkezleri’nde bulabilirsiniz.
KadınMAG




